Netflix’te Haziran ayında yayınlanmaya başlayan bir Güney Kore dizisi, 45 ülkede izlenme oranlarında 1 numaraya yükseldi. Teach You A Lesson (Sana Dersini Vereceğim) adını taşıyan bu dizi, okullarda yaşanan sorunların çığ gibi büyümesi karşısında Eğitim Bakanlığının kurduğu özel bir birimin bu sorunlara “kısasa kısas” yöntemiyle müdahale ederek düzeni sağlamasını konu ediniyor. “Eğitim Hakları Koruma Bürosu” (EHD) adıyla kurulan bu birime başkanlık eden Eğitim Bakanı ve ona bağlı üç müfettişin tam yetkiyle ve yargılanmama garantisiyle yürüttükleri “mücadele”, her bölümde farklı bir vaka üzerinden anlatılıyor. Lise öğrencilerinin çeteleşmesi, arkadaşlarına ve öğretmenlerine zorbalık uygulaması, okullarda çocuklar aracılığıyla yaygın bir şekilde uyuşturucu pazarlanması, çevrimiçi kumar sitelerinin çocuklar arasında salgına dönüşmesi, çocuklar üzerinde hiçbir otoriteleri kalmayan öğretmenlerin velilerin de baskı ve tacizine uğramaları, çocuklara yönelik en ufak müdahalenin bile şikâyet ve cezalandırma konusu haline getirilmesi, okulların tümüyle cehenneme döndüğü algısını yaratan karanlık bir kurguyla seyircinin gözüne sokuluyor. Bu karanlığı aydınlatanlar ise özel harekât kökenli EHD müfettişleri oluyor![1] Sınırsız yetkilerle donatılan EHD, nihayetinde “sopa”yla öğrencilere iyi bir ders veriyor ve tüm sorunları çözüyorlar! Dizi, fiziksel gerçekçilik sınırını aşan aksiyon (daha ziyade öğrenci dövme) sahneleriyle, uyarlandığı webtoon’un[2] gerçeküstü yönlerini de fazlasıyla içeriyor.
Öğrencilerdeki yozlaşmayı ve eğitim sistemindeki sorunları uçlaştırılmış örnekler üzerinden genelleyerek öne çıkaran bu kurgu toplumdaki yaygın kaygıları daha da besliyor. Okullarda terör estiren, öğretmen haklarını hiçe saydıkları gibi, mezun olmak isteyen öğrencilerin eğitim haklarını da gasp eden caniler olarak resmedilen çocuklar, doğal olarak izleyenlerde büyük bir öfke yaratıyor. Böylelikle EHD’nin “size ders vermeye kararlıyız” mottosuyla savunduğu ve uyguladığı faşizan yöntemler seyirciye kolaylıkla onaylatılıyor. Nitekim Amerika’dan Türkiye’ye izleyicilerin büyük oranda ortaklaşan yorumlarında da ceza ve intikamın verdiği rahatlama hissinin bariz şekilde öne çıktığı görülüyor. Baş müfettişin dayakla hizaya getirdiği öğrencileri gördükçe “içinin yağlarının eridiğini” söyleyen öğretmenler bunların başında geliyor!
Dizi, eğitim sisteminin neden bu hale geldiği, çeteleşmenin, uyuşturucu ve sanal kumar salgınının neden bu denli yaygınlaştığı, sadece çocukların ve gençlerin değil ebeveynlerin ve öğretmenlerin de nasıl bu kadar insani değer yıkımına uğradığı sorularının gerçek yanıtını bulmakla ilgilenmiyor. Sadece durumu abartılı örnekler üzerinden sunuyor ve sorumluluğu kötü politikacıların, çetelerin, kötü ebeveynlerin, şeytani çocukların üstüne yıkarken öğretmenleri de çaresiz, pasif kişiler olarak gösteriyor. Nihayetinde son derece manipülatif ve sinsi bir kurguyla hazırlanan senaryo, çıkışsızlık duygusuna sürüklediği izleyiciyi her türlü baskıcı yöntemi onaylamaya iterken faşizmin toplumsal tabanının güçlendirilmesine hizmet ediyor.
Dizinin her vesileyle öne çıkardığı mesajlardan biri de çocukların “yargılanmayacaklarını bildikleri için” kolayca suç işleyebildikleri, pişmanlık beyanlarının tümüyle sahte olduğu ve bunun önüne ancak cezai sorumluluk yaşının düşürülmesiyle geçilebileceğidir. Aslında bu konu Güney Kore’de 14 yaş altındaki çocukları cezai sorumluluktan muaf tutan yasaları değiştirmek için yıllardır gündemde tutuluyor. Nitekim 2022 yapımı bir başka Netflix dizisi doğrudan bu konuyu işliyor. “Suça İtilen Çocuklar” adlı bu Güney Kore dizisinde başrol oyuncusu kadın yargıç, çocuk suçluların asla ıslah olmayacağını ve değişmeyeceğini iddia edip[3] onlardan nefret ettiğini belirtirken, sorunun üstesinden ancak ağır cezaların yıldırıcı gücüyle gelinebileceğini savunuyor. Hiçbir bilimsel gerçekliği olmayan bu düşünce, bir duruşma sırasında kadın yargıcın ağzından şöyle temellendirilmeye çalışılıyor: “Ailenin ve çevrenin çocukları etkilediği bir gerçektir. Ama tüm seçenekler içinde suç işlemeyi seçen çocuğun kendisidir. Kötü bir çevrede büyüdüğü için herkes suç işlemez.” Ve sonuç: “Onlara hukukun korkutucu olduğunu, bir suç işlediklerinde bunun bedeli olduğunu gösterelim!”
Her iki dizide de bazı sahnelerde doğru itirazlar farklı ağızlardan dile getirilmesine rağmen bunları dillendirenlerin tümü güven vermeyen, dürüst olmayan, hareketleri veya sözleri tutarsız karakterler oluyor. Çıkarları uğruna her türlü dalavereyi yapan politikacılar, dershanelerle maddi çıkar ilişkisi içindeki müdürler, öğretmenler, çocuklarının kariyeri uğruna her türlü rezilliğe başvurabilecek tıynetteki veliler, sorumsuz ve kendi çıkarlarını düşünen yargıçlar… Böylece dizinin ana tezlerine yönelik eleştirileri bu kötü karakterler üzerinden savuşturan bir duvar örülüyor. İzleyicinin kafasına kazınması istenen düşünce, dizide “adalet” isteyen göstericilerin taşıdıkları dövizlerle de açık şekilde yansıtılıyor: “Çocuk Kanununu kaldırıp katilleri adalete teslime edin”, “O piçin yüzünü gösterin”, “Bu ülkenin kanunları sadece suçlulara hizmet ediyor”, “Çocuk suçluların cezalandırılmasına sıfır tolerans”… Benzer dövizlere yeni dizide de sıkça yer verilmesi tesadüf değil elbette.
Dizi deyip geçmemek gerek! Çocukların cezai sorumluluk yaşının düşürülmesi gerektiği görüşü, bu tür popüler diziler ve medya bombardımanı sayesinde son derece geniş kabul görür hale gelmiştir. Güney Kore’de yapılan kamuoyu araştırmaları, Teach You A Lesson’ın vizyona girmesini takiben bu görüşü destekleyenlerin oranının %80’lere ulaştığını gösteriyor. Dahası, iktidardaki Demokrat Partinin bazı birimleri de dâhil olmak üzere çeşitli kesimlerden, öğretmen haklarının korunması için Eğitim Bakanlığı bünyesinde EHD benzeri bir büro kurulması önerileri gelmeye başlamıştır.
Bununla birlikte mücadeleci öğretmen sendikalarından ve çeşitli demokratik örgütlerden, diziye yönelik doğru temelde tepkiler de gelmiştir. Bunlar, dizinin karmaşık ve çok boyutlu eğitim ve şiddet sorununu aşırı basite indirgediğini, diktatörlük dönemlerindeki şiddet kültürünü romantize ettiğini dile getiriyorlar. Netflix’in Kore’deki genel merkezi önünde düzenlediği protestolarda diziye sert bir şekilde karşı çıkan Kore Öğretmenler ve Eğitim Çalışanları Sendikası (KTU), dizinin okullarda disiplinin kalmamasını “eğitimde fiziksel cezanın yasaklanmasına” bağladığını belirterek bu faşizan fikri eleştiriyor ve dizinin yayınının durdurulmasını istiyor. Fakat bilinçsiz çoğunluk, egemenlerin tuzağına kolayca düşebiliyor.
Tüm dünyada aynı eğilim yükseliyor
İnceden inceye işlenerek yaratılan bu desteği kullanmak üzere zamanlamayı ayarlayan Lee Jae Myung hükümeti, Güney Kore’de cezai sorumluluk yaşını düşüren yasa tasarısını geçtiğimiz günlerde parlamentoya getirdi. Üzerinde görüşmelere başlanan yasal düzenleme, ciddi suçlarda (cinayet ve ağır şiddet, çocuklara veya akranlarına yönelik cinsel istismar ve tecavüz, grup halinde yapılan organize soygunlar ve darp olayları, tekrarlanan suçlar) cezai sorumluluk yaşını, 1953’ten bu yana uygulanmakta olan 14 yaştan 13’e indiriyor.
Uzun yıllar boyunca yaygın yaklaşım cezalandırmadan ziyade rehabilitasyon, koruma ve topluma kazandırma iken, son yıllarda “artan şiddet olayları”nı gerekçe göstererek cezalandırıcı yaklaşıma yönelme doğrultusunda artan bir eğilim olduğu görülüyor. Sadece Güney Kore’de değil çok sayıda ülkede bu doğrultuda değişikliğe gidilmesi için çalışmalar yürütülmekte.[4] İsveç ve Türkiye örneklerinde olduğu gibi bazılarında yasal değişikliklerin tam da bugünlerde tamamlandığını da biliyoruz. Ağustos ayında yapılan yasal değişiklikle cezai ehliyet yaşını 15’ten 14’e düşüren İsveç, böylelikle geleneksel olarak cezalandırma yerine koruma ve rehabilitasyon yaklaşımını benimseyen İskandinav modelinde ciddi bir gedik açmıştır. Son yıllarda çetelerin mevcut yasaları suiistimal ederek 11-14 yaş grubundaki çocukları tetikçi ve uyuşturucu kuryesi olarak kullanmaları gerekçe gösterilerek yapılan bu yasal düzenleme, çocuklara ağır suçlarda 18 yıla kadar normal hapis cezası verilmesini de olanaklı kılmıştır.
Türkiye’de AKP’nin suç işleyen çocuklara yönelik hazırladığı yeni yasa da Ağustos ayında yürürlüğe girmiştir. Oysa Türkiye 12 yaşını doldurmuş çocukların (daha küçük çocuklar için sadece koruyucu ve destekleyici tedbirler uygulanabiliyor) zaten ağırlaştırılmış müebbet de dâhil olmak üzere son derece ağır cezalarla yargılanabildikleri bir ülkedir. Ancak faşist rejim bununla da yetinmemekte ve çocukların canice işlediği bazı cinayetler üzerinden oluşan toplumsal tepkiyi baskıcı politikalarını genişletme bahanesi olarak kullanmaktadır. Nitekim eski yasa ağır suçlar işleyen 12-15 yaş grubu çocuklara 15 yıla kadar hapis cezası verilmesini mümkün kılarken, yeni yasada bu sınır 18 yıla çekiliyor. 15-18 yaş grubunda ise üst sınır 24 yıldan 27 yıla çekiliyor. İnfaz sisteminde de değişikliklere gidiliyor ve ceza indirimlerinin düşürülmesinin önü açılıyor. Yani çocukların yetişkin gibi yargılanıp cezalandırılmalarının önündeki engeller önemli ölçüde kaldırılıyor.
Burjuva hukukçular, cezaların yükseltilmesindeki amacı, caydırıcılığın arttırılarak suç oranlarının düşürülmesi olarak gerekçelendiriyorlar. Çocukların cezai sorumluluk yaşının düşürülmesine ilişkin yaygın gerekçe de budur. Oysa uzun dönemli çalışmaların gösterdiği veriler, yaş sınırının düşürülmesiyle, hedeflenen hiçbir amaca ulaşılamadığını gösteriyor.[5]
Türkiye’ye biraz daha ayrıntılı baktığımızda karşılaştığımız tablo da bu gerçeğe işaret ediyor. Çocuklara ilişkin cezai sorumluluk 1926 tarihli Türk Ceza Kanunundan itibaren 11 yaş olarak uygulanırken, 2004’te 12’ye çıkarılmıştır. 1926 tarihli kanunda 15-18 yaş arası için ağırlaştırılmış müebbet hapiste ceza üst sınırı 15 yılken, bu süre 1953’te 20 yıla, AKP döneminde ise 24 yıla (2005) çıkarılmıştır. Peki, bugün 27 yıla çıkarılırken öne sürülen bu ağır ceza süreleri neden suç oranlarını düşürmeye yetmemiştir? Aksine 2005’ten bu yana suça karışan çocukların sayısında üç kata varan bir artış yaşanmıştır.
2005’te suça karışan çocukların sayısı 60-70 bin bandındayken, ağırlaştırılan ceza sürelerine rağmen neden 2015’ten itibaren sıçramalı bir şekilde artarak 2025’te 190 binin üzerine çıkmıştır? Yaralama suçlarındaki oransal artışın yanı sıra öldürme olaylarına karışan çocukların sayısındaki olağandışı artış da bir o kadar dikkat çekicidir. 2021’e kadar yavaş artışlarla 500-600 bandında olan bu sayı 2022’de 900’ü aşarken, 2025’te 1367 olarak kayıtlara geçmiştir.
Ceza sürelerini arttırarak suçların azaltılamayacağını görmek için sadece bu verilere bakmak bile yeterlidir. Öte yandan küresel veriler, çocukları erken yaşta ceza infaz sistemine dahil etmenin suç oranlarını düşürmediğini, aksine “tekrarlayan suç” oranlarını tırmandırdığını gösteriyor. Nitekim, cezaevlerinden çıkan çocukların yeniden suç işleme oranlarına bakıldığında, eğitim, sosyal destek ve rehabilitasyon yaklaşımını benimseyen Avrupa ile hapisle cezalandırma yaklaşımını benimseyen ABD arasında %20’lere karşılık %70 gibi devasa bir fark görülüyor.
Çocukların sorun ortaya çıktıktan sonra değil, sorun oluşmadan korunması ve desteklenmesi gerekiyor. Peki, burjuva devletler bu sorumluluklarını yerine getiriyorlar mı? Çocuk yasalarının ilk cümlelerine bakıldığında, bütün devletlerin, çocukların sağlıklı doğmalarını, mutlu ve güvenli bir şekilde büyümelerini sağlamak için gerekli tedbirleri almanın, kişisel gelişimleri için gerekli olanakları sağlamanın önemine işaret ettikleri bilinir. Sosyal destek ve koruma mekanizmaları, eğitim kurumları bunun için vardır; ama bu süslü sözler burjuva düzende sadece kâğıt üzerinde kalmaktadır. Hele de tüm dünyada mutlak hâkimiyetini ilan eden kapitalist saldırı programları sonrasında durum çok daha kötüleşmiştir. Öyle ki, “Suça İtilen Çocuklar” dizisinde görüldüğü gibi, sosyal yardım ve hizmetler her geçen yıl daha da kısılırken, çocuk koruma mekanizmalarının bile özelleştirilmeye çalışılması söz konusudur.
Çocukları suça iten sosyal faktörler ortadan kaldırılmadıkça sorunun üstesinden gelinemeyeceği çok açıktır. Yoksulluk, toplumsal çürüme, çocuklara dürüstlük, sevgi, saygı, fedakârlık, paylaşımcılık, dayanışma, hakkaniyet gibi değerlerin kazandırılmasına yönelik eğitimin aileden başlayarak ortadan kalkması, sosyalleşme olanaklarının azalması, dijital saptırıcılar ve bütün bunları da kullanarak yükselen ve burjuva devletlerin doğrudan bilgi ve kontrolü altında faaliyet yürüten suç çeteleri! Özellikle son 15 yılda yaygınlaşan “yeni nesil çeteler” olarak adlandırılan mafyatik yapıların uyuşturucu ticareti üzerinden semirmesi ve çeşitlenen faaliyet alanlarında tetikçilik de dahil olmak üzere 15-25 yaş arasındaki çocukları ve gençleri kullanmaları küresel bir olgu haline gelmiştir.
Bu yapıların ortaya çıktığı dönemin 2008 krizi sonrasında gençlik içinde sol temellerde yükselen yeni arayışlarla, isyanlarla karakterize olması tesadüf değildir. Türkiye’de söz konusu çetelerin AKP-MHP faşist rejiminin inşasıyla birlikte yaygınlaştıkları ve semirtildikleri gerçeğinin de üzerinden atlanmamalıdır. Nihayetinde burjuvazi emekçi gençliğin ayağa kalkmasından ölümüne korkuyor ve bunun önünü her türlü kirli planla kesmeye çalışıyor. Yeni nesil denen mafyatik yapıların (tıpkı diğerleri gibi) bizzat devletin kontrolünde yaygınlaştırılıp güçlendirilmesi de aslında özel harp politikalarının parçasıdır.
Meselenin diğer bir önemli boyutu da bahis, kumar ve uyuşturucunun başını çektiği kara para alanının, ekonomik kriz içinde debelenen kapitalizm için bir soluk borusu olarak kullanılmasıdır. Böylelikle gençlik bir yandan uyuşturucuyla, bahisle, kumarla bir çirkefin içine çekilip felçleştirilirken, bir yandan da milyonlarca çocuğun ve gencin sırtından devasa paralar kazanılmaktadır. Türkiye’deki faşist rejimin de bu alanı önemli bir finansman kaynağı olarak kullandığı gayet iyi biliniyor.
Bir tarihsel hatırlatma
Ceza yaşının düşürülmesi ve faşist politikalar konusunda bir tarihsel hatırlatmada da bulunalım. Almanya’da Weimar Cumhuriyeti döneminde 14 olarak uygulanan cezai yaş sınırı, faşist rejim tarafından yürürlüğe konulan 1939 tarihli “Gereksiz Genç Suçluluğuna Karşı Kararname” ile değiştirilerek 12’ye indirilmişti. Naziler çocukları “eğitilebilirler” ve “eğitilemezler” olarak ikiye ayırmışlardı. Yahudi, Roman veya zihinsel/fiziksel engeli olan çocuklar doğrudan “eğitilemez” ve “suçlu biyolojisine sahip” kabul edilerek imha kamplarına gönderilmekteydi.
“Cezalandırma yerine eğitme” yaklaşımıyla hazırlanan gençlik hukuku da kökten değiştirilerek tümüyle ceza odaklı hale getirilmişti. “Rejim karşıtı eğilim göstermek”le suçlanan çocuklar yetişkin gibi yargılanmaktaydı. İdam cezası ise 16 yaşa kadar indirilmişti. Ağır suç işlediği iddia edilen ya da “rejime uyum sağlamayan” çocuklar özel toplama kamplarında zorunlu çalışma ve şiddete maruz bırakılmış, disipline uymayanlar için özel askeri disiplin kampları kurulmuştu.
Eğitim sisteminde de müfredattan disiplin kurallarına kadar faşist rejimin güçlendirilmesine endeksli köklü değişiklikler yapılmıştı. Çocuklar Hitler’in sadık takipçileri olarak yetiştiriliyordu. Gençlik örgütlerinde doktrine edilen çocuklar, burada toplumsal rollerine hazırlanıyordu: Kızlar rejime makbul çocuklar yetiştirmek üzere anneliğe, erkekler askerliğe! Çocuklara sadece her türlü askeri oyun ve dayanıklılık egzersizi değil, aynı zamanda hayvan öldürmek de öğretiliyordu. Tavukların kafalarını kesen, tavşanları parçalayan ve güvercinlerin boyunlarını kıran çocuklar böylece gelecekteki zorluklara karşı “sertleştiriliyordu”! Okullardaki eğitim de askerileşmişti. 1933’ten önce beden eğitimi haftada iki saatken, 1937’de pek çok okulda beş saate çıkarılmıştı. Dersler arasında askeri tatbikat, paramiliter oyunlar, el bombası atma ve kros koşuları yer alıyordu.
Bütün bunlardaki amaç, gençleri faşist ideolojinin mutlak tahakkümü altına sokarak rejimin emrine amade kılmaktı. Bu politika, milyonlarca Alman gencinin savaş cephelerine gönderilip emperyalist çıkarlar uğruna kendi sınıf kardeşlerini katletmelerini ve katledilmelerini kolaylıkla mümkün hale getirmişti.
Nazi döneminde okullarda ve faşist gençlik örgütlerinde yapılan savaş eğitimleri bugün bilgisayar oyunlarıyla yaptırılıyor gençlere! Pratiği ise şimdilik sokak çetelerinde veriliyor! Burjuva hükümetlerin doludizgin savaş hazırlıkları yürüttüğü bir ortamda bunun mafyacılık oynamakla sınırlı kalmayacağı açıktır.
Güney Kore’de burjuvazinin korkusu ve telaşı
Çok da uzak olmayan bir geçmişte, ABD’deki Harlem benzeri bölgelerde yer alan sorunlu okullardaki eğitimi, öğretmenlerin doğru bir yaklaşımla düzeltebileceğini işleyen nice filmler, diziler yapılırdı. Peki neden şimdilerde bu yaklaşım yerine, yoldan çıkan eğitimi rayına oturtmanın ve suçu önlemenin tek yolunun cezaları ağırlaştırmaktan ve katı bir disiplinden geçtiği fikri işleniyor? Egemenler gençlere neden düşman?
Kapitalizmin çıkışsızlık içinde kıvrandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun toplumsal yansımalarını da her alanda görüyoruz. İşsizlik, yoksulluk, güvencesizlik, geleceksizlik duygusu özellikle gençler için son derece büyük bir sorun oluşturuyor. Güney Kore de bu sorunların en keskin yaşandığı ülkelerden biridir. Yaşam maliyetlerinin aşırı yüksekliği, kiraların son derece yüksek olması gençler açısından koşulları daha da ağırlaştırmaktadır. Bu yüzden 19-34 yaş arasındaki gençlerin %55’e yakını hâlâ ebeveynleriyle aynı evde yaşamak zorunda kalıyor.
Öte yandan eğitimin fetişleştirildiği ülkelerin başını çeken Güney Kore’de, iyi bir üniversiteye girmek için günde 16 saate varan çalışma sürelerinin getirdiği yorgunluk ve uykusuzluk, liseli gençler üzerinde büyük bir psikolojik baskı ve tükenmişlik yaratıyor. Eğitimlerinin bir işe yaramayacağını, iş bulamayacaklarını, bulsalar da kendilerini geçindirecek bir ücret alamayacaklarını gören milyonlarca genç ise bir yandan kendilerini çıkışsızlığa hapsedilmiş hissederken, bir yandan da sisteme dönük büyük bir öfke biriktiriyor. İşte egemenleri derin korkulara iten şey bu öfke ve tepkinin burjuva düzen açısından oluşturduğu tehdittir. Ülkede işçilerin ve öğrenci gençliğin ayağa kalkması sonucu son on yılda iki devlet başkanının koltuğundan indirilip[6] hapse gönderildiği düşünülecek olursa bu tehdit algısını besleyen zeminin gücü daha net kavranabilir.
Kapitalizmin derinleşen tarihsel krizinin, düzene yönelik devrimci tehditleri giderek daha da olgunlaştırması kaçınılmazdır. Beri yandan, Güney Kore’nin de içinde yer aldığı ABD blokunun emperyalist dünya savaşını Pasifik’e yayma çabaları, burjuvazi açısından bu tehlikeyi daha da arttırmaktadır. O yüzden otoriterleşme eğilimi çoktandır eğilim olmaktan çıkıp yaygın bir gerçeklik haline gelmiştir. Burjuvazinin tehdit altındaki düzeni korumak amacıyla önünü açtığı faşizm tüm dünyada bariz bir şekilde yükselirken, bu değişim eğitim politikalarına da yansımaktadır. Hele de otoriter bir geçmişe sahip olan ülkelerde çok daha sert uygulamalar söz konusudur. Bütün bunlar Güney Kore dizilerinde çocukların ve gençlerin neden öcüleştirildiğini anlamamızı sağlıyor. Burjuva rejim güçleri, gençliğin öfke ve tepkisinin devrimci çıkışlara ilerlemesini engellemek için tekrar eski yarı-askeri eğitim modeline dönülmesini hedefliyorlar. Bu model askeri diktatörlükler tarafından onyıllar boyunca hızlı sanayileşmenin, dolayısıyla sermaye birikiminin kaldıracı olarak kullanılmıştı ve halen de eğitimden izleri silinmiş değil.
Hedeflenen faşizan politikaların ciddi engellere takılmadan hayata geçirilebilmesi için, öncelikle kamuoyu nezdinde bunların meşrulaştırılması gerekiyor elbette. İşte Teach You A Lesson gibi dizilerin gerçek işlevi de budur. İdeolojik hedef, okullardaki sorunlar üzerinden otoriter disiplinin şart olduğunu göstererek faşizan yöntemlerin ve faşist diktatörlüklerin yaşamın her alanında meşrulaştırılmasıdır. Dizide kesintisiz şekilde verilen mesaj bunun somut ifadesidir: “Okullar güvenli bir yer oluncaya kadar EHD mücadeleye devam edecektir!”
Burjuvazi okulları ve toplumu kendisi için güvenli bir yer haline getirmek için debelense de, kapitalizmin yarattığı acımasız koşullar asıl olarak emekçi gençliğin bu düzeni yıkma ve geleceği ellerine alma mücadelesini ivmelendiriyor. Bu akışın önüne ne ordu-polis gücüyle ne de EHD’lerle geçilebilir. İşçi sınıfı ve devrimci gençlik eninde sonunda burjuvaziye dersini verecektir!
[1] Dizinin sempatik, yakışıklı ve “on kaplan” gücündeki kahramanı olan baş müfettiş eski bir özel harekâtçı! Onun çömezi olan sevimli-çatlak genç kadın müfettiş de aynı kökenden geliyor. Bilgisayar uzmanı üçüncü genç müfettişse naifliği ve zekâsıyla öne çıkıyor. Baş müfettişi ve Bakanı ortaklaştıran önemli bir husus ise, müfettişin yeni evlendiği eşinin (aynı zamanda Bakanın da kızı) bir süre önce bir öğrenci tarafından bıçaklanarak öldürülmüş olması. Muhalefetten gelen eleştiriler, EHD’nin bu saldırının intikamını almak için kurulduğu ve çocukları hedef gösterdiği olsa da Bakan bunu tümüyle gençliğin ve ülkenin geleceği için yaptığını savunuyor dizi boyunca.
[2] Güney Kore kökenli, dijital ortamlarda yayınlanan çevrim içi çizgi romanlar.
[3] Dizinin ilerleyen bölümlerinde, bir tecavüz davasında yargıcın karşısına çıkan gençlerden ikisinin, 11 yaşındayken bir apartmanın tepesinden attıkları tuğlalarla yargıcın 5 yaşındaki oğlunun ölümüne neden olan çocuklar olduğu anlaşılıyor. Bu çocukların altı yıl sonra şeytani suçlara bulaşmış çeteciler olmaları, yargıcın suçlu çocukların asla ıslah olmayacakları düşüncesinin kanıtı olarak gösteriliyor.
[4] Cezai sorumluluk yaşı Almanya, Avusturya ve Japonya’da 14, Kanada ve İskoçya’da 12, İngiltere ve Avustralya’da 10’dur. İskandinav ülkelerinde genelde 14-15 yaş civarındadır. ABD’de ise böyle bir yaş sınırı bulunmadığı gibi, çocuklar doğrudan yetişkin mahkemelerinde yargılanmakta ve hapis cezasına uğramaktadır.
[5] Bu konuda en kapsamlı araştırmalardan biri Danimarka örneği üzerinden geçekleştirilmiştir. 2010 yılında, Danimarka’da cezai sorumluluk yaşı yaklaşık 20 aylık bir süre boyunca 15’ten 14’e düşürüldü. Önemli tartışmalara yol açan bu değişiklik, artan suç oranlarına karşı sert önlemlerin gerektiğini savunan sağcı bir hükümet tarafından gerçekleştirildi. 20 ay yürürlükte kalan bu yasa, iktidarın sol bir hükümete geçmesiyle yeniden değiştirildi ve yaş sınırı tekrar 15’e çıkarıldı. Bu süreç, caydırıcılık teorisinin test edilmesi bakımından araştırmacılara önemli bir inceleme alanı sundu. Yapılan kapsamlı araştırmalardan elde edilen sonuçlar, cezai sorumluluk yaş sınırını düşüren bu değişikliğin, suç davranışları üzerinde hiçbir caydırıcı etkide bulunmadığını gösterdi. Dahası 14 yaş grubundaki suç oranlarında %15’lik bir artışın yaşandığı görüldü! (https://link.springer.com/article/10.1007/s10940-025-09604-y)
[6] İlkay Meriç, Güney Koreli Emekçiler Darbeyi ve Darbeci Başkanı Püskürttü, 18 Aralık 2024, https://marksist.net/node/8403
Güney Kore’de Yüz Binler Devlet Başkanının İstifası İçin Sokakta, 13 Kasım 2016, https://marksist.net/node/5384
link: İlkay Meriç, Gençlere Sopayla Derslerini Vereceklermiş!, 14 Eylül 2026, https://en.marksist.net/node/8832


