SSS Yıldızlar Holding bünyesindeki işletmelerde (Nesko, Doruk, Yunus Emre Termik, Eti Gümüş, Yıldız Bakır, KMK Madencilik, Söğüt Seramik, OEDAŞ, Kay Süt İşletmeleri...) yıllardır süren ücret ve tazminat gasplarına, zorunlu ücretsiz izinlere ve dayatılan çalışma rejimine karşı işçiler susmuyor ve aylardır eylemleri devam ediyor. Bağımsız Maden İş üyesi Doruk Madencilik işçileri 12 Nisandan itibaren seslerini daha fazla yükselterek hakları için mücadeleye atılıp Ankara’da eylemlerini sürdürdüler. Bakanlık önünde “açız, açız” diye bağıran işçiler ve sendikacılar biber gazı ve gözaltılarla yıldırılmaya çalışıldı. Ancak işçilerin mücadelesi durmadı, dayanışma da günden güne büyüdü. Bu aşamadan sonra şirket ve rejim sorunu “çözeceğiz” demeye başladı ve Nisan sonunda “uzlaşma” masasına oturuldu. İşçilerin büyüyen mücadelesini kırmak için yapılan bu hamlede şirket tarafından verilen sözler tutulmadı. Haziran, Temmuz, Ağustos ayları boyunca işçilerin mücadelesi büyüyerek devam etti ve kamuoyunda dikkat çekmeye başladı. Bu süre boyunca rejimin yetkilileri ve şirket, haklarını almak için direnen işçileri haklarının tam olarak verileceği yönünde sözlerle oyalamaya çalıştı. Destek ve dayanışma büyümeye başladığında, Eti Gümüş işçileri de eyleme destek vererek mücadeleyi büyüttüğünde şirket geri adım attı ve görüşmeler bir sonuca bağlandı. İşçiler o zamana kadar 8 kere gözaltına alındılar. Enerji Bakanlığı önünde günlerce güneş altında bekletildiler. Rejim işçilerin eylemlerini kırmak için Bağımsız Maden İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’yu tutuklayarak işçileri yıldırmak istedi. Fakat işçiler pes etmediler. 26 Ağustosta ise Bağımsız Maden İş sendikası, şirket yönetimiyle yaptığı görüşmenin ardından ödemeler konusunda anlaşmaya varıldığını ve direnişin kazanımla sonuçlandığını duyurdu. Tutuklanan sendikacıların serbest bırakılması için çeşitli kentlerde yapılan protesto eylemlerinin ardından Çakır ve Aksu serbest bırakıldı.
Doruk Madencilik, rejimin koruyucu kolları arasında, sadece işçilerin haklarını gasp etmekle kalmıyor, birçok maden şirketi gibi rejimden aldığı güçle önüne sunulan devlet kaynaklarını, doğayı, çevreyi, insanların sağlığını, yaşam alanlarını ve geleceklerini yağmalayarak semirmeye devam ediyor! Zarar ettiğini iddia ederek bunu işçileri ücretsiz izne çıkarmanın, işten atmanın, ücretlerini, tazminatlarını ve alacaklarını ödememenin bahanesi kılıyor.[1] Şirket işçilerin haklarını gasp ediyor, onları açlığa mahkûm ediyor ama rejim güçlerinin her türlü baskısını yaşayan yine işçiler oluyor! SSS Yıldızlar Holding ise hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor! Üstelik emeği yağmalamaya devam ediyor ve holdinge bağlı şirketlere ait toplam 2364 maden arama ruhsatı iptal edilmiyor! Holding aldığı ruhsatlar sayesinde Türkiye’nin dört bir yanında altın, gümüş, bakır, kurşun gibi madenler arıyor. Maden sahiplerinin neden bu kadar pervasız olduğunu ve sınırsız bir yağma yapabildiğini maden yasalarında yapılan değişikliklerde de görebiliyoruz.
Maden şirketleri neden bu kadar güçlü?
AKP iktidarı döneminde maden kanunu ulusal ve uluslararası maden şirketlerinin çıkarına defalarca değiştirildi. AKP’nin iktidara gelmesinden 6 ay sonra çıkarılan yasayla (Temmuz 2003) yabancı sermayenin köy arazilerinde maden ruhsatı almasının izni çıkarıldı. Ardından 2004 yılında 5177 sayılı Maden Yasasında yapılan değişiklikle daha önce ormanı, suyu, toprağı ve kültürel mirası koruyan maddeler budanıp bugün ülkenin dört bir yanında yaşanan vahşi madencilik yıkımının önü açıldı. “Kamu yararı” olarak pazarlanan bu yasa ile, yabancı sermayenin Türkiye’den çıkardığı madenin büyük bir kısmını ülke dışına çıkarması mümkün kılındı. Yabancı yatırımcının Türkiye’de yatırım yaptığında yararlandığı 10 yıl vergi muafiyetinden, maden işleten yabancı sermayenin de yararlanması sağlandı. Yeraltı sularını kullanma hakkı, elektrik üzerindeki ÖTV/KDV indirimi, çalıştırdığı işçiler için SSK primi ödememe muafiyeti getirildi.
TC’nin kuruluşundan AKP iktidarına kadar yalnızca 1168 maden ruhsatı verilmiş olmasına rağmen 2003-2023 yılları arasında 386 bin ruhsat verilerek ülke topraklarının büyük bir kısmı maden sahası ilan edildi. Karadeniz’den Ege’ye, Marmara’dan Doğu Anadolu’ya, ormanlar, tarım arazileri, zeytinlikler maden arama faaliyetlerine açıldı. 2022 yılının verilerine göre hazırlanan bir Türkiye maden haritasına[2] göre 29 ilin yüzölçümünün yüzde 67’si ruhsatlandırılmış durumda. Muğla’nın yüzde 68’i, Giresun’un yüzde 85’i, Gümüşhane’nin yüzde 92’si, Ordu’nun yüzde 74’ü, Kaz Dağlarının yüzde 79’u maden şirketlerince ruhsatlandırılmış durumda. Bu bölgelerde ormanlar, koruma altına alınan alanlar, içme veya maden suyu kaynakları, tarım ve mera alanları ve kültürel varlıklar bulunuyor. Bu haritaya göre ormanların ortalama yüzde 60’ı, tarım alanlarının ortalama yüzde 57’si, meraların yüzde 55’i, korunan alanların yüzde 57’sine ruhsat verildi. Maden şirketleri ülkenin dört bir yanını yağmalamaya doymuyor, rejimden daha fazlasını istiyor! Bu bölgelerde yaşayan insanların can damarlarını kesecek düzeyde yaşanan sorunlara, bölge insanının yasal ve fiili mücadelesine rağmen kanunlar madenciliğin engelsiz bir şekilde yapılması yönünde düzenleniyor ve devasa büyüklükteki doğal alanlar yaşanmaz hale getiriliyor.
2000’li yıllardan beri, çevre kanunlarında, maden kanunlarında, zeytinlik yasasında defalarca değişiklikler yapıldı. Maden şirketleri lehine birçok yasal düzenleme yapıldı, önlerindeki birçok engel kaldırıldı. Fakat 24 Temmuz 2025’te 7554 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle şirketler çok kritik bir eşiği aşmış oldular. O zamana kadar idari izinlerle ilgili süreçlerle uğraşmak zorunda kalan ve bu engellerin kaldırılmasını isteyen şirketlerin talepleri yerine getirildi. Maden bulunan ormanlar ücretsiz olarak Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğüne (MAPEG) devredildi. Kanunla birlikte zeytinlik alanların, köylülerin topraklarının ve doğanın şirketler tarafından dilediklerince talan edilmesinin önü açıldı. Madenlerle stratejik ve kritik madenler için tanımlanan yeni izin sistemiyle, Cumhurbaşkanlığı tarafından oluşturulan kurula sınırsız yetki verilerek bu kurul tarafından işler ve süreçler hızlıca yürütülmeye ve kamulaştırma dahil tüm işlemler maden şirketlerinin gönlüne göre yapılmaya başlandı. Enerji yatırımlarında orman izinleri kolaylaştırıldı ve Muğla yöresi termik santrallere peşkeş çekilerek kömür sağlamak için zeytinlikler madenciliğe açıldı. Kamuoyunda “sipariş yasa”, “talan yasası”, “süper izin yasası” olarak bilinen bu yasanın imzacı vekillerinden bazılarının maden sahibi[3] olması hiç şaşırtıcı değil! Daha önce Çevre Kanununun 10. maddesine göre önceden ÇED olumlu kararı alınmadan hiçbir izin ve ruhsat verilemez deniyordu. Şirketlerin istediği gibi yağma süreçlerinin hızlanması için tüm bürokratik engeller kaldırıldı ve ilgili kurumlar üç ayda görüş bildirmediğinde bir ay daha ek süre tanınacağı ve sonuç çıkmadığı takdirde izin verilmiş sayılacağı yönünde düzenleme yapıldı. Normalde üç ayda hazırlanması ve değerlendirilmesi imkânsız olan binlerce sayfalık raporlara gerek duymadan şirketlere işe başlama yolu böylece açıldı. Yani artık ÇED olumlu kararı olmadan da izin ve ruhsat başvuruları yapılabilir hale geldi! Böylece şirketlerin kasalarını daha hızlı doldurmasının önündeki tüm yasal engeller kaldırılmış oldu. Şirketler ne maden yasalarını, ne çevre kanunlarını tanıyorlardı! ÇED yönetmeliklerini her fırsatta ihlâl ediyor, bölge insanı da buna itiraz ediyor, hukuk yollarını zorluyor, kimi zaman madenlerde çalışmaları durdurabiliyordu! Yapılan yasa değişikliği ile şirketlere “sizi zahmete sokmayalım, yasadışılığı yasal çerçevede yapmış olun, böylece mağdurlara yasal yol arama seçeneği kalmasın” denmiş oldu!
Rejim ve büyük sermaye işbirliği içinde, yabancı şirketlerin de çeşitli kılıklar altında, sürekli isim ve ortaklık yapılarını değiştirerek katıldığı bir ortamda, ülkede büyük talan ekonomisi uygulanıyor. Arama faaliyetlerinin toplumsal yaşamda, ekosistemde ve ekonomide uzun vadede ne kadar yıkıcı ve kalıcı izler bırakacağı ise hiç önemli değil! Şirketler 20 veya 50 yıllığına ihalesini aldıkları projeler için ormanlık alanlarda on binlerce ağacı kesiyor, yaban hayatını katlediyor, meraları yok ediyor, hayvancılığı bitiriyor, bölgede yaşayan on binlerce insanın yaşam alanını, zeytinlikleri, geçim kaynaklarını yok ederek tüm can damarlarını kesiyor, soluduğu havayı zehirliyor, çeşitli ciddi sağlık sorunları yaşamasına yol açıyor, toprağı, yeraltındaki ve üstündeki suyu arsenikle, kurşunla zehirliyor... İşleri bittiğinde de bölgeyi yarattıkları yıkımla baş başa bırakıp gidiyor. Geriye kalan fiziksel tahribat ise 100-200 yıl boyunca düzeltilemiyor! “Çevreci madencilik” yaptıklarını iddia eden şirketler çevreyi katlederek kârlarını büyütüyor!
Türkiye’yi yaşanmaz hale getirecek, gıda güvenliğini daha fazla tehdit altına sokacak, yalnızca bölge insanı için değil maden çalışması yapılmayan bölgelerde de ağır sonuçlar getirecek uygulamaların örnekleri birbiri ardına pek çok yerde görülüyor. Giresun Şebinkarahisar’da (Yıldızlar Maden işçilerinin haklarını vermemekle gündemde olan SSS Holdinge bağlı şirketlerden biri) Nesko Madenciliğe ait kurşun-çinko-bakır madeninin atık havuzu 18 Kasım 2021’de patladı. 15 yıldır faaliyet yürütülen ocağa ait atık havuzundaki ağır metalli kimyasal atıklar maden tesisinin çevresindeki tarım alanlarına, akarsulara ve Kılıçkaya Barajına ulaşarak içme suyunu da etkiledi. Bir diğer örnekte de Fatsa’nın Bahçeler Köyündeki altın madeninin faaliyet gösterdiği yedi yılda su ve topraktaki ağır metaller insan sağlığı için belirlenen değerlerden altı kat fazla çıktı. Türkiye’nin akciğerleri olan binlerce ağaç ve bitki türünü barındıran Kaz Dağlarında 7 yıl önce Kanadalı şirket Alamos Gold, çalışma bittiğinde doğaya hiçbir şekilde zarar vermeyeceklerini, kestikleri yüz binlerce ağacın yerine tekrar ağaç dikeceklerini, doğayı eski haline döndüreceklerini, siyanürün doğaya zarar vermediğini söylemişti. O günden bu yana Kaz Dağlarında yapılan tahribatın, ağır metal atıklarının su kaynaklarını kirletmesine, bölgede yaşayan canlıların zarar görmesine, şirketin yarattığı çevre krizine karşı bölge halkı ve çevreciler mücadele yürütüyor.
Türkiye’de maden şirketlerine karşı direniş 90’lı yıllara dayanıyor. Bunlardan en akılda kalanı İzmir Bergama’daki altın madenine karşı köylülerin yıllar süren mücadelesiydi. Bu mücadele, Cerrattepe, Akbelen, Kazdağları, Murat Dağı (Uşak), Sekü Köyü (Giresun), Kalemoğlu Köyü (Manisa) direnişleriyle devam etti. Yıllar içinde maden şirketlerinin yaptıkları yıkımı yaşayarak öğrenen bölge halkı, ormanlarını, zeytinliklerini, tarım arazilerini, hayvanlarını, çocuklarının geleceğini korumak için şirketlere ve maden yasalarına karşı mücadelelerini büyüterek sürdürüyorlar. Köylerinde maden istemeyen köylüler iş makinelerini durduruyor, şirketlerin çalışmasını engellemek için köy girişlerinde nöbet tutuyorlar. Kazmalarla, küreklerle şirketleri durdurmak için direniyorlar. Karşılarına dikilen kolluk güçleri tarafından dövülüyor, coplanıyor, biber gazlı saldırılar yaşıyorlar. O da yetmiyor gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, ölümle tehdit ediliyorlar. Yöre halkının yaptığı şikayetleri dikkate almayan, yıllarca raflarda bekleten hukuk sistemi, maden şirketleri için kolları sıvıyor ve çoğunlukla onların lehine kararlar çıkarıyor. Kimi bölgelerde mahkeme kararı çıkartılıp şirketlerin faaliyetleri durdurulduğunda bile üzerinden çok geçmeden rejimin kurumları tarafından verilen yetkilerle şirketler yeniden çalışmaya başlıyor! Böylece bölge insanına ya yüzyıllar boyunca emek verilen yaşam alanlarından kopup neredeyse sıfırdan bir hayat kuracakları, belki de aynı sorunları tekrardan yaşayacakları başka bölgelere göç etmek ya da direnmek düşüyor! Ordu, Manisa, Artvin, Tokat, Diyarbakır, Akbelen, Eskişehir vb. madenlerin olduğu illerde, maden şirketlerini hukuk yollarıyla durduramayacağını yaşayarak öğrenen köylüler, geçmiş direnişlerden de ders alarak birbirlerinden, çevre örgütlerinden, sendikalardan ve kamuoyundan destek alarak mücadele ediyorlar. Örgütlü mücadele olmazsa maden şirketlerinin ölülere basa basa ilerleyeceğini çok iyi biliyorlar! Talan kanunlarını değiştirmek, yenilerini engellemek ve koruyucu kanunların uygulanmasını sağlamak için kitlesel bir mücadele yürütülmesi gerektiği çok açıktır. Çünkü Türkiye’de rejim her konuda olduğu gibi madencilik konusunda da yasaları bir çırpıda sermayenin çıkarları lehine değiştirmektedir, kendi koyduğu yasaları bile çiğneyerek sermayeyi beslemektedir!
Maden şirketlerine karşı verilen mücadelelerde desteğin büyümesi gerçek anlamda hayati önemdedir! Zira sadece bölgede sorunlarla karşı karşıya gelip hayatı değişenleri ilgilendirmiyor bu konu. Ağır metal kirliliği ölümcül doza yakın olan Fırat nehrinin sularıyla beslenen Harran ovasında, seyreltilmiş siyanürlü ve sülfürik asitli suyla sulanmış buğday tarlalarından sofralarımıza gelen ekmeklere ne dersiniz! “Kamu yararı” denerek şirketlerin önündeki tüm engelleri kaldıran rejim halkın sağlığının nasıl etkileneceğini zerre kadar umursamıyor! Bu düzen böyle devam ettiği sürece, kâr amaçlı kapitalist tarım politikalarına eklemlenen bu yıkım politikaları, sofralara gelen gıdaları hem daha zararlı haliyle tüketmek zorunda kalacağımız hem daha az göreceğimiz anlamına geliyor. Ülkenin yüzde 60’ından fazlasının maden sahası olması yalnızca bölge insanının ölüm fermanı anlamına gelmiyor, milyonlarca yoksul işçi ve emekçi için daha fazla yıkım anlamına da geliyor. Ormanlar, fındık bahçeleri, çay bahçeleri, meyve ağaçları, tarlalar ve sular zehirlendiğinde sofralarda ne tüketilecek?
Maden şirketleri yağmalanmadık bir şey bırakmıyor. Yeraltı ve yerüstünde ne varsa, havayı, suyu, toprağı, ormanı, toplumsal yaşamı, kültürü, emeği her şeyi yağmalıyor. Madenlerde çalıştırdığı işçileri birçok hakkından mahrum bırakmakla, aç bırakmakla kalmıyor, canına bile kastedecek iş koşullarında çalıştırıyor. Sermayelerini büyütmek için her yol mubah onlar için! Bu hırsın bir diğer sonucu da sıkça gerçekleşen ölümlü maden kazaları ve çoğunlukla da sorumluların göstermelik olarak yargılanması ve sonuçta herhangi bir ceza almamalarıdır! İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin yayınladığı “Maden İşkolu İş Cinayetleri” raporuna göre 2013-2025 yılları arasında maden işkolunda en az 1267 işçi göçük altında kalma, zehirlenme veya boğulma gibi nedenlerle yaşamını yitirdi.
Maden şirketlerinin rejim tarafından cansiperane korunduğu bu koşullarda katmerli sömürüyü kabul etmeyen maden işçilerinin vermek zorunda kaldığı mücadeleye tanık oluyoruz doğal olarak! İşçi sınıfının ve toplumun ezilen kesimlerinin örgütlülüğü büyüyüp güçlendiğinde doğaya düşman, suya düşman, emekçiye düşman sermaye sınıfına karşı mücadeleler de zaferlerle nihayetlenecektir!
[2] TEMA Vakfının 2022 yılında Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün verilerini kullanarak 2019’dan itibaren maden ruhsatlarının dağılımını gösteren haritasında yer alan iller şunlar: Çanakkale, Balıkesir, Muğla, Tekirdağ, Kırklareli, Afyonkarahisar, Kütahya, Uşak, Zonguldak, Bartın, Eskişehir, Karaman, Kahramanmaraş, Erzincan, Tunceli, Ordu, Tokat, Artvin, Erzurum, Bayburt, Şırnak, Siirt, Batman ve Sivas. Yaklaşık olarak 20 bin maden ruhsatı bulunan bu illerin yüzde 64 ya da yüzde 67’si madene ruhsatlı.
[3] İmzası bulunanlar arasında madencilik ve enerji alanında faaliyet gösteren AKP Iğdır Milletvekili ve Alagöz Holdingin patronu Cantürk Alagöz’ün şirketi Giresun’un Çatalağaç köyünde maden arama faaliyetleri sırasında çevre yıkımına neden olmuş, yöre halkı geçtiğimiz yıl şirkete karşı eylemler yapmıştı. Fernas Madenciliğin sahibi AKP Milletvekili Ferhat Nasıroğlu’nun Manisa Soma’daki maden şirketinde çalışan işçiler, iş güvenliği sorunu, düşük ücret ve emek sömürüsüne karşı yaklaşık 2 ay süren bir eylem yapmış, Ekim 2024’de anlaşma sağlanmıştı.
link: Aylin Dinç, Maden Şirketlerinin Rejim Destekli Yağması , 11 Eylül 2026, https://en.marksist.net/node/8831


