Rejimin yargı aygıtı bazı MASAK tespitlerini gerekçe göstererek Haluk Levent ve AHBAP derneği aleyhine muhtelif suçlamalarla soruşturma başlattı. Soruşturmaya dayanak oluşturduğu ilan edilen tespitler 1,5 yıl önce yapılmış ve raporlanmış olduğu halde, rejimin soruşturma başlatmak için politik olarak elverişli gördüğü bir zamanı beklediği anlaşılıyor. Levent ve AHBAP kurucularının gözaltına alınmasıyla birlikte, hızla medyayı saran bir ifşaat dalgası başladı. Haluk Levent’in kumar ve bahis fiillerinden tutun, sahte evliliklerine, onlarca tanınmış kişiden ve kurumlardan aldığı borçlara, gayrimenkullere, büyük para hareketlerine vb. kadar nice ayrıntı ortalığa saçıldı. Soruşturmanın başlatılmasından itibaren medya, sanat ve eğlence dünyasından birçok ünlü kişinin ifadeye çağrılıp suç işlemişçesine teşhir edildiğine, bazılarının gözaltına alındığı bazılarının tutuklandığı dalga dalga operasyonlara tanık oluyoruz. Bu operasyon dalgalarına maruz kalanların tamamına yakınının muhalif kanattan isimler olduğunu söylemeye elbette gerek bulunmuyor.
Bu soruşturma ve bağlantılı operasyonlarla, önceki örneklerde olduğu gibi bir saldırı kampanyası yürütülmektedir. Bu saldırıların ana ve genel amacı rejime karşı muhalefet unsurlarını ezip yok etmek, sindirmek, biat ettirmektir. Rejimin çeşitli faktörlerle belirlenen sıkışıklığı artmakta, buna mukabil toplum genelinde iktidara karşı hoşnutsuzluk ve öfke büyümektedir. Genç mizahçı Deniz Göktaş’ın gösterisinin gördüğü rağbet de Özgür Özel liderliğindeki hareketin toplumda geleneksel CHP sınırlarının ötesinde bir teveccüh görmesi de bunun sadece son dönemdeki dışavurumlarıdır. Artık rıza üretemeyen ve meşruiyet için Trump’la poz vermenin hesabını yapmaya kadar inen rejim, varlığını sürdürebilmek için zamana yayılmış ve sistematik biçimde planlanmış bir operasyonlar zinciri yürütmektedir. Neredeyse birkaç haftada bir bu zincirin yeni bir halkasıyla karşılaşıyoruz.
Rejimin saldırılarının planlı ve sistematik olması sadece bunun takviminin az çok düzenli olmasıyla değil, aynı zamanda bu saldırı operasyonlarının birçoğunun bir taşla birkaç kuş vurma üzerine kurulu olmasıyla ve rejimin yeniden yapılandırılması hedefine doğru ilerleyen bir stratejinin taşlarını oluşturmasıyla da belirleniyor. Bölgedeki savaş ve oynak dengeler, ekonomideki kırılganlıklar, oy desteği azalan rejimin Kürt hareketini yeni müttefik haline getirme çabaları, anayasal güvence ihtiyacı gibi faktörler bu hareket tarzının ve saldırganlık üzerine kurulu stratejinin nedenleri arasında yer alıyor.
İçerideki muhalefetin tüm boyutları ve görünümleriyle ezilmesi bu stratejinin en temel boyutudur. Kürt hareketi bir süredir yürüyen yeni “çözüm” süreciyle şimdilik hareketsizlik ve belirsizliğe itildiği için rejim açısından muhalefet saflarından düşürülmüş durumdadır. Sosyalist hareket ve işçi hareketi zayıf olduğu için mevcut aşamada rejim açısından büyük bir tehdit olarak görülmemektedir. Yine de en son NATO karşıtı protestolar örneğinde olduğu üzere sosyalistler baskıdan nasiplerini fazlasıyla almaktadırlar. Benzer şekilde işçilerin dağınık da olsa direnişleri filizlendiğinde onlar da rejimin gazabına uğramaktadırlar. Rejimin mevcut aşamada somut olarak algıladığı en ciddi tehlikenin Özgür Özel liderliğindeki hareket olduğu görülüyor. Bu hareketi önce hizaya sokmak ve giderek ezmek için sonunda “mutlak butlan” kumpasına kadar gidilmiştir. Her ne kadar bu kepazelik tel tel dökülüyor olsa da rejimin elindeki baskı imkânlarının çok geniş olduğunu görmezden gelmek hata olur.
Ancak rejim açısından muhalefet bunlardan ibaret değildir. Toplumdaki hoşnutsuzluk ve öfkeyi besleyip büyütebilecek bir potansiyel taşıyan ünlü kişilikler ve muhtelif devlet dışı sivil oluşumlar da daima bu kapsamda görülmektedir. Deniz Göktaş hadisesiyle ilgili yazımızda belirttiğimiz gibi: “(…) baskı rejimleri kuşkusuz örgütlü hareketlere büyük öncelik verirken, bir yandan da sanatçıları, toplumda sevilen kişileri sindirmek için özel bir mesai harcamayı ihmal etmez. Son aylarda geniş bir sanatçı çevresinin uyduruk suçlamalarla polis baskısına, gözaltılara, tutuklamalara maruz bırakılmaları, uyuşturucu testlerine sokulup teşhir edilmeleri tesadüf değildir. Bu kesimlerin de biat etmesi, sinmesi, toplumu etkileyebilecek çıkışlar yapma ihtimallerinin önü peşinen kesilmek istenmektedir.” (Levent Toprak, Deniz Göktaş Vakasının Gösterdikleri)
Haluk Levent ve AHBAP operasyonu
Haluk Levent ve AHBAP operasyonu da iktidarın yürüttüğü operasyonlar zincirinin bir halkasını oluşturuyor. Özgün bir örnek olarak devletle bağlantıları da olan ve şaibeli mali işlere bulaşan Haluk Levent’in de rejimin operasyon yapılacaklar listesinde çok uzun zamandır olduğuna şüphe yoktur. Burada da birkaç amaç ve hedef birden var. Bir amacın 2023’teki depremler döneminde iktidarın uğradığı imaj kaybının intikamının alınması ve bedel ödetilmesi olduğu kesindir. Öte yandan bu operasyonun gündem değiştirme işlevi gördüğü de açıktır. Özgür Özel ekibinin yakaladığı yeni rüzgâr temelinde oluşan muhalif gündemin bozulması, böylece muhalif toplum kesimlerinin yükselmeye başlayan moralinin kırılması bir başka amaçtır. Ayrıca iktidarı içte ve dışta müşkül duruma düşüren Irak petrolleriyle ilgili yeni gelişmenin de zamanlama açısından burada bir rol oynadığını tahmin edebiliriz. Irak petrolünün, içinde İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin olduğu başka ülkelere yasadışı yollardan satışını yapmaktan dolayı uluslararası tahkim mahkemesince 1,5 milyar dolar dolayında cezaya çarptırılan rejim, tam bu “skandal” tartışılmaya, meclis gündemine sokulmaya başlamışken, AHBAP operasyonunun düğmesine basmıştır. Bu yasadışı ticaretten kimlerin nemalandığı, paraların nerelere gittiği, resmi söylemde baş düşmanmış gibi atıp tutulan İsrail’e ve meşru varlığı dahi tanınmayan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne petrolün hem de düşük fiyattan satılması böylece gündem yaptırılmamıştır.
Amaçlardan birinin de İstanbul başsavcılığından bu yana Özgür Özel CHP’si ve muhalif ünlüleri hedef alan tüm operasyonların başlıca yürütücüsü konumundaki rejimin yargı kolları başkanının parlatılarak itibarının restore edilmesi olduğu söylenebilir. Bu zatın imajı, nereden geldiği belli olmayan mülklerinin Özgür Özel tarafından ifşa edilmesinden bu yana ağır hasar almıştı. Tam da bu durumu değiştirmek üzere bakan yapıldıktan sonra kendisine bir adalet savaşçısı imajı kurmaya çalışmaktadır.
Ancak tüm bunlar bir yana, operasyonun öne çıkan dolaysız amacı, muhalif kesimleri, hareketleri, kişileri itibarsızlaştırarak, suç özneleri gibi göstererek muhalif toplum kesimlerini sindirmek, bununla bağlantılı olarak da rejimin kendi kontrolünde tuttuğu giderek daralan tabanı da “bakın bu muhalifler ne kadar kirli ne kadar yolsuz ne kadar ahlâksız insanlar” diyerek saflarda tutmaktır. Nitekim Erdoğan yaptığı konuşmada şunları söylüyor: “Son haftalarda ortaya dökülen bilgi ve belgeler, 53 binden fazla canımızı toprağa verdiğimiz 6 Şubat depremleri sürecinde neler yaşandığını, hangi oyunların çevrildiğini, devlete ve millete hangi operasyonların çekildiğini, deprem bölgesine ayak basmamış terbiye yoksunu tiplerin nasıl hariçten gazel okuduklarını hepimize çok net biçimde gösteriyor. Kimlerin kimlerle, hangi çarpık ilişkiler içinde olduğu tek tek ortaya çıkıyor. Depremi kullanarak siyasi ve ekonomik fırsatçılık yapanlar bugün adalete hesap veriyor. (…) Milletimizin iyi niyeti açıkça istismar edildi. Resmî kurumlarımız iftiralarla töhmet altında bırakıldı.”
Bu söylem, operasyonun amacının özellikle muhalif toplum kesimlerinin benimsediği ünlüler üzerindeki baskıyı, onlar üzerinden de genel olarak toplum üzerindeki baskıyı arttırmak olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Acılı deprem günlerinde Haluk Levent ve AHBAP’a destek sunan, toplumu yardımlaşma ve dayanışma için onlara yönlendiren tüm ünlüler şimdi şairin ünlü sözüyle “devlet dersi”nde tahtaya kaldırılmaktadır. Sadece bir yardım derneğini tavsiye ettikleri için suç işlemiş gibi teşhir edilmekte, itibarsızlaştırılmaktadırlar.
Elbette durum itibarsızlaştırma ve teşhir edilmekle kalmıyor, söz konusu kişiler çoğu durumda gözaltı ve tutuklamalarla özgürlüklerinden mahrum ediliyorlar. Muhtemel hapis cezaları da başlarının ucunda Demokles’in kılıcı gibi sallandırılıyor. Ünlüler çok sayıda insanın örnek aldığı, sözüne güvendiği kişiler olduklarından, özellikle Türkiye gibi Asyatik geleneğin hâkim olduğu ülkelerde daima devletin gözetimi altındadırlar. Hele de şu anki gibi faşist bir rejim olduğunda bu baskı çok daha yoğun bir hal alır. Ünlülerin devlet dışında herhangi bir anlamda “otorite” oluşturmaması, devletin arzu ve planları dışında bir yönelişlerinin olmaması için dikkat ve çaba gösterilir.
Deprem günlerinde devletin icraatı ve halk tepkisi
Devlet kurumlarının ya da Kızılay gibi onun sivil uzantısı olan kurumların 1999 depremi başta olmak üzere sonraki büyük depremler ve başka afetlerde afetzedelerin en temel ihtiyaçlarını bile karşılamadıkları acı deneylerle ifşa olmuştu. En son Maraş depremi döneminde tekrarlayan bu hareket tarzı halkta büyük öfkeye yol açmış ve halk depremzedelere gönderilecek yardım konusunda devlet dışı yollar aramaya yönelmişti. Tarifsiz acılar içinde kıvranan depremzede halka yeterli çadır bile temin etmekten aciz Kızılay’ın aslında çadır ticareti yaptığı ve halka da bu çadırları parayla sattığı ortaya çıkmıştı. Elbette sorun Kızılay’ın çadır rezilliğinden ibaret değildi. Acil yardım ihtiyacının en yoğun ve hayati olduğu ilk üç gün boyunca devlet kurumlarının ortalarda olmaması, olmadığı yetmiyormuş gibi tüm fedakârlıklarıyla yardıma koşan sayısız insan ve kuruma da engel olmaya çalışmaları öfkeyi büyütmüştü.
Böylece deprem dönemi tüm faşist baskı ve sansüre rağmen rejimin ülkeyi içine soktuğu kepazeliğin alabildiğine ortaya serildiği bir dönem olarak karakterize oldu. İktidar o dönem ciddi bir meşruiyet kaybı yaşadı. Nasıl 1999 Gölcük depreminden sonra devletin tutumunun toplumda uyandırdığı infial AKUT gibi sivil arama kurtarma kurumlarının ortaya çıkmasını tetiklemişse, 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin ardından sosyal yardım ve dayanışma bağlamında da benzer dinamikler işledi. Kızılay ve AFAD gibi devlet bağlantılı yapıların kifayetsizlikleri, iş bilmezlikleri, türlü rezillikleri karşısında, Haluk Levent gibi tanınmış bir ismin başını çektiği AHBAP derneği özellikle ön plana çıktı. Devlete veya iktidara güveni sarsılmış geniş toplum kesimleri yardım ve dayanışma çabalarının adresi olarak buralara yöneldiler.
Kendi arzusu ya da amacı olmamasına rağmen, Haluk Levent o travmalı deprem günlerinde devlete alternatif bir güç gibi sivrilmişti. Gerçekte Levent’in ya da AHBAP’ın hiçbir surette böyle bir hareket tarzı yoktu. Aksine, kurulduğu 2017’den sonra 2023 deprem günlerine kadar yürüttüğü yardımlaşma faaliyetlerinin birçoğunda devletle işbirliği halinde çalışmıştı. Hatta 2023 deprem günlerinde de böyleydi durum.
Ancak kitlelerin Levent’e ve AHBAP’a teveccüh göstermeleri iktidarın gazabını çektiği için daha o deprem günlerinde Levent’i ve AHBAP’ı hedef alan bir tehdit dili hızla devreye girdi. Ve ardından Levent devletle birlikte olduklarından, birlikte faaliyet yürüttüklerinden vs. bahsetmek ve bunları ısrarla vurgulamak durumunda kaldı. Perde gerisinde ona yüksek noktalardan temas edildiğine hiç şüphe yok. Bu devlet dokunuşlarının bir sonucu olarak, Levent’in narko-mafyatik faşist rejimin bazı karanlık işleyiş kanalları içine çekilmiş olması mümkündür. Hele de problemli geçmişi ve şaibeli mali işlemleri düşünüldüğünde hayli açığı olan Levent’in böylesi bir baskıya direnmesini beklemek gerçekçi değildir. Böylece AHBAP’a ve Levent’e akan kaynaklara birtakım devlet unsurlarının da ortak çıkmış olması pek mümkündür. Nitekim hedef tahtası haline getirilen Levent’in ilk sorgusundan sonra yaptığı açıklamada üstü kapalı imalarda bulunması ve “ben yandım ama başkalarını da yakacağım” demeye getirmesi açıkça bir tehdit ve pazarlık hamlesidir. Dahası sorgusunda devlet bağlantılarından söz etmesi, ama bu ifadelerinin sorgu tutanağına keyfi olarak geçirilmemesi de manidardır.
Haluk Levent ve etrafında dönen büyük para ve mülk hareketleri devletin gözlem ve denetimi dışında olamayacağı gibi sivil kuruluşlar ve bağış türü hareketler söz konusu olduğunda bu gözlem ve denetim genel olarak daha da sıkıdır. Devletin göz yumması ya da işbirliği olmadan Haluk Levent ve çevresindeki ekibin büyük para hareketleri yapması mümkün değildir. Kısa söz, Levent’e bu paralar yedirilmez.
Böylece denebilir ki, AHBAP ve Levent belki en başından beri olmasa bile belli bir noktadan sonra devlet unsurlarının da bilgisi, işbirliği ve ganimet ortaklığı ile faaliyet yürütmüştür. Yürütülen faaliyetin, yine devletin bilgisi dışında olamayacak bir kara para aklama boyutu içerdiği de az çok görülmektedir. Bağımlılığı ve zaafları bilinen, müzisyenliği ve delikanlı halk adamı tipolojisi çizen çelişkili kişiliğiyle halkta bir sempati oluşturabilmiş Haluk Levent’e devlet bir noktada yaklaşmış ve onu bu zaaf noktalarından kıstırarak kendi kirli faaliyetlerinin de bir aracısı haline getirmiştir. Daha önceki çeşitli değerlendirmelerimizde dikkat çektiğimiz narko-mafyatik karakteri çerçevesinde faşist rejimin bunları yapması bizler için hiç şaşırtıcı değildir.
“Ahbap”lık değil sınıf kardeşliği ve örgütlülüğü
AHBAP hadisesinin geniş bir kitlede yarattığı hayal kırıklığı yabana atılacak türden değildir. Rejim buradan kendini aklamaya ve bundan sonra sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın kendi dahli, kontrolü ve arzusu dışında dönmesini önlemeye çalışmaktadır. Ama Haluk Levent ve AHBAP’ın suçları ne Kızılay’ı ne AFAD’ı ne de bunların genel hamisi ve patronu konumundaki devletin suçlarını aklar. Bu son noktayı özellikle vurgulamalıyız. Zira AHBAP skandalını şimdilerde piyasaya sürmüş olan rejim medyası ve sözcüleri aracılığıyla ısrarla bunu propaganda ederek halkı yeniden devlete ve rejime yönlendirmeye çalışmakta. Bir yandan “bizden başka adres aramayın” demekte, bir yandan da bu tür adres oluşturma ya da bunlara yönlendirme çabalarını cezalandırırım demekte.
Deprem günlerindeki halk tepkisi haklıydı, devlet dışı sivil arayış da haklıydı. Ancak, AHBAP örneğinde bu tepki ve arayış sömürülmüştür. Ne var ki, böyledir diye yüzler yeniden emekçi halkı en çok soyan ve istismar eden kurum olan alaturka sermaye devletine çevrilmemelidir. Emekçi halkın açık ve engelsiz katılımı/denetiminin mümkün olmadığı kurumlara güven duyulamaz.
Diğer taraftan, emekçi kitleler açısından bu alaturka sermaye devletine güvenmemek ne denli haklı ve doğruysa, kendileri de çok büyük paralarla oynayan ve hisseleri, mülkleri, şirketleri olup nihayetinde sermaye sahibi burjuvalar olan ünlü kişilere bel bağlamak da o denli hatalıdır. Asyatik gelenekler dediğimizde sadece devletin despotik yapılanması ve usullerini değil bunun tamamlayıcısı olarak toplum katında genel olarak sivil geleneklerin ve örgütlülüğün zayıf olmasını da anlatıyoruz. Bu durumun sonuçlarından birisi toplumda kurtarıcı özlemi ve arayışının olmasıdır. Emekçiler bağımsız örgütlenme çabasından uzak durmakta, devlet kurumlarını da şöhret sahipliği üzerinden otorite kazanmış odakları da sorgulama ve denetleme eğilimi göstermemektedir. Aksine ya birine ya ötekine yahut her ikisine birden sorgusuz itaat ya da hürmet etmeye meyletmektedir.
Oysa daha önceki örneklerde olduğu gibi 6 Şubat depremlerinde de hiç şaşmaksızın kendini ortaya koyan ama ne yazık ki yeterince bilinmeyen ya da bilince çıkarılmayan bir olgu var. Devletin ya da nam sahibi kişi ve kurumların haricinde yürüyen ve hiç de yabana atılmayacak boyutlara ulaşan gerçek ve doğrudan bir emekçi dayanışması faaliyetinden söz ediyoruz. Sendikalar, işçi dernekleri, farklı emekçi kesimlerin örgütlülükleri, sosyalistler fedakârca bir sınıf dayanışması faaliyeti yürütmüşlerdir. Birçok dürüst gözlemci, korkunç bir yıkım manzarası arz eden deprem bölgesinde başka kimseler ortada yokken sosyalistlerin güçlükler ve dar imkânlar içinde depremzedelere yardım etmeye çalıştığına tanık olduklarını belirtmişlerdir.
Diğer tüm toplumsal sorunlarda olduğu gibi bu önemli alanda da çare, özet olarak, devletten ve sermayeden bağımsız işçi-emekçi örgütlerinin geliştirilip büyütülmesi, güçlendirilmesidir. İşçinin, emekçinin gerçek dostu yine işçidir, emekçidir. Mücadelenin de dayanışma ve yardımlaşmanın da en sağlam, en güvenilir araçları işçilerin, emekçilerin hakiki örgütleridir.
link: Levent Toprak, Haluk Levent Hadisesine Nasıl Bakmalı?, 30 Temmuz 2026, https://en.marksist.net/node/8808


