Türkiye’de askerî sanayinin bir atılım yaptığı doğru, bunun ülkedeki faşistleşme süreciyle yakından ilişkili olduğu da öyle. Basit bir ölçüt olarak şu sayılar çarpıcıdır: AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında sektörün cirosu 1 milyar dolarken, 2013 yılında 5 milyar dolara çıkmış, ardından faşist rejimin inşasıyla birlikte sektörün büyüme hızı daha da artarak 2019’da ciro 11 milyar dolara dayanmıştır.
Süren dünya savaşı nedeniyle gerek dünyada gerekse de Türkiye’de askerî harcamaların artması, ekonominin ve toplumsal yaşamın giderek militaristleşmesi inkâr edilemez gerçeklerdir. Bugüne dek bu olguyu birçok boyutuyla Marksist Tutum sayfalarında ele alıp inceledik.[1] Kimilerince halen ABD’nin kulu kölesi olarak görülen Türkiye kapitalizminin aslında emperyalist bir atak arayışında olduğunu[2] ve bu nedenle de savaş sanayiine geçmiş yıllardakine kıyasla büyük önem verdiğini vurguladık. “Güçlü devlet, Güçlü Türkiye” sloganıyla gerek düzen solunun gerekse de sosyal-şoven sözde sosyalistlerin bile tav olduğu bir perspektifin işçi sınıfı açısından barındırdığı olumsuzluk ve tehlikelere işaret ettik.[3]
Emperyalistleşme arzusuyla yanıp tutuşan büyük sermaye açısından, hem bölgede yürüyen savaşın doğurduğu tehditleri bertaraf etmek ve hem de fırsatlardan yararlanarak yayılıp genişlemek, nüfuz alanları kazanmak için askerî ihtiyaçlar konusunda ABD ve Batı’ya olan bağımlılığın kırılması gerekiyordu. S-400 krizi, F-35 projesinden dışlanmak, çeşitli askerî-teknolojik ürünlere ulaşımın engellenmesi gibi yaptırımlar TC egemenlerinin bu doğrultudaki niyetlerini daha da kamçılamış durumdadır. Bu noktada devletin tüm imkânlarını seferber ettiler, finansal kaynaklar tek merkezden (cumhurbaşkanlığı) kontrol edilmeye başlandı, askerî mühimmat ve ileri teknolojili silahlar üreten yeni dev şirketler kuruldu, yandaş sermaye bu askerî-sınai komplekse entegre edildi, çeşitli illerde irili ufaklı şirketlerden oluşan askerî sanayi kümeleri oluşturuldu. Giderek artan bir üretim ve istihdam alanı oluştuğu gibi, geliştirilen ürünlerin ihracatında da büyük atılımlar yapıldı. Baykar adlı şirket bu açıdan hem en büyük teşvikleri aldı hem de iktidarın reklâm yüzü oldu.
Bunlar çok kabaca işin iktisadi boyutu. Bu yazıda işin bu boyutuna değil, sözkonusu atılımın ideolojik ve siyasi boyutlarına odaklanacağız. Bunların iktidar tarafından bilhassa gençlik üzerinde etkili olabilmek için nasıl kullanılmaya çalışıldığını, Teknofestlerin bu noktada oynadığı rolü ele alacağız. Son olarak da bunca abanılmasına rağmen neden Teknofest ve benzeri girişimlerle yürüttükleri propagandadan kendi paylarına çok da büyük ve kalıcı bir kazanç elde edemediklerine değineceğiz.
İktidarın gençliğe ulaşmak için yeni bir söylem ihtiyacı
Erdoğan’ın tüm gayretlerine ve bu yöndeki gerici çabalarının devam etmesine rağmen, “dindar ve kindar nesil” projesi çoktan çökmüş durumdadır. Türkiye kapitalizminin geldiği gelişkinlik noktasında kalıcı şekilde dindar bir genç nesil yaratılabileceği hayali zaten gerçeklikle bağdaşmıyordu. Muhafazakâr-mukaddesatçı bir söylemle geniş gençlik kesimlerini etkilemenin mümkün olmadığı çok çabuk çıktı ortaya. AKP’nin en zayıf desteği gençlikten aldığı tüm anketlerde ve seçim analizlerinde vurgulu şekilde tespit edildi. Bıraktık AKP karşıtı gençlerin böylesi bir çizgiye ikna edilebilmesini, bizzat AKP’nin önde gelenlerinin çocuklarının bile öyle bir hayat istemedikleri bizzat ebeveynleri tarafından itiraf ediliyor. Zira dindarlık yoksul ailelerin sığınağı olarak kalmaya devam ederken, giderek artan imkânlara kavuşan tuzu kuru muhafazakâr ailelerin çocuklarının çoğunluğu hayatın nimetlerini tatmak, kentli ve seküler bir yaşam sürmek istiyorlar. Bu da iktidarı, dayandığı dinci-milliyetçi ideolojinin milliyetçilik ayağını çeşitlendirmeye yöneltiyor. Kendi tabanına aynı yaveleri okurken, teknolojik atılım propagandasıyla farklı gençlik kesimleriyle bir etkileşim peşinde koşuyor. Kendini ister seküler ister muhafazakâr olarak tanımlasın, ortak payda milliyetçilik olduğu sürece, farklı siyasi eğilimdeki gençlik kesimlerini etki alanına yakın, ulaşılabilir, diyalog kurulabilir bir pozisyonda tutmayı hedefliyor.
Son yıllarda türlü niyetlerle parlattıkları Teknofestlerin gençlerin ilgi odağı haline getirilmesi için özel bir çaba sarf edilmesinin nedeni budur. Körüklenen tekno-milliyetçiliğin ana hedefi gençliktir. Zira hangi görüşten olursa olsun, hatta tümüyle apolitik de olsa her gence tüm eğitim hayatı boyunca empoze edilen “milli gurur”, tam da bu tekno-milliyetçiliğin ereğidir. Erdoğan, “Teknofest gençliği bentleri tek tek yıkarak dolu dizgin geliyor”, “Büyük ve güçlü Türkiye’nin temellerini atan özverili bir gençlik görüyorum” derken bunu ifade etmiş oluyor.
“Tüm dünyanın bizi engellemeye çalıştığı” düşüncesi Türkiye’de neredeyse siyaset üstü bir gerçeklik olarak kabul edilir. İktidarın tekno-milliyetçiliği körükleme operasyonu da aynı kabulden hareket ediyor ve ulaşılan noktanın farklılığına vurgu yaparak kendini zincirleri kıran ve parlak bir geleceğin yolunu döşeyen bir kurtarıcı olarak resmediyor. Böylelikle meşruiyet zeminini genişletmeyi hedefliyor. Bir yandan geçmişteki şanlı zaferlere atıfla hamasi bir milliyetçilik propagandası devam ederken, bir yandan da bugün gelinen noktaya ve gelecekte ulaşılacak zirvelere atıf yapılarak emperyalist bir gelecek hayali satılıyor. Elbette ki bu alabildiğine abartılı ve hamasi söylem, rejimin Reisinin “geçmişte elimizi kolumuzu bağlayanlar bugün bizi kıskanıyor, gıptayla bakıyor, bizi yakalamaya çalışıyor” türünden gerçek dışı sözleriyle süsleniyor.
Teknofest nedir?
Daha önceleri üniversitelerde özel şirketlerin ürünlerini tanıtma ve başarılı mühendislik öğrencilerini tavlama amacıyla düzenledikleri teknoloji festivalleri yapılıyordu. Bunlar 2018 yılında, faşist rejimin kurumsallaştığı bir dönemde, Teknofest adıyla hem çok büyük bir etkinlik haline getirildi hem de doğrudan merkezi iktidarın kontrolü altına sokulup giderek artan ölçüde militaristleştirildi. Resmi adı Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali olan Teknofest’e Sanayi ve Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere birçok bakanlık, Genelkurmay, valilikler, üniversiteler de birer “paydaş” olarak katılıyorlar. Yüksek teknolojili askerî araç ve mühimmat üreten ASELSAN, HAVELSAN, ROKETSAN, TUSAŞ gibi resmi şirketlerin yanı sıra Baykar Teknoloji de festivalde başı çekiyor. Festivalde sayısız etkinlik, sergi ve yarışma yapılmasına rağmen hem festival yetkilileri hem en üst düzey siyasetçiler hem de medya en çok savaş sanayii ürünlerini öne çıkarıyorlar.
Baykar’ın kurucu yöneticisi ve Erdoğan’ın damadı olan Selçuk Bayraktar Teknofest’in başkanlığını yapıyor. ABD’nin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş ve yurtdışında da takdir edilen “parlak bir mühendis”, “muhafazakâr camianın gözbebeği bir teknoloji lideri” ve “kendini vatanına adayan bir milliyetçi” olarak pazarlanıp gençlere bir rol model olarak sunuluyor kendisi. Bazı gençlerin “yerli Elon Musk” olarak takdim edilen bu zatla fotoğraf çektirmek için sıraya girdikleri görülüyor. Birçok gözlemci bu gençlerin çoğunluğunun AKP taraftarı olmadığını, ortak noktalarının teknoloji merakı olduğunu belirtiyor. Gençlerin giderek artan ölçüde ilgisini çeken Teknofest’e katılan genç yarışmacıların sayısı ilk yıl (2018) 4333 iken, geçen yıl bu sayı 1 milyon 650 bin olmuş! Katılımcı şirket ve ziyaretçi sayısı da her geçen yıl artıyor.
Kıvançla sunulan askerî sanayinin ürünleri, doğası gereği, militarizmi ve milliyetçiliği körüklüyor. Soyut, hamasi nutuklarla bezeli, tarihsel mitlere dayandırılan ve geçmişi yad edip yeniden canlandırmaya çalışan mukaddesatçı bir milliyetçilik, gençliğin tüm kesimlerine hitap etmiyor. Teknolojiyle özellikle de askerî teknolojinin ürünleriyle övünmeye dayanan somut bir milliyetçiliğin alıcısı çok daha fazla. Bu ürünlerin önünde poz verip selfie çektirip bayrak sallayanlar, kendilerini onu üreten ekibin bir parçası olarak hayal ettiklerini, ülkelerini parlak bir geleceğin beklediğini umduklarını söylüyorlar. İşte Teknofestlerin gençlere dönük ideolojik propagandasının özü budur. Bir gözlemci şöyle aktarıyor: “TSK envanterindeki silah ve araçların, özel kuvvetler mensubu askerlerin adeta bir iktidar projesi gibi görücüye çıktığını görüyorsunuz. İnsanlar, uçaklara ve silahlara dokunmaktan haz alıyor. İktidar mensubu milletvekilleri, valiler, rektörler ve askerler alanda görüntü verip, birbirleriyle el sıkışmak için fırsat kolluyor, bir yandan da dokunup hissedebildikleri büyük ve güçlü yeni Türkiye’den duydukları gurur yüzlerinden okunuyor.”[4]
“Türkiye Yüzyılı” gibi bir palavranın altını doldurmak için “kendi silahını üreten, süper güç, dünyaya kafa tutan Türkiye” imajı pazarlanıyor. Üstelik bu geleceğin bir parçası olmak için illâ da AKP’li olmak gerekmiyor. Dümenin başında elbet AKP’liler olacak ama alt ve bir ölçüde de orta kademelerde AKP’li olmamasına rağmen işini bilen parlak gençlere ihtiyaç duyuyorlar. Zira Gülen hareketinin tasfiyesiyle AKP tabanında çeşitli alanlarda uzmanlaşmış vasıflı ve becerikli kadro kıtlığı fazlasıyla yaşanıyor. Liyakatsiz kişilerin görev başına getirilmesinin bir ayağı yandaşlara arpalık yaratmaksa, bir ayağı da kendi zihniyetlerindeki vasıflı kadroların eksikliğidir. Dolayısıyla bu festivaller ve çevresinde örgütlenen alan sayesinde rejim AKP’li olmayan gençleri kendi yanına çekemese bile onları etkileyebilecekleri bir mesafede tutmanın, onlarla diyaloğun, iktidarı meşru görmelerini sağlamanın bir yolunu bulmayı hedefliyor.
Genel olarak tekno-milliyetçilik
Tekno-milliyetçilik kavramı Türkiye’de son yıllarda yaygınlaşsa da aslında anlattığı olgu dünya açısından hiç de yeni değil.[5] Gelişkin bir kapitalizm açısından teknolojinin önemi apaçıktır; kapitalizmin ilerletici (üretici güçleri geliştirici) dinamiği esas olarak teknolojik gelişime bağlı olan nispi artı-değer artışına dayanır. Ama teknolojik atılım yalnızca iktisadi rekabet alanında belirleyici bir faktör değildir. Büyük kapitalist güçler arasındaki dünyayı nüfuz alanları temelinde paylaşım kavgasının nihai belirleyeni savaş alanlarıdır ki, orada da teknolojik üstünlük en başta gelen belirleyici faktörlerden biridir. Keza bunun bir parçası olarak istihbaratta da teknoloji özellikle günümüzde hayati bir önem taşıyor. Savaşlara hazırlık noktasında bir diğer belirleyici faktör olan insan ve onun moral-siyasi motivasyonu da egemenlerin ideolojik propaganda makinesinin ne ölçüde başarıyla işlediğiyle yakından ilişkilidir. İşte bu noktada da yani siyasi-ideolojik propaganda alanında da teknolojik üstünlük argümanı, emperyalizm çağının en başından itibaren milli gurur ve özgüven duygusunun üretilmesinde önemli bir rol oynuyor.
Olgunun bilhassa emperyalizm çağıyla birlikte öne çıkması bir tesadüf değildir elbet. Emperyalizm çağı demek büyük emperyalist paylaşım savaşları demektir ve bu savaşlarda (I. Dünya Savaşının ortalarından başlayarak ama özellikle de II. Dünya Savaşıyla birlikte) askerî teknoloji başat bir rol oynar. Bu nedenle de aynı dönemden itibaren askerî teknolojiyi geliştirme çabaları bilimsel araştırmalar içerisinde büyük bir yer tutmaya başlamış, bilimsel faaliyetlerin militaristleşmesi olgusu çok bariz hale gelmiştir.
Bu durum büyük güçler arasında teknolojik üstünlük için kıyasıya bir yarış anlamına geliyordu. I. Dünya Savaşıyla birlikte geliştirilen uçaklar, tanklar, kimyasal silahlar savaşın seyrinde büyük rol oynamışlardı. Sonrasında geliştirilen denizaltılar, uçak gemileri, jet motorları, bugünkü balistik füzelerin atası olan V-2 roketleri ve nihayet nükleer bombalar da öyle. Nazilerin V-2 roketleri İngiltere’ye diz çöktürmek için geliştirilmişti ama Alman gençliğine Alman mühendisliğinin ve bilimsel dehasının üstünlüğünü ispatlama aracı olarak da kullanıldı. II. Dünya Savaşı boyunca Nazilerle ABD arasındaki nükleer bomba yapma yarışının ana amacı elbette ki savaşı kazanmaktı. Ama bu yarışı kazanan ABD’nin hiç de gereği yokken atom bombalarını Japonya üzerinde kullanmasının ana nedeni askerî olmaktan ziyade siyasiydi. Rakiplerine geri adım atmaları ve üstünlüğünü tanımaları için verilmiş bir ültimatomdu. Takip eden kısa dönemde nükleer üstünlük ABD için bir ulusal gurur vesilesi haline getirildi. Amerikan gençleri ve aileler, nükleer denemeleri izlemek için başlatılan atom bombası turizmine akın akın katılıyorlardı!
Soğuk Savaşla birlikte ABD ile SSCB arasındaki teknoloji ve prestij yarışının en popüler alanı uzay yarışıydı. Sputnik’in fırlatılması, uzaya ilk insan olarak Yuri Gagarin’in çıkması SSCB’de muazzam bir propaganda konusu oldu. Dünya çevresinde attığı 108 dakikalık bir turla Gagarin yalnızca ulusal bir kahraman haline gelmedi, aynı zamanda “sosyalist sistemin üstünlüğünün kanıtı” olarak da pazarlandı. Aynı dönemde SSCB Venüs gezegenine bir araç göndermeyi başararak “gezegenler arası uzay keşifleri çağı”nı başlattı. Bu yarış ABD’nin Ay’a insanlı bir uçuş gerçekleştirmesi ve ekibin Ay yüzeyinde yürüdükten sonra sağ salim geri dönmesiyle zirve noktasına çıkmıştı. İnanılmaz paralara mal olan ve esasen prestij için girişilen bu yarış, SSCB’nin çöküşünün ardından sona erdi, bu tür uçuş programları tamamen bitirildi. Ta ki, yeni bir emperyalist güç olan Çin “uzayda ben de varım” diyerek benzer projelere girişinceye dek!
Günümüzde dijitalleşme, yapay zekâ, siber güvenlik ve uzay teknolojileri gibi alanlardaki rekabet tekno-milliyetçiliğin yeni arenasını oluşturuyor. Bu alanlarda elde edilen başarılar hem ekonomik büyüme hem ulusal güvenlik hem de prestij yarışında öne geçmek açısından önem taşıyor egemenler için. Ana aktörler elbette ki ABD ve Çin. Diğer emperyalist güçler de kimi zaman bunlardan biriyle ortak kimi zamansa bağımsız araştırmalarla bu yarıştan kopmamaya çalışıyorlar. İşte Türkiye kapitalizmi de askerî teknolojinin bazı alanlarında kendi çapında bu yarışa dahil olmak için büyük çaba harcıyor.
Faşizm ve militarizm gençliğin teknolojiye merakını suiistimal eder
Yaşlı kuşaklara nazaran gençlerin teknolojiye, bu alandaki gelişme ve yeniliklere çok daha ilgili olduğu bilinir. Bu durum aynı zamanda gençlere dönük ciddi tuzaklara da gebedir. Sermaye, bu durumu hem yaratarak hem de körükleyerek, gençlerin yeni teknoloji ürünlerine olan talebini, meta fetişizmini ve teknolojiye tapınmacılığı sürekli olarak kamçılar. Ama teknolojinin nimetlerinin sermaye tarafından suiistimal edilmesi bunlarla sınırlı kalmaz. Egemenler, özellikle de faşist iktidarlar, çeşitli yarışmalarla gençlerin daha parlak kafalılarının yaratıcılıklarına bedavaya konmak, daha sıradan olanların edindikleri teknolojik becerilerden birer asker olduklarında yararlanmak, dikkatlerini sosyal sorunlardan teknik sorunlara çekmek ve kuşkusuz iktidarın söylemlerine daha fazla kulak vermelerini sağlamak için gençlerin bu ilgisini her zaman suiistimal ettiler. Örneğin Naziler gençleri etkilemek, onlara üstün ırk ideolojisini aşılamak için Alman mühendislik ve teknolojisinin ileri konumunun bolca propagandasını yaptılar.
Hitler Gençliği (Hitlerjugend) örgütü aracılığıyla yürütülen sistematik propaganda teknolojik konuları da içeriyordu. Gençler, havacılık, otomotiv, telsizcilik gibi alanlarda temel teknik beceriler kazanmaya teşvik ediliyordu. Bu, gelecekteki askerî ihtiyaçlar için nitelikli genç işgücü yaratmayı amaçlıyordu. Örneğin, model uçak kulüpleri yaygındı ve bu kulüpler gençleri askerî havacılık teknolojisine ilgi duymaya yöneltiyordu. Jet motorları, roket teknolojisi gibi çarpıcı gelişmeler Nazizmin gücünün göstergesi olarak bolca propaganda malzemesi yapılıyordu. Wernher von Braun gibi parlak roket bilimciler bir ulusal kahraman mertebesine çıkartılıyor ve propaganda yüzü olarak kullanılıyorlardı. Filmler, dergiler ve diğer medya araçları, Alman teknolojik başarılarını yücelten ve gençleri bu başarıların bir parçası olmaya teşvik eden içeriklerle doluydu. Almanya’nın teknolojik üstünlüğü hem Alman ırkının özelliklerine hem de Nazi rejiminin “yoz demokrasiler” karşısındaki üstünlüğüne bağlanıyordu. Yani teknolojik atılımlar aracılığıyla, ulusal kimlik ve tabiyetin güçlendirilmesi, gençlerin militarist motivasyonunun ve rejimin meşruluğunun arttırılması hedefleniyordu. Bu amaçla yeni teknolojiye dayanan askerî ekipmanlar ve araçlar büyük geçit törenleri ve mitinglerde sergilenirdi; tıpkı uzun yıllar boyunca Kemalist Türkiye’de ve Stalinist diktatörlüklerde olduğu ve bugün hâlâ Çin, Kore ve Küba’da yapıldığı gibi! Bu donanımlarla birlikte kaz adımlarıyla yürüyen askerleri sistemin gücünün göstergesi saymak, bununla övünmek, faşist, Kemalist ya da Stalinist diktatörlüklerin körüklediği militarist kültürün etkisine işaret ediyor. Tüm bu örnekler –kişi ve kurum adlarındaki gerekli değişikliklerle– günümüz Türkiye’si ve onun tepesindeki faşist rejimin niyetlerine de ışık tutuyor.
Süren dünya savaşının toplumsal plandaki etkilerine ve militarizm ile teknoloji arasındaki sarmaş dolaş olma haline son dönemden birkaç örnek verelim. Birkaç ay önce Siyonist rejimin Hizbullah militanlarının cep telefonları ve telsizleri uzaktan patlatarak korku salmasını, İsrail’in teknolojik üstünlüğüne hayranlığını ifade etme fırsatı olarak görenlerin sayısı hiç de az değildi. Başka bir örnek: Geçtiğimiz aylarda Washington’da on yıllar sonra ilk defa askerî geçit töreni düzenlenerek ABD ordusunun kuruluşunun 250. yıldönümü kutlandı. Pompalanan militarizm, bir yanda tepkiyle karşılanırken, bir yanda da milliyetçi hislerin köpürmesine yol açıyor. Bunun çarpıcı göstergelerinden biri, yakın zamanda ABD’nin Silikon Vadisinde daha da artan militarist eğilimlerdir. Vadinin önde gelen isimlerinden Elon Musk’ın bu bakımdan da bir rol oynadığını tahmin etmek zor değil. Ama mesele onunla sınırlı kalmıyor. Amerikan Wall Street Journal gazetesi eskiden ordunun işine yarayacak teknolojiler geliştirmenin Silikon Vadisinde hor görüldüğüne, şimdiyse buradaki bazı büyük şirketlerin yöneticilerinin artık doğrudan yedek asker olarak kayıt yaptırdıklarına dikkat çekiyor.[6] Meta ve OpenAI şirketleri geçen yıl politikalarını değiştirerek orduyla daha fazla çalışma kararı aldılar. Palantir’in askerlerle sürdürdüğü yapay zekâ ve veri odaklı projesinin değerinin 1 milyar doları aştığı söyleniyor. Google da bu senenin başında sınırlamaları kaldırarak yapay zekânın askerî kullanımlarına izin vereceğini açıklamıştı.
Gelinen noktayı yıllar önce, II. Dünya Savaşı kahramanı olarak ABD’de iki dönem başkanlık yapan General Eisenhower göreve veda konuşmasında şöyle özetlemiş ve kendisinden beklenmedik bir uyarıda bulunmuştu: “Araştırmaların giderek artan bir bölümü devlet için ya da bizzat devlet tarafından ya da devletin talimatıyla yürütülmektedir. Bugün, tarihsel olarak özgür fikirlerin ve bilimsel keşiflerin kaynağı olan özgür üniversite farklı bir konuma gelmiştir. Üniversiteler söz konusu araştırmaların yürütülmesinde görev almakta ve askerî ihaleler bilimsel merakın yerine geçmektedir. Devletin sağladığı istihdamın, proje tahsislerinin ve araştırma fonlarının gücünün bilim insanlarını tahakküm altına alma olasılığı her zaman vardır ve bu tehlike ciddiye alınmalıdır. Kamu yönetiminin kendisinin bilimsel-teknolojik bir elitin ya da kompleksin esiri haline gelebileceği tehlikesine karşı uyanık olmalıyız.”[7]
Milli gurur palavrası
Faşist rejim sıkıştıkça, iktidarı sıkıntıya sokan sorunların üstünü örtme maksadıyla bir hikâye yaratmaya ve bunu “herkesin hikâyesi ve herkesin sahip çıktığı, gururla taşıyacağı bir hikâye” olarak satıp, bu yolla yeni türden bir milliyetçilikle meşruluk zeminini genişletmeye çabalıyor. Ne var ki bu tür projeler kolayına ya da ucuza başarılabilir projeler değil ve rejim ekonomiyi tam bir felâkete sürüklediği için bu konuda finansman zorlukları yaşıyor. Dahası birçok alanda çözemediği ve kolayına da çözülemeyecek teknik sorunlarla karşı karşıya. İktidar hiç dillendirmiyor ama büyük laflarla tanıtımı yapılan birçok proje ertelenip durdu (Milli Uzay Programı-2024’te Ay’a İniş vb. gibi) ya da fiyaskoya dönüşerek (milli yolcu uçağı projesi, milli savaş gemisi projesi gibi) unutturuldu. Ancak hikâyenin başarıya ulaşan ve somut ürünler veren başlıkları da bulunuyor: Togg elektrikli otomobili, TCG Anadolu gemisi, yerli gemi-tank-uçak-helikopter üretim projeleri, uydu teknolojileri, hava savunma sistemleri ve balistik füzeler, uzun menzilli obüsler, İHA ve SİHA’lar vb. Elbette ki bu gerçekliği olduğundan on kat daha büyük ve parlak göstererek ondan aynı zamanda bir propaganda aracı olarak yararlanıyorlar. Örneğin, geliştirilen askerî teknolojiyle Azerbaycan-Ermenistan arasındaki son savaşa dahil olan ve bu sayede Azerbaycan’ın Ermenistan işgali altındaki Karabağ’ı tekrar kazanmasına yardım eden TC devleti, bunu milliyetçilik etkisi altındaki kitlelere, teknoloji alanında ekilen tohumların meyve vermesi olarak satmayı başardı.
Teknolojik atılımlar, savaş sanayiinde elde edilen başarılar ve tüm bunlar üzerinden dışarıya bağımlılığın azalması, siyaset ve sınıflar üstü bir “milli gurur” vesilesi olarak sunuluyor. Bu “başarılar” her türden milliyetçi düzen partisi tarafından da kabullenilip sahipleniliyor. Başında Cumhurbaşkanının bulunduğu askerî-sınai kompleks dokunulmaz ve eleştirilemez kılındığında, rejimin militarist uygulama ve adımları da eleştirilemez hale gelmiş oluyor. Örneğin düzen içi muhalefet, Erdoğan’ın çıkardığı kararnamelere ve YÖK aracılığıyla üniversiteler üzerinde kurduğu tahakküme kimi noktalarda karşı çıksa da, üniversitelerin artan ölçüde sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırılmasına, özellikle de tekno-kentler aracılığıyla savaş sanayiiyle entegre edilmesine ses çıkarmıyor. Bunlar çağın gerekleri, kalkınmanın emareleri, bağımsızlığın güçlenmesi olarak görülüyor. Bu nedenle bu tür projelere dahil olan üniversitelerin kaynaklara erişiminin önü açılırken, diğerlerinin cezalandırılması da düzen muhalefetinden genellikle tepki toplamıyor. Halbuki bu projeler ve Teknofest gibi etkinlikler, gerçekte, iktidarın yarattığı güvenlikçi, muhafazakâr-milliyetçi söylem ve politikalara ve dolayısıyla faşist rejime destek anlamına geliyor.
Milliyetçilik siyaset alanında o denli belirleyici ki, bıraktık düzen solunu (CHP vb.), kapitalist düzene karşı olduğu iddiasındaki sosyal-şoven TKP gibileri bile “bu başarıları küçümsememek gerektiğini” söylüyor. Eğer bu küçümsememe gereğine yapılan vurgu, iktidarın gücünü ve argümanlarının etkisini doğru değerlendirip hafife almama anlamında olsaydı o zaman bu vurguda bir sorun olmazdı. Ama devletçi-ulusalcı sözde sosyalistler bu vurguyu, Batı karşısında toplumdaki eziklik duygusunun aşılmasına yardımcı olduğu, öz güce güveni arttırdığı, ulusal bağımsızlığın temelini güçlendirdiği ve “bu başarıların gelecekteki sosyalist iktidar için de gerekli olacak bir zeminin güçlenmesi anlamına geldiği” düşüncesiyle yapıyorlar. Yani bu sosyal-şovenlere göre de, az ya da çok, hakikaten de herkesin övünmesi gereken bir şey var burada!
Başarı hikâyesi bir kez en abartılı biçimlerde sunulup birleştirici rolünü oynadıktan ve böylelikle iktidara bir siyasal propaganda aracı olarak hizmet ettikten sonra, sıra aynı aracın ayrıştırıcı rolüne geliyor. Bu noktada, bu başarıların devamı isteniyorsa iktidarı desteklemenin şart olduğu zira muhalefet iktidara gelirse bu atılımların sonunun geleceği, tüm emeklerin boşa gideceği iddia ediliyor. Medyada, seçim meydanlarında, röportajlarda vb. muhalefetin bu başarılara karşı başlangıçta dile getirdiği küçümseyici argümanlar tek tek onların yüzlerine vurulup nasıl bu atılımlara karşı çıktıkları hatırlatılıyor.
Gerçekten de düzen içi muhalefet ve onun suyundan giden kimi reformist sol çevreler, bir dönem boyunca, iktidarın “yerli ve milli” vurgusunu boşa çıkartmak için, eleştirilerin özünü üretilecek ürünlerin gerçekte “yerli ve milli” olmadığına dayandırmışlardı. Sanki tek ve esas problem buymuş ve çağımızda yüzde yüz bir yerlilik ve millilik olabilirmiş ya da bir çırpıda en kritik unsurların tasarım ve üretimi yapılabilirmiş gibi! Oysa meselenin işçi sınıfını ve sosyalistleri ilgilendirmesi gereken esas boyutları bu teknik konular değildir. İşçi sınıfı açısından satın alınacak bir ürünün yerli mi yabancı mı olduğunun bir önemi yoktur.
Sosyalist bakış açısından esas mesele, iktidarın militarist programının karşısına “savaşa değil eğitime/sağlığa/barınmaya bütçe”, “güvenlikçi-güçlü devlet değil demokratik hak ve özgürlükler”, “ulusal çıkar aldatmacasına son, yaşasın halkların kardeşliği” gibi taleplerle çıkabilmektir. Rejimin “gurur duyun” dediği silahların vb. çoğunlukla sendikasız işçiler tarafından ağır çalışma koşullarında ve iş cinayetleri eşliğinde üretildiğini, son teknolojiyle üretilen silahların attığı bombaların kardeş halklar üzerinde patladığını, tatlı kârların ise patronların cebine girdiğini ancak sosyalistler vurgulayabilir. Togg’u satın almanın ortalama bir işçi için hayal olduğunu da. Döne döne, emekçilerden gasp edilen vergilerin bol keseden teşvikler ve vergi indirimleri olarak büyük sermayenin cebine aktığını, devletin özel savaş sanayii sektörünün reklâm ve pazarlama bölümü gibi çalıştığını dillendirip, ister devlete ait olsun ister özel, emekçilerin savaş sanayiinin başarılarından gururlanacakları bir şeyin olmadığını söyleyebilecek olanlar da gerçek sosyalistlerdir ancak.
Burjuva muhalefet iktidarın milliyetçi basınçlarına direnecek cesaret ve genetiğe sahip değildir. Sosyalist hareket zayıftır. Yine de vurgulamalıyız ki, iktidarın tüm çabalarına karşın Teknofest benzeri araçlarla yürüttüğü propagandalar iktidarın arzuladığı ölçüde sonuç vermemekte, geniş gençlik kesimlerini iktidara sıcak bakmaya sevk etmemektedir. En başta kocaman bir kitle oluşturan Kürt gençliğini bu hikâyeyle tavlamak mümkün değildir; zira geliştirilen askerî teknolojinin ilk hedefi onlardır. Kendisini Turancı olarak tanımlayanından Kemalist olarak tanımlayanına kadar geniş bir genç milliyetçi kitle de bu numaralarla iktidarın dümen suyuna girmeyeceğini hem son seçimlerde hem de bilhassa 19 Mart eylemleri sürecinde göstermiştir. İktisadi felâket devam ederken, genç işsizlik tarihsel rekorlar kırarken, üniversite diplomaları çöpe dönüşmüş ve gelecek hayalleri suya düşmüşken, kültürel/sosyal nefes alma kanalları dahi her yönden tıkanmaya çalışılırken rejimin gençliğin geniş kesimlerini sırf söylemle yanına çekmesi mümkün değildir.
Emekçi sınıfların gençleri, milliyetçi kışkırtmalar ve milli gurur çığırtkanlığına, hak ve özgürlükleri için mücadeleye atılarak yanıt vermelidir. Onları kurtuluşa götürecek yol örgütlü devrimci mücadeledir. Bu yol onu milliyetçilik batağına saplanıp rejimin kurşun askerî olmaktan koruyacak tek yoldur aynı zamanda.
[1] Bunların birkaçını burada sıralayalım:
İlkay Meriç, Büyüyen Yerli Silah Sanayii ve Sanayinin Militarizasyonu, 1/7/2010, https://marksist.net/node/2471
Oktay Baran, Savaş da, Askerî Harcamalar da Büyüyor, 4/5/2019, https://marksist.net/node/6639
Can Aytekin, Savaş Bütçeleri, Sanayinin Militarizasyonu ve İşçi Sınıfı, 22/12/2023, https://marksist.net/node/8148
Can Aytekin, Üçüncü Dünya Savaşı Gerçeği ve Artan Silahlanma Yarışı, 12/7/2024, https://marksist.net/node/8311
[2] Bu konuda oldukça erken tarihli ve temel önemdeki bir analiz için bak: Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, 28/7/2009, https://marksist.net/node/8081
[3] Kavrama genel bir yaklaşım açısından şu yazıya bakılabilir: Oktay Baran, “Güçlü Devlet” ve Faşizm, 25/6/2016, https://marksist.net/node/5164
[4] Abdullah Esin, Teknofest'lerle örülen yeni siyaset ne anlatıyor?, 28/1/2024, t24.com.tr
[5] Tekno-milliyetçilik kavramı ilk olarak,ABD’nin, büyük bir teknolojik atılım gerçekleştiren Japonya’ya ilişkin ekonomik tehdit algısının yükseldiği 1980’lerin ikinci yarısında kullanılmaya başlanmıştır. Bir yönüyle, ülkelerin teknoloji alanında dışa bağımlılığını azaltmaya yönelik politikalara ve stratejilere atıfta bulunan bu kavram, yakın dönemlerde ABD-Çin arasında artan ticari rekabetle birlikte daha sık kullanılır olmuştur. Teknolojik üstünlük propagandasıyla ulusal gururun güçlendirilmeye çalışılması ise kavramın ideolojik boyutunu oluşturmaktadır. Bu yönüyle kavramın hem militarizmle hem de siyasi iktidarların daha parlak bir gelecek vaatlerinin inandırıcı kılınmasıyla yakın ilişkisi bulunuyor.
[6] Meta, Palantir ve OpenAI şirketlerinin dört üst düzey yöneticisi ABD ordusuna katıldı. Yedek asker olan bu kişiler atış talimi yapmayacak. Ordu, dört yöneticinin yapay zekâ konusundaki bilgisinden yararlanmak istiyor.
[7] akt: Serdar M. Değirmencioğlu, Askerî-endüstriyel kompleks (1961), https://www.evrensel.net/yazi/97212/askerî-endustriyel-kompleks-1961
link: Oktay Baran, Teknofest ve Emperyalist Arzular, 23 Eylül 2025, https://en.marksist.net/node/8604
Sarayın Değil Sınıfımızın Sanatçısı Olmanın Bahtiyarlığı
Kayıkçı Kavgasından Sınıfımızın Payına Düşenler




