Sosyalist hareketin gelişmeler karşısında politika üretmedeki bu basiretsizliği, onun, aslında emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı belâların ve zulmün altında inim inim inleyen ve bir çıkış arayan kitlelerin gözünde bir türlü alternatif ve umut haline gelememesi sonucunu doğurmuştur. Oluşan boşluğu ise, Türkiye'nin de içinde bulunduğu Ortadoğu coğrafyası özelinde İslami hareketler, Avrupa'da ve Latin Amerika'da ise burjuva solu doldurmuştur. Sosyalistlerin bir diğer büyük yanılgısı da bu noktada devreye girmiştir. Örneğin Latin Amerika'da, gerçekte kitlelerin devrimci kalkışmalarının ve yarattıkları dalganın sönümlendirilmesi, işçi sınıfı ve ezilenlerin hareketinin düzen içi kanallara çekilmesi işlevine sahip olan Chavez gibi liderler, 21. yüzyıl sosyalizminin kurucusu olarak selamlanmıştır. Kimi yerde devrimci durumlar "devrim başladı" denilerek abartılırken, kimi yerde önemsenmesi gereken halk hareketleri "emperyalizmin oyunu" gibi lanse edilerek küçümsenmiştir. Aslına bakarsak, bu yanlış yaklaşımların ortak noktası Amerikan karşıtlığına indirgenmiş ve anti-kapitalizmden kopartılmış çarpık bir anti-emperyalizm anlayışı ve Stalinizme dayanan çarpık bir sosyalizm kavrayışıdır. ABD'ye karşı olan ve devletçi uygulamaları hayata geçiren her örnek olumlanarak kutsanmış, diğerleri ise küçümsenmiştir.