Tehdit altındaki hegemonyasını koruyup pekiştirmek üzere yeni bir dünya savaşının fitilini ateşleyen Amerikan emperyalizmi, arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’yı tekrar “hizaya sokmak” üzere bir süredir atağa geçmiş durumda. Çeşitli ülkelerdeki burjuva sol iktidarlar köşeye sıkıştırılıp boyun eğmeye zorlanıyor, komplolar kuruluyor, darbe girişimleri tezgâhlanıyor. Bu baskının en saldırgan yüzü ise Küba’yı hedef alıyor. Birçok işaret Amerikan emperyalizminin Küba’ya dönük bir saldırının hazırlıklarını yürüttüğünü gösteriyor. Bunun bir ayağını da Kübalı emekçiler arasındaki hoşnutsuzluğu ABD lehine körüklemek oluşturuyor. Zira uzun yıllardır uygulanan Amerikan ambargosu nedeniyle Küba’da yaşam koşulları oldukça ağırlaşmış durumda; enerji, yakıt, gıda, ilaç vb. çok sayıda kalemde kıtlık yaşanıyor. Bürokratik rejimin efendileri kendi çıkarlarını öncelediğinden çıkış yolu olarak kapitalist restorasyonu hızlandırıyorlar.
Bu koşullarda, çeşitli ülkelerdeki sosyalist çevreler, türlü sıfatlarla olumladıkları Küba’daki rejime yardım kampanyaları düzenliyorlar. Amerikan emperyalizminin saldırganlığına karşı çıkmak gerektiği de Kübalı emekçilere bir biçimde yardım eli uzatılması gereği de apaçıktır. Ancak bu karşı çıkışın saldırı altındaki ülkelerdeki siyaseten gerici rejimlerin desteklenmesine varmaması gerektiği de bir o kadar açık olmalıdır. Oysa Küba söz konusu olduğunda, sosyalist hareketin neredeyse geneli, emekçilerle egemen bürokrasi arasındaki ayrımı ve sınıf karşıtlığını görmezden geliyor. Bu gibiler için Küba rejimi halen “sosyalist”tir, “işçi devleti”dir, “dünya emekçilerinin esin kaynağıdır” vb.
Baskıcı ve despotik bir rejim altında, üstelik de bin bir ekonomik zorluk, yokluk ve kıtlık içinde yaşamak zorunda bırakılan Kübalı emekçilerin durumunun dünya emekçilerine ilham verdiğini söylemek için insanın gerçeklikle tüm bağlarını yitirmiş olması gerekir. Bu kıtlığın yegâne sebebinin ABD ambargosu olduğunu söylemek de mümkün değildir, bu yaklaşım Küba bürokrasisinin yalanlarına ortak olmak anlamına gelir. Küba işçi sınıfı bunca zorluğa rağmen halen isyan bayrağını yükseltmiyorsa, bunun iki nedeninden bahsedilebilir. Birincisi, ABD emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı başarılan 1959 devriminin anılarına ve ilk dönemlerde sağladığı kazanımlara duyulan bağlılıktır. Aynı bağlılığın egemen bürokrasinin üst zirvesi için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. İkinci neden ise, halkın en temel demokratik haklarının bile gasp edilmesinden kaynaklı olarak toplumsal hoşnutsuzluğun siyasal düzeyde ifadesini bulamamasıdır. Emekçiler giderek silikleşen devrimin hoş anılarına nostaljiyle yaklaşsa da, bunlarla kokuşmuş, yozlaşmış efendiler arasındaki ayrımın farkındadırlar. Yakın zamanda patlak veren kimi protestolar bunun göstergesidir.
Küba dediğimizde, bürokratik devletten ve onun kurucusu ve sahibi olan sözde Komünist Partiden bağımsız tek bir sendikanın bulunmadığı ve yasaklar nedeniyle de bulunamayacağı, grev ve iş durdurmanın açıkça yasak olup karşı-devrimcilik ve ajanlıkla eş tutulduğu, emekçi meclisleri (sovyetler) sisteminin esamisinin okunmadığı, parlamento seçimlerinin bile bir plebisitten öteye geçmediği (KP’ye bağlı sözde “STK”ların belirlediği tek adaylı seçim listelerine ya evet ya hayır oyu vermekten başka bir alternatif yoktur), KP dışında siyasi partilerin açıkça yasak olduğu, dernek kurma hakkının bile “bir alanda tek dernek” kuralıyla fiilen işlevsizleştirildiği bir ülkeden bahsediyoruz. Emekçileri en temel demokratik ve sendikal haklardan bile mahrum eden bir devlet hangi mantıkla “işçilerin devleti” olarak adlandırılabilir?
Tüm bu saydıklarımız Stalinistler açısından bir önem taşımaz, zira onların “işçilerin doğrudan kendilerinin yönetmesi” diye bir ilkesi zaten yoktur, parti işçiler adına hüküm sürecektir. İster müteveffa SSCB veya Arnavutluk olsun, ister günümüzün Çin’i, bu gibilerin Kâbe’lerinde hüküm süren rejimler de bundan zerre farklı değildi zaten. Troçkistlere gelince, onlar bu diktatörlük rejimlerindeki işleyişin “sağlıklı” bir işçi devletiyle bağdaşmadığını kabul etmelerine rağmen bu rejimleri “yozlaşmış” (“dejenere”) işçi devletleri olarak görürler. Peki bu adlandırmayla tanımladıkları gerçekliğin, Marx-Engels-Lenin’in tahayyülündeki işçi devletiyle ne ruhen ne şeklen en ufak bir ortaklığı olmamasına rağmen, Troçkistler neden onyıllardır bu tanımlamaya yapışıp kalmışlardır? Çünkü buralarda devlet mülkiyeti ve planlı ekonomi vardır! Onlara göre, bir devleti işçi devleti olarak nitelendirilmek için bunlar yeterlidir! Dış ticaret üzerindeki devlet tekelini de eklediğimizde bunlar ilerici/devrimci bir maddi temel anlamına gelir ve ne pahasına olursa olsun hem içerideki hem de dışarıdaki yıkıcı güçlere karşı korunmalı, gelebilecek dış saldırılara karşı bu ülkeler (yani bürokratik rejimler) savunulmalıdır! Bu mantıkla onyıllardır Küba’daki bürokratik diktatörlük meşrulaştırılmakta, Kuzey Kore’deki “babadan oğula geçen sosyalizm” garabeti bile aklanabilmektedir. Devlet mülkiyetiyle gözleri körleşenler (ve onlara ek olarak Maoistler) onyıllar boyunca Çin’in kapitalistleştiğini reddettiler. Hâlâ bile eski şablonlardan kurtulmak istemeyenler bolca mevcuttur; onlara kalırsa Çin kapitalistleşme yolunda çok fazla mesafe kaydetmiştir ama halen bir geçiş söz konusudur, onun büyük bir emperyalist güç olduğu iddiası ise kesinlikle doğru değildir!
Tüm bu yaklaşımlar 1980’lerle birlikte sarsılan bürokratik rejimlerin doğasını ve dinamiklerini bilimsel bir temelde masaya yatırmamaktan ve dersler çıkarmamaktan kaynaklanıyor. O zamandan beri bu görevden ısrarla kaçınanlar sayısız politik hatalar işlediler ve işlemeye de devam ediyorlar.
Bizler ise, en başından itibaren (eski SSCB ve türevi olan) bu tip rejimlerin, sosyalizmle, işçi devletiyle vb. en ufak bir ortaklığı bile olmadığını, bunların emekçilerin sırtından geçinen kendine has bir sömürücü sınıfın egemenliği olduğunu söyledik. Tartışmanın bir adlandırma meselesi olmadığını da defalarca vurguladık. Tartışmanın, sosyalizm/komünizmden ne anlaşılması gerektiğiyle, kapitalist toplumun doğasını ve gelişme dinamiklerini kavramakla ve güncel politik sorunlarla doğrudan ilişkili olduğunu belirttik. Bu konuya ilişkin teorik/tarihsel analiz farklılıklarının son derece ciddi politik farklılıklar yaratmasının kaçınılmazlığının da altını çizdik. Temel sorun, II. Enternasyonal’e damgasını basan küçük-burjuva sol tarafından Marksizme bulaştırılan ve sonrasında Stalinizm tarafından adeta ona perçinlenen devletçi ve milliyetçi yaklaşımlardır. Kapitalizmi işçi devrimleri ve bunların ürünü olan gerçek işçi iktidarlarıyla yıkıp aşma çağrısı olan Marksizm, 20. yüzyıl boyunca bu akımlar aracılığıyla dönemin geri ülkelerinde ulusal kurtuluşçulukla, kalkınmacılıkla ve kaçınılmaz olarak devletçilikle fazlasıyla iç içe geçirilmiştir. Gerek emperyalizmin ve dolayısıyla anti-emperyalizmin yanlış kavranışında, gerekse 20. yüzyıla damgasını vuran SSCB türevi bürokratik diktatörlükler hakkındaki devasa yanılsamalarda devletçilik ve milliyetçilik başrol sahibidir. Bu ikisini birbirinden ayrıştırmak da mümkün değildir zaten, biri olmadan öteki olamaz. Bıraktık Küba’yı, Kuzey Kore’yi bile “işçi devleti”, sosyalizm vb. olarak adlandıran bu zihniyet, nasıl geçmişte Saddam’ın askerliğine soyunabilmişse bugün de İran’ın öldürülen dini lideri Hamaney’den bile “Büyük Rehber”, “büyük anti-emperyalist devrimci” vb. sıfatlarıyla bahsedebilmektedir. Alâkasız gözüken bu iki tutum arasındaki bağlantıyı yakalamak meselenin bam telini oluşturuyor.
1980’li yılların ortalarından itibaren resmi komünist hareketin sözcüleri Gorbaçov’un adımlarını sosyalist zemini güçlendirmek ve sosyalist demokrasiyi geliştirmek olarak yutturmaya çalışmışlarsa da kısa zamanda durumun bu olmadığı açığa çıkmıştı. Gorbaçov hem resmi komünist çizgideki “muhafazakârlar” tarafından hem de Troçkist hareket tarafından hain ilan edildi. Her iki cenah da farklı bir liderlikle mevcut düzenin devam ettirilebileceğini savunuyordu. Tıpkı bugün Küba’nın da “hainler”den arındırılırsa mevcut düzeni devam ettirebileceğine inandıkları gibi. Yanlış analizlere dayanarak günü kurtarmaya çalışanlar teorik iflastan kaçınamadılar. Stalinistlerin çoğu döneklik yolunu tercih etti. Troçkist hareketin birçok kesimi de Marksizmden giderek uzaklaşan bir yola girdi ve reformist bir çizgiye savruldular.
Oysa daha bunlar yaşanmamışken, gerek SSCB ve benzerlerini bekleyen kaçınılmaz çöküş gerekse de Troçkizmi bekleyen gerileme konusunda Elif Çağlı net tespit ve uyarılarda bulunmuştu Marksizmin Işığında adlı çığır açan çalışmasında. Uzun bir hazırlık çalışması ve tartışma sürecinin ardından kaleme alınışı ancak Mayıs 1991’de tamamlanan bu çalışmanın üzerinden 35 yıl geçti. Ve aradan geçen bu süre boyunca bu çalışmadaki tüm tespit ve öngörüler tek tek doğrulandı. Proletaryanın siyasal ve iktisadi egemenliği arasındaki kopmaz bağ, devlet mülkiyeti ve planlı ekonominin ancak proletarya iktidarı altında bir kazanım olabileceği, işçi devleti/demokrasisi, şura/meclis/sovyet sisteminin anlam ve belirleyiciliği, geçiş döneminin doğru kavranışı, bürokratizmin kaynağı ve “Sovyet bürokrasisi”nin gerçek tabiatı, tarihteki Asyatik despotizm ve Asyatik Üretim Tarzından ne anlaşılması gerektiği, kapitalizmin hem temel dinamiklerinin hem de günümüzdeki halinin doğru bir analizi, proleter devrim perspektifinin vurgulanıp netleştirilmesi, ulusal kurtuluş hareketlerinin sınırlılığı, kalkınmacılığın ve “üçüncü dünyacılığın” çıkışsızlığı gibi konularda getirdiği açılımlar, özgün analizler, 35 yıl önceki parlaklığını yitirmeden sürdürüyor. O günden bugüne bu temel, Marksist Tutum sayfalarında daha da geliştirilip zenginleştiriliyor. Bu sayede günümüzün sorunlarına dair doğru bir yaklaşım geliştirilebiliyor. Bilimsel bir yöntemin, önyargısız derin bir sorgulama ihtiyacının, sarsılmaz bir inancın ürünü olan bu kitaptaki analizlerle başta onun yazarı olmak üzere bu çizgiyi sahiplenen enternasyonalist komünist kadrolar ne kadar övünseler azdır.
Daha SSCB çökmeden önce kaleme alınan Elif Çağlı’nın çalışmasının son iki bölümü, bugünlerde Küba’nın yaşadığı zorluklara ve onu bekleyen akıbete de ışık tutmaktadır: “bürokratik rejim, belirli bir tarih kesitinde ayakta kalmayı başarmış olsa bile, kendi varlığını uzun sürede kendi temelleri üzerinde idame ettirme olanağından yoksun bulunan geçici ve özgün bir tarihsel fenomen”dir. Öngörü ve saptamalarının önemi nedeniyle, hem “Olayların Anlattıkları” adlı bölümü, hem de “Tarihsel Deneyimden Çıkan Sonuçlar” adlı bölümü, okuyucularımızın ilgisine tekrar sunuyoruz.
link: Olaylara Marksizmin Işığında Bakmanın Güncel Önemi, 13 Temmuz 2026, https://en.marksist.net/node/8799


