ABD Ulusal İstihbarat Başkanı Tulsi Gabbard, Haziran ayında ABD hükümeti tarafından desteklendiğini söylediği biyolojik laboratuvarlar ağına ait bazı belgeler yayımladı. Gabbard’ın kısmen sansürleyerek açıkladığı bu istihbarat belgeleri, ABD’nin 30’dan fazla ülkede 120’den fazla biyolojik laboratuvara finansman sağladığını veya altyapı desteği verdiğini gösteriyor. Bu laboratuvarların bir kısmında yüksek riskli ve bulaşıcı patojenler üzerinde çalışılıyor ve organizmaların genetik özellikleri değiştirilerek, biyolojik işlevlerini güçlendirmeyi amaçlayan araştırmalar yapılıyor. Belgelere göre Ukrayna’da ABD tarafından inşa edildiği veya desteklendiği belirtilen 40’tan fazla tesis bulunuyor. Bu tesislerin Sovyet döneminden kalma biyolojik savaş etkenleri üzerinde çalıştığı, ayrıca şarbon (anthrax), Ebola, MERS, SARS ve veba gibi “özellikle tehlikeli patojenler”le ilgili araştırmalar yürüttüğü öne sürülüyor. Belgelerde öne çıkarılan tesislerden biri Harkiv’deki Deneysel ve Klinik Veterinerlik Enstitüsü. ABD bağlantılı biyolojik silah faaliyetlerine ilişkin iddiaların gündeme geldiği bu tesisin Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle güvenlik tehditlerine açık hale geldiği, özellikle Brucella bakterisiyle ilgili bölümlerde güvenlik sorunlarının tespit edildiği ifade ediliyor.
Eski başkan Joe Biden’ı, siyasetçileri ve bazı sağlık yetkililerini programın varlığını, kapsamını ve finansmanına ilişkin bilgileri uzun bir süre kamuoyundan gizlemekle ve kamuoyunu yanıltmakla suçlayan Gabbard, bu konuyu gündeme getiren kişilerin zaman zaman “yabancı ajan” veya “hain” olarak damgalandığının da altını çiziyor. Belgelerin yayımlanması, ABD istihbarat yönetiminde önemli değişikliklerin yaşandığı bir döneme denk geldi. Zira istifa etmesi nedeniyle 30 Haziranda görevi sona erecek olan ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard ailevi nedenleri gerekçe gösterse de, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarına karşı çıkmasının Beyaz Saray’da rahatsızlık yarattığı söyleniyor.
2023 yılında da Rusya, ABD’nin en az 18 Afrika ülkesinde biyolojik laboratuvarlar kurduğunu ve Ukrayna’daki tesislerde yürütülen bazı faaliyetleri kıtaya kaydırdığını açıklamıştı. Rus yetkililer bu laboratuvarlarla Afrika’nın ilaç deneyleri ve çeşitli tıbbi araştırmalar için geniş çaplı bir test alanına dönüştürüldüğünü söylüyorlardı. Ukrayna savaşının başlamasından bu yana ABD’nin bu ülkede yalnızca tesislerdeki bazı faaliyetleri değil, laboratuvarlarının büyük bir kısmını da Afrika ülkelerine kaydırdığı söyleniyor. Nitekim geçtiğimiz Haziran ayında Kenya’da kurulmak istenen bir laboratuvar halkın protestolarıyla karşılaştı. Kenya’da doğrulanmış bir Ebola vakası olmamasına rağmen, ABD virüse maruz kalan Amerikan vatandaşlarını kendi topraklarına sokmamak için Kenya’da Laikipia Hava Üssüne bir karantina merkezi kurmak istedi. Kenya Cumhurbaşkanı planı savunurken, halk ABD’nin ülkeyi bir “karantina sömürgesi” olarak gördüğünü belirterek karara karşı direndi. Tesisin kurulmaması için yapılan gösterilerde 2 kişi vurularak hayatını kaybetti. Protestolardan sonra Kenya Yüksek Mahkemesi Ebolaya maruz kalmış kişilerin ülkeye girişini ve projeyi geçici olarak durdurma kararı aldı. Projelerin Afrika’ya kaydırıldığı iddiasını reddeden Amerikalı yetkililer, Rusya’nın bu iddiaları Ukrayna’daki savaşını meşrulaştırmak için kullandığını ileri sürüyorlar.
ABD ve Batılı güçler söz konusu biyolaboratuvarların varlığını salgınları önleme ve tedavi geliştirme gibi insani gerekçelerle açıklıyorlar. Ancak yaşanan deneyimler, bu söylemin doğru olmadığını ortaya koyuyor. Laboratuvarların bilimsel çalışmalar ve insani yardım amacıyla gerekli olduğu iddia edilse de, hepsinin hem burjuva siyasilerle, hem de dev tekellerle içli dışlı oldukları, dolayısıyla halkın sağlığını değil, siyasilerin ve dev tekellerin çıkarlarını savundukları açık bir gerçektir.
Kurulan laboratuvarlarda insan hayatını hiçe sayan çeşitli deneylerin yapıldığı ve halk sağlığına öncelik verilmediği bilinmeyen bir şey değil artık! Bugün hâlâ hatırlanan ve yaşanmaya devam eden insanlık dışı deneyler, güvensizliğin sebepsiz olmadığını ortaya koyuyor: 1932-1972 yılları arasında Alabama’nın Tuskegee kasabasında 400 frengili siyah erkeğe frenginin seyrini izlemek üzere etken maddesi olmayan ilaçlar verilerek, tedavi edilmeyip ölümlerine yol açılması. 1996 yılında Pfizer’ın Nijerya’daki menenjitli çocuklar üzerinde daha önce denenmemiş olan bir ilaç olduğu konusunda aileleri bilgilendirmeden kullandığı “antibiyotikle” bir kısmının ölümüne yol açması. Doğu Afrika’da Alman doktorların uyku hastalığı tedavisinde yüksek doz arsenik kullanmasının yol açtığı ölümler... Bunlar sadece birkaç örnek.
İnsanların çok yoksul olduğu, sağlık hizmetlerine ulaşamadığı bölgelerde, Afrika kıtasının birçok yoksul ülkesinde olduğu gibi Hindistan’da da ilaç şirketleri ücretsiz tedavi edeceklerini söyleyerek binlerce insanı kobay olarak kullanıyor. Hintli uzmanlara göre uluslararası ilaç şirketlerinin 2007 ile 2010 yılları arasında yaptıkları bir sağlık araştırması sırasında veya hemen sonrasında 1725 kişi öldü. Ailelerin izni olmadan küçük çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar hiç de alışılmadık bir durum değil! Covid-19’la mücadele kapsamında üretilen yeni ilaçlar ve aşıların da Afrikalıların üzerinde denendiği bilinmektedir artık. Kıta ülkeleri, ilaç tekelleri için yoksul halkların klinik testlere maruz bırakıldığı bir laboratuvara dönmüş durumda. Sadece bu da değil; söz konusu faaliyetler ölümcül virüslerin yayılarak salgınlara yol açmalarına da kaynaklık ediyor.
“Salgınlara yol açan virüsler ya bizzat dev ilaç tekelleri tarafından geliştirilmekte, ya askeri projeler kapsamında biyolojik silah geliştirme çabalarının ürünü olmakta, ya da kapitalizmin doğayı tahribinin «doğal» sonucu olan koşullar çok daha ölümcül ve çok daha dirençli virüslerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. DSÖ’nün «Güvenli Bir Gelecek» adlı 2007 yılı raporunda, son 40 yılda 39 yeni salgın hastalık türünün ortaya çıktığı açıklanıyordu. Örneğin AIDS hastalığına yol açan HIV virüsünün, ilaç tekellerinin Afrika’da yaptığı deneylerde ortaya çıktığı ve oradan yayıldığı bilinmektedir.”[1] İlk kez 1929 krizinin başlangıcında tespit edilip 2000’li yıllara kadar hiçbir değişim geçirmeyen domuz gribi, domuzlarda solunum yolu hastalığına yol açan bir virüs olarak kalmıştı. Büyük bir ekonomik krizin yaşandığı 2008 yılında görüldüğünde ise domuz, kuş ve insan gribine sebep olan virüslerin bileşiminden oluşan yeni bir virüs türü olarak ortaya çıktı. Normalden üç kat hızla mutasyona uğrayarak yayılan (laboratuvarlarda üretildiği olasılığını güçlendiren bir durum) bu virüs, solunum yoluyla insandan insana geçebildiği için daha hızlı yayılıyordu. Laboratuvar virüsü dendiğinde komplo teorisi diyerek kapitalizmi aklama derdinde olanlar için Kongo’nun en zengin maden yataklarının tam göbeğinde Ebola salgınının patlak vermesine ne demeli? Domuz çiftliklerinde sıkış tepiş tutulan binlerce domuzun en hızlı şekilde yetişmesini sağlayacak ilaçlar verilmesinin neresi kapitalizmi aklayabilir? Artık neredeyse hepsi daha fazla kâr uğruna doğanın, insanın ve doğadaki tüm canlıların yaşamını, geleceğini hiçe sayan kapitalist sömürü düzeninin varlığından kaynaklanan çeşitli ihmallerin üst üste gelmesiyle yeni salgınlara kapı aralanıyor.
Salgınlarla yaratılan korkular
Egemenler salgınları emekçi kitleleri korku salarak felçleştirecek bir silah olarak da kullanıyorlar. 2000’li yılların başından bu yana yaşanan salgınlardan etkilenenlerin sayısı 1900’lü yılların ilk yarısına (İspanyol gribinde 50 milyon kişinin ölmesi gibi) oranla giderek azalmasına karşın yaratılan panik havası gittikçe artıyor. 2003’te 8 bin kişinin etkilendiği SARS salgınını duymayan kalmamıştı ama dünya genelinde 800’den fazla insan yaşamını yitirdi, aynı yıl kuş gribi nedeniyle Güneydoğu Asya’da 2500’den fazla insan öldü. Domuz gribi salgınında 70 milyon kişinin ölebileceği söylenerek büyük bir panik ortamı yaratılmış, oysa salgın bittiğinde ölen insan sayısı 20 bini bile bulmamıştı. Covid-19 salgınında dünyanın büyük bir felâketle karşı karşıya olduğu, veba gibi olan bu virüsü kapanın kurtulma şansının olmadığı, bu salgınla dünya nüfusunun yüzde 60 ilâ 70’inin etkileneceği, yüz milyonlarca insanın öleceği söylendi. Tüm ülkelerde ana gündem konusu salgın oldu ve ekranlarda her akşam vaka sayıları, ölü sayıları açıklanarak panik ortamı harlı tutuldu. Oysa virüsün bulaştığı insanların yüzde 80’i hiçbir belirti göstermeden hastalığı atlatırken ağır ve ölümcül sonuçlarla karşılaşanların oranı iddia edilenin çok altındaydı. Meydana gelen her salgında felâket çığırtkanlığı yapanların (burjuva hükümetler ve siyasetçiler, burjuva medya, sözde bilim insanları...) göz ardı edilemeyecek amaçlarından biri elbette ilaç tekellerinin çıkarlarıdır. Biyolojik laboratuvarların insani amaçlarla açıldığını iddia eden emperyalist güçler HIV ve sıtma gibi Afrika’yı derinden etkileyen hastalıklar için geliştirilen hayat kurtarıcı ilaçları uzun yıllar fahiş fiyatlara sattılar. Afrika ülkelerinin daha ucuz eşdeğer ilaçları ve üretim girişimlerini ise patent rejimleri ve ticaret anlaşmalarıyla sınırlandırdılar. Milyonlarca yoksul insanın ölümünü görmezden geldiler. Ebola salgınında yıllarca raflarda bekleyen aşı çalışmalarının ancak salgının Batı’ya yayılma riski ortaya çıktığında hızla fonlanması, Covid-19 pandemisinde aşı stokçuluğu, ilaç patentleri, ulaşılamaz hale gelen ilaç fiyatları bu çalışmaların insani niyetlerle yapılmadığının en net örnekleri değil midir?
Öte yandan milyarlarca insanın bu kadar derin bir korku girdabına sokulmasında kapitalist egemenlerin kendi korkularının da büyük payı olduğunu hesaba katmak gerekir! Covid-19 salgını sırasında yaratılan panik ortamında yazılan şu satırlar durumu özetliyor: “Aslında bugün yaşananları düşündüğümüzde insanın aklına şu soru geliyor: Acaba söz konusu operasyonun arkasında aşı satmak isteyen ilaç tekellerinin kesimsel çıkarlarının yanı sıra, finans-kapitalin geleceğe dönük olarak virüs salgınlarından ne ölçüde ve nasıl yararlanılabileceğini test etme, ne derecede bir panik yaratılabileceğini sınama isteği gibi çok daha büyük bir planı mı yatıyordu?”[2] “Milenyum dönemecinden beri kapitalizm tarihsel bir sistem krizinden geçmektedir, bugün açığa çıkan iktisadi krizin çok daha ağır bir yıkıma yol açacağı kesin gibidir. İşte dünya burjuvazisinin zirveleri bu büyük yıkıma karşı gelişecek tepkilerin zaten var olan isyan dalgasını daha da yükseltmemesi, kapitalist sistemin bu badireyi atlatabilmesi için gerekli «dönüşümlerin» en az sıkıntıyla hayata geçirilebilmesi için hazırlık yapmaktadır. Salgın bu durumun nedeni değil, bu durumun üstünü örtmek için kullandıkları bir bahanedir.”[3]
İnsanlık tarihi virüs savaşlarının ve bu yöntemlerin sonucundaki katliamların örnekleriyle doludur. Biyolojik silah tarihinin, Hititlilerin Kadeş Savaşı esnasında vebalı hastaları Mısır’a casus olarak göndermesiyle başladığı kabul edilir. Veba hastalığı yüzlerce yıl boyunca yenilmez düşmana karşı en güçlü silah olarak kullanılmış, girilmez denilen kaleler tek bir can kaybı vermeyen ordulara teslim olmuştur bazen. 1763’te İngiliz Kraliyet Kuvvetleri çiçek hastalığı bulaştırılmış battaniyeleri hediye ettikleri Kızılderilileri çiçek salgınıyla soykırıma uğratmışlardı. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında Almanlar, düşman at ve sığırlarına şarbon ve ruam hastalıkları bulaştırdı. 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı sürecinde Japonya on bin civarındaki savaş esirine çeşitli virüsler enjekte ederek şarbon, menenjit, kolera ve vebadan ölmelerine yol açtı. Japonya’nın biyolojik savaş çalışmalarına başlamasının hemen ardından ABD de, Almanların ve Japonların bu konudaki deneyimlerinden yararlanarak biyolojik silah programını başlatıp “Soğuk Savaş” sürecinde dünyanın en etkili biyolojik silah deposu haline geldi. “Soğuk Savaş” döneminde SSCB de nükleer, kimyasal ve biyolojik silah programları geliştirdi.
Emperyalizm çağında insanlık açlık, susuzluk, “doğal afet”ler, savaşlar gibi her türlü büyük tehdidin yanı sıra bir de virüs savaşları tehdidiyle yüz yüze! Kapitalist güçler milyonlarca insanı tek bir kurşun atmadan yok etme olanağına sahipler. İster kapitalizmin laboratuvarlarında üretilen, ister bu sistemin yarattığı koşullar sebebiyle ortaya çıkan salgınlar sırasında –özellikle Covid-19 sırasında yaşadığımız gibi– işçi ve emekçi kesimlere dönük olarak faşizan uygulamaların hayata geçirilip normalleştirilmesi sağlanıyor! Normal zamanlarda bu uygulamalara karşı demokratik refleks gösterip mücadele edilirken, yaratılan panik yüzünden geniş kitleler, hatta sosyalist olduğunu iddia eden kesimler bile rıza gösteriyor! Öldü denilen işçi sınıfının kitlesel mücadeleleri 2000’lerin başlarından bu yana dünya ölçeğinde büyüdükçe, yayıldıkça kapitalist egemenlerin korkuları da büyümeye başladı. Bu nedenle işçi sınıfının “kalelerine” korku salmak, onu tam olarak yenilgiye uğratıp teslim almak üzere sınıf savaşına yeni silahlar kattılar. Bu onların daha da güçlendiği, artık yenilmez oldukları anlamına gelmiyor elbette! Kapitalist egemenler ne yaparsa yapsınlar, bu, güçlerinden değil yıkımlarının çok yakın olduğunu bilmenin verdiği korkuyladır! Yarattıkları “yıkılmaz”, “sarsılmaz” kapitalizm illüzyonu çoktan yıkılmıştır ve sıra bu akıl dışı sistemin yıkılmasına gelmiştir!
[1] İsmail Karagil, Domuz Gribi Üzerinden Yaratılan Paranoya, 29 Mayıs 2009, http://marksist.net/node/2135
[2] Oktay Baran, Covid-19: “Bilime Kulak Verin” mi Dediniz?, 11 Nisan 2020, http://marksist.net/node/6886
[3] Oktay Baran, Covid-19: “Dünya Büyük Bir Felâketle Karşı Karşıya” mı?, 30 Mart 2020, http://marksist.net/node/6871
link: Aylin Dinç, ABD’nin Dünyayı Deney Alanına Çevirdiği Biyolojik Laboratuvarları, 6 Temmuz 2026, https://en.marksist.net/node/8794
Arnavutluk’ta Emperyalist Talana İsyan


