ABD-İsrail’in İran’ı hedef alan savaşındaki ikinci perde (ilk perde geçtiğimiz Haziran ayındaki “12 gün savaşı”ydı) 40 günlük alev sağanağının ardından sallantılı bir ateşkes aşamasına geçmiş görünüyor. Bölgede ve dünyada sarsıcı bir etki yaratması, tüm dünyadaki emekçilerin hayatını doğrudan etkilemesi, Türkiye’deki rejimin de örtük biçimde bunun bir parçası olması nedeniyle savaşa karşı tutum sorunu da daha büyük bir önem kazanmış durumda.
Rejim savaş vesilesiyle emekçi kitlelerin aklını bulandırmak için azami çaba harcıyor. Bölge savaşın serpintilerine maruz kalırken Türkiye’yi sözüm ona savaşın dışında tutmayı başaran sağduyulu ve kudretli iktidar havasını oluşturmaya çalışıyor. Elindeki devasa medya aygıtı ile “bakın her taraf ateşler içinde yanarken Türkiye bir huzur ve istikrar adası olarak temayüz ediyor” diye propaganda yapıyor. Sanki savaşta tarafsızmış gibi pozlar takınarak gerçek tutumunu ve hareket tarzını gizlemeye çalışıyor.
Türkiye’deki faşist rejim bir yandan geleneksel TC politikalarının bir devamı olarak, Kürt ulusal mücadelesi ve kimliğinin bölgede güçlenmesini, Kürt halkının özyönetim hakkına kavuşmasını önlemeye odaklanırken, bir yandan da bölgede yayılmacı arzularına yol aldırmaya, nüfuzunu arttırmaya, doğabilecek fırsatları kollamaya çalışmaktadır. Emperyalist NATO ittifakının bir parçası olan TC bu amaçlar doğrultusunda gelişmelere yapabildiği ölçüde yön verme gayreti içindedir. Ancak gücü sınırlı olduğu için, propagandasının aksine, sürekli olarak ABD tarafından hizaya çekilmekte ve izlediği fırsatçı politikaların bedelini esas olarak emekçi kitlelere ödetmektedir.
Örneğin Türkiye bölge ülkeleriyle yaptığı konferansın sonucunda yayınlanan İran düşmanı bildirinin ortak imzacısıdır. Bu savaştaki asıl büyük saldırgan güç ABD ve onunla birlikte İsrail olduğu halde, bildiride bu güçler aklanmakta, İran sorumlu tutulmaktadır. Türkiye topraklarına İran’dan atılan füzeler düşmektedir. Muhtelif senaryoları bir kenara bırakalım, İran’a saldıran ABD’nin NATO kılığı altında üsleri yok mudur Türkiye’de? İncirlik ve Kürecik tümüyle sessiz ve uslu mu durmaktadır bu savaş sürecinde? Bırakalım doğrudan vuruş amaçlı kullanılmayı, lojistik, ikmal, destek, istihbarat, gözetleme gibi savaş faaliyetlerinin parçası değil midir bu üsler? Yani Türkiye açıkça saldırgan ABD emperyalizmine hizmet sunmakta, destek olmaktadır. Başka yönler de olduğunu tahmin etmek zor değildir, sadece bizler bilmiyoruz. Trump daha önceki pek çok vakada olduğu gibi bir yandan Erdoğan’ı övüyormuş gibi yaparak ona talimatlarını verdiğini, onun da uslu uslu bunları yerine getirdiğini söylemekten çekinmiyor. O bunları söylerken Erdoğan’dan ya da devletten bir kınama yahut olumsuz görüş bildirilmemektedir. Erdoğan ve devlet bunun yerine, savaşa ilişkin neredeyse tüm açıklamalarında, sureti haktan görünmek için İsrail’i retorik olarak kınamakla birlikte, ABD’nin adını olsun ağza almamaktadır. Savaşın başlıca sorumlusu ve saldırgan gücü o değilmiş gibi. Son günlerin taze haberlerinde ise Adana’da yeni bir NATO çokuluslu Kolordu Karargâhı ile İstanbul Boğazı’nın kuzey çıkış noktası olan Anadolu Kavağı’nda yeni bir çokuluslu NATO deniz üssünün kurulacağı söyleniyor.
Bunlar sadece en güncel gelişmeler. Geçmişe doğru uzandığımızda daha birçok örnek sıralamak mümkün. Bir alt-emperyalist güç olarak Türkiye’nin, emperyalist niyetlerle en başından beri Suriye içindeki savaşın doğrudan ve aktif bir parçası olması zaten yeterince açığa çıkmış bir olguydu. Cihatçı çeteler CIA ve İngiliz servisleriyle birlikte örgütlendirilip sahada en kanlı katliamları da içeren faaliyetlerde kullanıldılar ve sonunda iktidara getirildiler. Ama Irak da dahil bunları uzun boylu anlatmaya gerek yok. Sadece son bir yıl içinde yaşanan birkaç hadiseyi hatırlamak yeterli. 2025 Ağustosunda Ukrayna’daki Baykar fabrikası Rusya tarafından vuruldu. Bu haberle Baykar’ın Ukrayna’ya SİHA fabrikası kurmuş olduğu açığa çıktı. Tüm örtme çabalarına rağmen Türkiye’nin Ukrayna savaşında Batı emperyalizmi ile birlikte Ukrayna’yı desteklediği bilinen bir olgu. Bir diğer hadise Kasım ayında Gürcistan’da yaşandı. Türkiye’nin bir askeri uçağı Gürcistan’da düşmüş ve çoğu rütbeli 20 askeri personel hayatını kaybetmişti. Bir başka örnek ise Türkiye’ye gelen Libyalı askeri komuta kademesini taşıyan uçağın Türkiye’den ayrılırken bizzat Türkiye topraklarında şüpheli şekilde düşmesiydi. Bunlar mevcut iktidarın Kafkaslar’dan Karadeniz’e ve Ukrayna’ya, Afrika’ya kadar yayılan geniş bir coğrafyada çoğu yönüyle gizli kapaklı askeri faaliyetlerde bulunduğunun sadece birkaç ipucuydu.
Şimdi tüm bunları alt alta koyduğumuzda Türkiye’nin söz konusu geniş coğrafyadaki savaşlar ve çatışmalar karşısında tarafsızlık ve istikrar politikası, barışçı politika izlediğini söylemek mümkün müdür? Türkiye’deki faşist rejim açıkça NATO maskesi altında ABD ve Batı emperyalizmleriyle işbirliğini derinleştiriyor, onlara hizmet ediyor. Bu bakımdan emekçi kitlelere rejim medyasında köpürtülen İran yanlısı görünümlü propagandanın sahteliğini açıklamak, rejimi teşhir etmek temel önemdedir.
Ancak dahası da var. Rejim bu savaşa özel olarak savunduğu somut propaganda argümanlarının ötesinde savaş ve militarizm konularında genel bir ideolojik propaganda yürütüyor. Silahlanmayı, bölgede ve dünyada etkili bir askeri güç olmayı büyük bir söylem olarak hep ön planda tutuyor. Rejim sürekli olarak güçlendirdiği militarizmi çok yönlü olarak besleyip büyütüyor. Rejimin muhtelif etkinlikleri de beyanatları da medyası da ulusal silah sanayiindeki gelişmeleri döne döne, ballandıra ballandıra anlatıp, propaganda ediyor. Bir milliyetçi üstünlük ve gurur duygusu yaratmaya çalışıyor. Ordu, silahlar, savaş övülüyor, yüceltiliyor ve bu temelde içte ve dışta bölge halklarına karşı bir üstünlük/hakimiyet duygusu oluşturacak şekilde yapılıyor.
Emperyalist dünya savaşının bir parçası
Çeşitli varyantlarıyla ulusalcı tutum alan sol çevreler İran’ı savunma tutumunu haklı çıkarma çabalarında bu savaşın yürüyen emperyalist dünya savaşının bir parçası olduğunu görmezden gelmeye ya da bu boyutu küçümsemeye çalışıyorlar. Oysa Marksist Tutum olarak uzun yıllardır vurguladığımız gibi, günümüz dünyasının temel bir gerçekliği kendine özgü tarzda yürüyen bir emperyalist dünya savaşıdır. O ya da bu coğrafyada gördüğümüz savaşlar bu büyük savaşın halkalarını oluşturmaktadır. Kapitalizmin büyük ve derin bir krizinin damga vurduğu bu dönemde büyük emperyalist güçler dünyayı aralarında yeniden paylaşma mücadelesi yürütmektedirler. Örneğin Ukrayna’da savaşın esas taraflarının Rusya ve Ukrayna olduğunu söylemek abestir. Sosyalistlerin büyük bölümünün de farkında olduğu üzere bu savaş esasta Rusya ile Batılı emperyalist güçler arasındadır. Ukrayna bu savaşın sadece bir sahasıdır. Elbette bir savaş sahası olmak sebebiyle bu savaşın bir Ukrayna-Rusya boyutu da vardır, ancak bu örnekte özellikle baskın olan boyut üstteki büyük emperyalist kapışmadır. Savaşa yol açan asıl dinamikler emperyalist yeniden paylaşım ve kapışmanın dinamikleridir. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının ana sebebi, daha önce yapılmış olan anlaşma ya da mutabakatlara rağmen, ABD öncülüğündeki NATO’nun Ukrayna’yı Rusya’ya karşı NATO’nun bir nükleer ileri karakolu haline getirme çabasıdır. Bu Rusya’nın saldırganlığını meşru kılmaz, ama savaşın asıl dinamiklerinin nerede yattığının doğru tespit edilmesi anlamına gelir. Ki bu da tutum belirlenirken temel bir önem arz eder.
Yine Suriye’de Esad rejimi güçleriyle İslamcı güçlerin savaştığı bir “iç savaş” görünümünde olan savaş gerçekte Rusya-İran ile ABD-İngiltere-İsrail arasındaki emperyalist bir savaştı ve sonucu ABD ve Rusya arasında kararlaştırıldı. Bu anlaşma Ukrayna’daki savaşı da içeriyordu ve onun da gidişatını değiştirmiştir.
Dünyanın gerçekliği buyken ve emperyalist yeniden paylaşımın merkezi alanlarından birisi Ortadoğu iken, İran savaşının bu bağlamın dışında olması düşünülebilir mi? İşte ulusalcı tutum içinde olan sol çevreler bunu görmezden gelme eğilimi göstermektedirler. Oysa İran savaşı somutunda bölgeyi yeniden dizayn etme girişimi, büyük savaş boyutundan hiçbir surette koparılamayacak, onunla sıkı biçimde iç içe bir boyuttur. İran ve bölgenin yeniden düzenlenmesi Rusya ve Çin’in bölgeden sürülmesi, bölgenin ekonomik kaynaklarının ve stratejik imkanlarının tümüyle ABD emperyalizminin kontrolüne geçmesi demektir. Rusya ve Çin kendilerini (biri ekonomik biri askeri açıdan) ABD karşısında henüz yeterince güçlü hissetmedikleri için onun karşısına doğrudan çıkamamaktadırlar. Ama İran’ın daha uzun süre direnmesi ve ABD’yi yıpratması için çeşitli boyutlar içeren bir çaba gösterdiklerine şüphe yoktur. ABD’nin temel derdi İran’ı Rusya ve Çin ekseninden çıkarmaktır.
İran ve ABD arasındaki sorunun, bölgedeki en önemli ABD müttefiki olan İran şahının 1979’da devrilmesinden itibaren var olduğunu, İran’ın on yıllardır ABD ambargolarına maruz kaldığını, on yıllardır nükleer konu başta olmak üzere müzakerelerin bata çıka sürdürüldüğünü unutmamak gerekir. İran’daki rejim 1979 devriminin Mollalar tarafından gasp edildiği bir karşı-devrim sonrasında kuruldu ve bölgede Irak ve Suriye’nin ardından üçüncü ve en büyük ABD karşıtı güç olarak şekillendi. Molla rejimi SSCB’nin 1991’deki yıkılışının ardından Rusya’yla artan ölçüde yakınlaştı ve bu yakınlaşma nihayetinde stratejik ortaklık noktasına kadar yükseldi.
Bugün Hürmüz Boğazı’nın gemi geçişlerine açılması için BM’den karar çıkartmaya çalışan ABD, İsrail, Körfez ülkeleri ve daha birçok ülkenin tüm girişimleri, karar tasarıları Rusya ve Çin tarafından veto edilmiştir. İlgili karar tasarılarında İran’ın ticari gemileri ve bölgedeki altyapı tesislerini hedef alan saldırılarına son vermesi talep ediliyordu. Yani Rusya ve Çin İran’ın Körfez ülkelerine dönük saldırılarına (otellere, ticari binalara vb.) da ticari gemilere saldırılarına da açık çek vermektedir. Dahası, örneğin yükselen petrol ve doğalgaz fiyatları dolayısıyla kazançları artan Rusya avantaj elde etmiştir.
Öte yandan Türkiye’deki faşist rejimin hem Kürt sorunu nedeniyle hem de Ortadoğu’daki yayılmacı emelleri nedeniyle ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmiyle bir anlaşmazlığı ve gerilimi mevcuttur. Savaşın Ortadoğu’daki seyrine bakıldığında “sıra kimde” tartışmalarının yoğun şekilde yapılıyor olması ve Türkiye’nin de ABD-İsrail’in hedefi olabileceği spekülasyonları tümüyle temelsiz değildir. Faşist rejim de boş durmamakta ve orduyu ve silah sanayiini hararetle büyütmektedir. Rejimin medyadaki uzantısı “uzmanlar” televizyonlarda artık hiç çekinmeden Türkiye’nin de nükleer silah sahibi olması gerektiğini söylemektedirler.
Solda savaşa karşı tutum
Rejimin savaş karşısındaki durumu ve gerçek tutumu bu iken, emekçi kitleleri aydınlatma misyonuna talip sosyalist hareket savaş karşısında nasıl bir tutum benimsiyor? Genel olarak baktığımızda solun çoğunluğu açısından büyük bir sıkıntı yaşandığını söylemek gerekiyor. Bir yanda ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin arsız bir saldırganlığı var, diğer yanda ise son yıllarda defalarca ayağa kalkmış ve büyük bedeller ödemiş İranlı emekçilerin ve ilericilerin acımasız celladı, faşist bir dinsel diktatörlük şeklinde örgütlenmiş İran devleti var. İran halkının isyanlarında solun geneli bu isyan hareketini desteklemiş, rejimin işçi-emekçi düşmanı doğasına ve saldırılarına karşı çıkmıştır. Hal böyleyken, ABD-İsrail böylesi bir rejimin hüküm sürdüğü İran’a saldırdığında nasıl tutum alınacaktır? Başta İran işçi sınıfı olmak üzere bölge ve dünya işçi sınıfının çıkarına olan tutum nedir?
Ne yazık ki solun çoğunluğu doğru bir tutum alamıyor ve “İran’ın yanındayız”, “İran’ı savunmalıyız” gibi açıklamalarla bilinç bulandırıyor. Oysa işçi sınıfı ve emekçilerin düşmanı olan emperyalist-Siyonist saldırganlığa da faşist Molla rejiminin hüküm sürdüğü İran devletine de karşıyız demeden İran işçi sınıfını ve emekçilerini savunmak mümkün değildir. Devletin sınıf doğasının gizlenmesine karşı uyanıklığı asla elden bırakmamak gerekiyor.
İran yabancı bir ülkenin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi değildir, köklü bir imparatorluk geçmişi olan bağımsız bir burjuva devlettir. Gelinen noktada nükleer kapasite geliştirmiş, uzun menzilli balistik füze teknolojisine sahip, bölge üzerinde vekil güçleri ve geniş nüfuzu olan bir güç haline gelmiştir. Bunun yanı sıra İran, ABD ve Batı emperyalizminin karşısında rakip emperyalist güçler olarak yer alan Çin ve Rusya’nın bölgedeki önemli müttefikidir. Nitekim alenen görünmese de, bu güçlerin İran’a teknoloji ve istihbarat sağladıklarına dair çıkan haberler ve Lavrov’un bunları kısmen de olsa doğrulaması manidardır. Savaşın gidişatına bakıldığında, İran’ın, maruz kaldığı ağır bombardımanlara, askeri imkânlarına indirilen ciddi darbelere ve başta dini lider olmak üzere önemli liderlik kayıplarına rağmen, hâlâ ateş gücü sahibi olmasının ve belli bir askeri varlık göstermesinin ardındaki etmenlerden birinin bu olduğu görmezden gelinemez. Kısacası, İran gibi bir kapitalist ülkede İran işçi sınıfının çıkarına olan şey, İran burjuvazisi ve devletinden bağımsız bir tutum geliştirmektir.
Ne yazık ki söz konusu solun zihniyet dünyası bu tür savaş durumlarında sınıfsal ayrımlar üzerinden işlememektedir. Halbuki devrimci işçi sınıfının mücadele tarihi ve dünya görüşü bize bunun dışına çıkılması gerektiğini gösteren zengin bir miras sunmaktadır. İşçi sınıfı devrimcileri savaşlara devletler arasındaki sorunlar ya da jeopolitik mülahazalar temelinde değil sınıflar temelinde bakarlar, işçi sınıfının çıkarlarının nerede olduğuna ve savaşa karşı mücadelede işçi sınıfının mücadele yöntem ve araçlarına odaklanırlar. Örneğin, emperyalist savaş makinesinin tekerine çomak sokmak için, başta saldırgan ülkelerde olmak üzere ilgili tüm ülkelerdeki işçi sınıfının sınıf temelli eylemler yapması bu yöntemin önemli bir unsurudur. Güç yetirilebildiği ölçüde savaş karşıtı grevler, silah sanayiinde grevler, silah, mühimmat ve askeri personel sevkiyatlarına blokajlar, limanlarda, havalimanlarında vs. grevler, blokajlar, işçi sınıfının evlatları olan askerlere dönük anti-militarist propaganda… Hatırlayalım, daha geçtiğimiz aylarda İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırıma ve uyguladığı ablukaya karşı İtalya’da ve ABD’de bazı limanlarda liman işçileri İsrail’e giden gemileri hedef alan grev ve blokajlar yapmışlardı. Ama Türkiye sosyalist hareketinin büyük bölümünün sınıf temeline oturmayan, küçük-burjuva karakterli devrimciliğinin odaklandığı şey bu değildir. Bunun örgütlü işçi sınıfı mücadelesine ve enternasyonalizm ilkesine tümüyle inançsızlık olduğu da gözden kaçmamalıdır.
Unutulmamalı ki, Paris Komünarları işçi sınıfının mücadele tarihine paha biçilmez bir deneyim bıraktılar. Marx’ın deyimiyle “göğü fethe çıkan komünarlar”, Paris’i Prusya ordusunun işgaline karşı savunurlarken, burjuva Versailles hükümetinin hizmetine koşmadılar. Tersine, onlar silah elde işgali püskürtürlerken bizzat kendi iktidarlarını da yaratmış oldular. Keza, Lenin ve Bolşevikler savaşı iç savaşa (yani devrimci savaşa) çevirme stratejisi doğrultusunda çalışıp, işçi sınıfının iktidarı almasında önderlik ederek başarılı oldular ve tarih yazdılar. Onlar Marxların ve Paris Komünarlarının izinden giderek tarihin gördüğü en büyük devrimi insanlığa armağan ettiler.
link: Levent Toprak, İran Savaşı ve Doğru Tutumun Önemi, 26 Nisan 2026, https://en.marksist.net/node/8758
Macaristan’da Orban Defedildi, Ya Şimdi?



