Burjuvazi, kapitalizmi aklamaya veya ulaşılabilecek en üst ve en iyi sistem olarak lanse etmeye çalışırken, sık sık hukukun üstünlüğünden, kapitalizmin uluslararası kurallara dayalı kusursuz bir sistem olduğundan, öngörülebilir olmasından vb. bahseder, allayıp pullar. Bu sebeple de en iyi sistemin kapitalizm olduğu, bundan başka bir sistemin mümkün olmadığı, olamayacağı mavalını okur. Fakat kapitalist sistem için giderek daha da yakıcı hale gelen tarihsel sistem krizi ve ona eşlik eden Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı ve hegemonya krizinin ortaya koyduğu gelişmeler, bu sistemin hiç de iddia edildiği gibi olmadığını ve ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor. Bırakalım kapitalizmin tüm dünyaya ve insanlığa iyi bir gelecek vadetme ihtimalini, kendi norm ve teamüllerini bile birer birer yıkıp parçalıyor artık.
II. Dünya Savaşının ana galibi ve kapitalist dünyanın yeni hegemon gücü olarak yükselen Amerikan emperyalizminin o günlerde oluşturduğu tüm kurumları, dengeleri ve teamülleri yıktığı Marksist Tutum sayfalarında uzun zamandır söyleniyor. Önceki gelişmeleri bir tarafa bırakıp sadece son bir ay içinde yaşananlara baktığımızda bile bu gerçek açıkça gözüküyor. ABD kendi çıkardığı yaptırımlara uymuyor diye başka ülkelerin gemilerine uluslararası sularda el koyuyor. Son haftalarda Venezuela’dan kalkan birçok petrol tankerine el koydu. Yetmedi Venezuela’ya saldırıp Maduro’yu kaçırdı. O da yetmedi, ülkenin petrolü benim dedi, hatta Trump kendini Venezuela’nın vekil başkanı ilan etti! Küba’yı, Meksika’yı, Kolombiya’yı, İran’ı, Grönland’ı artan bir dozda tehdit etmesi de cabası. Bütün bunların yanı sıra ABD, İngiltere’nin de yardımıyla Rusya bayraklı Marinera isimli tanker gemisine 7 Ocakta uluslararası sularda –Kuzey Atlantik Okyanusunda– askeri operasyon düzenleyip, gemiye ve taşıdığı petrole el koydu.
ABD, olayla ilgili açıklamasında “ABD Sahil Güvenlik Komutanlığına bağlı Munro gemisi tarafından takip edildikten sonra, bir ABD federal mahkemesi tarafından çıkarılan arama emri uyarınca Kuzey Atlantik’te ele geçirildi” dedi. Fakat operasyon geminin bayrak devleti olan Rusya’nın ve BM’nin bilgisi ve izni olmadan gerçekleştirilen bir operasyon olduğu için birçok soru işaretine sebep oldu. Son örneği bu gemi hadisesi olan ABD’nin haydutluk silsilesi, aynı zamanda uluslararası burjuva hukukunun çiğnenmesi ve dönemin gerçekliğini anlatması açısından da dikkat çekicidir. ABD’nin kendi iç hukukuna yaslanır gözüküp uluslararası burjuva hukuku yerle bir etmesi ve bunu da denizcilik alanında üstelik de bir başka küresel güce karşı yapması tam da dönemin karakterini göstermektedir. Dünya ticaretinin büyük kısmının aracısı konumundaki denizcilik alanında varılan anlaşmalar yüzyıllara uzanan savaşların ürünü olarak şekillenmiştir; bu yüzden de küresel rekabetin askeri olmayan yollarla sürmesinin kilit taşlarından biridir. Geçmişteki büyük savaşların patlak vermesinde ya da büyük güçlerin bunlara dahil olmasında benzer olaylar bardağı taşıran son damla olmuştu!
Bir geminin uluslararası sularda seyir yapabilmesi için bir ülkenin bayrak siciline kayıtlı olması gerekmektedir. Bayrak çekmek yalnızca teknik bir kayıt işlemi değil aynı zamanda devlet egemenliğinin denizlerdeki uzantısıdır. Bu aynı zamanda “açık denizlerin serbestliği” ilkesinin de temel dayanak noktalarından biridir. Ticaretin, seyir serbestisinin ve uluslararası meta dolaşımının güvence altına alındığı iddia edilen burjuva düzen bu varsayım üzerine kuruludur. Durum buyken ve bu durum burjuva hukuk tarafından belirlenmişken, ABD’nin son dönemdeki fiilleri burjuva normların yerle bir edildiği anlamına geliyor.
Bir gemiye bayrak devleti izni olmadan, başka bir devlet tarafından çıkılması uluslararası deniz hukukunda en ağır ihlallerden biri olarak kabul edilir. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine (UNCLOS) göre, açık denizlerde seyreden bir gemi, yalnızca kendi bayrak devletinin yetkisi altındadır. Bu gemi hukuken bayrak devletinin egemenliğinin bir uzantısı, yüzen bir toprağı sayılır. Açık denizlerde yabancı bir gemiye çıkılabilmesi ancak korsanlık, köle ticareti ya da herhangi bir bayrak sicili altında kayıtlı bulunmama gibi son derece sınırlı ve istisnai durumlarda mümkündür. Bunların dışında, bayrak devletinin açık rızası olmaksızın yapılan her müdahale, devlet egemenliğinin ve açık denizlerin serbestliği ilkesinin ihlali anlamına gelir. ABD’nin müdahaleleri bu temel ilkeyi açıkça ihlal etmektedir. Fakat öte taraftan ABD, bu haydutluğu hakmış gibi gösterme çabasına girerek, meşrulaştırmaya çalışıyor.
ABD, Ukrayna-Rusya savaşı sonrasında emperyalist rakibi Rusya’ya karşı kapsamlı petrol ve enerji ambargosu uygulamaya başladı. Bu ambargo ile ABD, Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmak istemektedir. Bu amaç doğrultusunda Rusya ekonomisinin dış gelirlerinin yaklaşık yüzde 50’sini, devlet bütçesinin ise yüzde 40’a varan bölümünü oluşturan petrol ve enerji gelirini sekteye uğratmayı hedeflemektedir. Ayrıca, tek taraflı yaptırım ve ambargonun yanı sıra fiyat tavanları ve finansal kısıtlamalarla da açtığı gediği büyütmeye çalışmaktadır. Uygulanan yaptırımların ve ambargonun devamı olarak, bu kez bu kapsamda bir askeri müdahale de yapılmıştır.
Uluslararası burjuva hukukta bir ülkeye uygulanacak yaptırımların veya ambargonun kabul gören tek bağlayıcı biçimi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarıdır. Bunun dışında kalan tek taraflı yaptırımlar, uluslararası hukukun üzerinde (normal şartlar altında) bir norm oluşturmaz. Bu yaptırımlara dayanarak açık denizlerde başka bir devletin bayrağını taşıyan ticari bir gemiye müdahale edilmesi, burjuva hukukun bizzat kendi kurallarının açıkça çiğnenmesi anlamına gelmekte, “kurallara dayalı uluslararası düzen” söylemi boşa düşmektedir.
Trump’ın son açıklamaları da zaten böyle bir derdinin olmadığını gayet açık seçik gösteriyor. Yetkilerinin bir sınırı olup olmadığı sorulması üzerine Trump, “Yetkim anayasa ya da mahkemelerle değil, kendi ahlâkımla sınırlı. Ben ahlâklı bir insanım” dedi. Trump’ın açık bir şekilde niyetini ortaya koyduğu bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, burjuva hukukmuş, demokrasiymiş, ahlâkmış hak getire. Bunu da gayet pervasız bir şekilde dile getirmekten çekinmiyor artık.
Kapitalizmin tarihsel krizi derinleştikçe ve emperyalist savaş kendine has koşullarla yayıldıkça, burjuvazinin kendi yazılı teamüllerini dahi yok saymaya devam edeceği açıktır. Kapitalizmin debelendiği kriz koşullarında hukuk, sözleşmeler ve teamüller, sermayenin ve emperyalist çıkarların önünde birer engel olarak görülüyor ve kolaylıkla feda edilebiliyor. Bu süreç, kapitalizmin yalnızca daha saldırgan değil, aynı zamanda daha kırılgan hale geldiğini de göstermektedir. Sistem çürüdükçe çıplak güç kullanımına daha fazla başvurmaktadır. Ancak bu zor, kapitalizmi güçlendirmek yerine onu daha istikrarsız ve savunmasız kılmaktadır. Bu da onun geri dönüşsüz çıkmazlarından biridir. Bugün burjuva teamüllerin yıkılması, yalnızca hukuki bir gerileme değil, kapitalist düzenin tarihsel olarak miadını geri dönüşsüz bir şekilde doldurduğunun ve çıkışsızlığının da açık bir ifadesidir.
Kapitalizm bu denli çürümüşken ve her kurumu patır kütür dökülüyorken tarih devrimci işçi sınıfını göreve çağırıyor. Burjuvazi kendi kurduğu düzenin kurallarını parçalarken aynı zamanda dünyaya ve işçi sınıfına da büyük acılar yaşatıyor. Bu acıya son vermenin yolu dünyanın üstüne bir karabasan gibi çöken kapitalizmi yıkıp atmaktır.
link: Necati Başar, Burjuva Normlar ve Teamüller Yıkılırken!, 18 Ocak 2026, https://en.marksist.net/node/8688
“Dudaklar Ölür Ama Sözler Yaşar” ve Daima Yaşayacaklar





