“Anlamı ne bu sözcüğün, öldü! Ne öldü?/…/Düşüncelerinin, eserinin anısı mı, yoksa bu eser mi? Bende uyandırmış olduğu duygular mı söndü, yoksa yürekli, namuslu bir insanın kafamda canlandırdığım görüntüsü mü silindi? Bütün bunlar mı öldü? Benim için, bunlar asla ölmeyecektir, biliyorum ölmeyeceğini. Bir insan için öldü derken biraz fazla acele ediyoruz gibime geliyor. Dudaklar ölür, ama sözler yaşar ve sağ kalanların yüreğinde sonsuza dek yaşayacaktır da!”[1]
20. yüzyılın ilk çeyreği, tarihin çalkantılı akışının dönemeçlerinden biriydi. İçinden önderlerini çıkaran devrim mücadelesi birbirinden farklı coğrafyalarda farklı pratiklerle ve zorluklarla seyrediyordu. Fakat tek bir hedefe, dünya işçi sınıfının kurtuluşuna odaklanan mücadele neferleri nerede olurlarsa olsunlar benzer tutumlar sergilediler. Çünkü onların yürekleri kapitalizmin sınırlarına hapsedilmiş bir mücadeleyle değil, her türlü sınırı yıkıp geçerek kökten bir değişimi yaratacak dünya devrimi yolunda çarpıyordu. Bu nedenledir ki kendi çağlarında sürgünleri, hapisleri, grevleri, meydanları, savaşları ve devrimleriyle birlikte, yani büyük sınıf kavgasında yengileri ve yenilgileriyle birlikte yaşayabilecekleri en güzel hayatları örgütlü mücadelenin içinde yaşadılar. Bunu onların aldıkları son nefese kadar dimdik ve amansız duruşlarından, hayıflanmadan, yılmadan, büyük bir tutku ve coşkuyla sürdürdükleri mücadelelerinden biliyoruz.
Onlar tarihsel bir nehrin damlaları gibidirler ve tek tek adlarını sayamayacağımız kadar çokturlar.Ancak içlerinden bazıları nehir hızla akıp gitmekteyken ona yön verecek iradeye ve kabiliyete sahiptir. Onların adları burjuvazinin kara propagandasına, sinsi ideolojik savaşına ve giriştiği her türlü saldırıya rağmen hafızalardan silinemedi. Alman Devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Türkiye’de sosyalist bir devrim hedefiyle çalışan Mustafa Suphi ve Rusya’da gerçekleşen tarihin ilk muzaffer işçi devriminin, Ekim Devriminin önderi Vladimir İlyiç Lenin. Bu devrimci önderler, yaşamı hem burjuvaziye duyulan kinle dönüştürmenin hem de bir çocuğun neşesiyle kucaklamanın unutulmaz örnekleri olmuşlardır. Onlardaki güç, zihinlerini ve yüreklerini kuşatan eşitlik ve özgürlük özleminden ve bu özlemin son bulacağı günlere olan inançtan geliyordu.
Bugün emperyalist paylaşım savaşının harlandığı, kapitalist çelişkilerin ayyuka çıktığı, açlığın, sefaletin, zorbaların zulmünün insanlığın üzerine çöktüğü tarihi bir dönemeçten geçiyoruz. Tüm bunların müsebbibi olan kapitalizme karşı savaşmayı seçen yürekler için, devrimci önderlerimizin yaşamlarını anmak, onların kavgalarının içinde yer almanın neşesini hissetmek büyük bahtiyarlıktır.
“Yaşanası tek yaşam”
1919-1924 yılları o dönemin çalkantısı içinde belki de bir an kadar kısa bir zaman dilimini ifade eder. Bu kısacık anda, dünya sosyalist devriminin dört yiğit devrimci önderi aramızdan ayrıldı. Her birini Ocak ayının soğuk günlerinde dünya sosyalistlerinin yüreğini yakan güneşe gömdük. Fakat onların kısa ömürlerine o kadar çok şey sığdı ki, kendisini kapitalistlere satmışların yaşlı ve hasta ruhlarının karşısında onların genç yürekleri ve fikirleri daima dipdiri.
Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in mücadeleye adanan yaşamları 15 Ocak 1919’da Alman burjuvazisinin kanlı eliyle son buldu. Alman burjuvazisi Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrimden öylesinekorkmuştu ki Alman devrimini boğmak için önderlerini yok etmeye girişti. Türkiye işçi sınıfının önderlerinden Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı bu topraklarda sosyalizm fikrinin yerleşmesinden korkan Kemalist önderliğin pususuyla 28 Ocak 1921’de Karadeniz’in karanlığında yaşamdan koparıldı. 21 Ocak 1924 ise sadece Rusya işçilerini değil dünya işçi sınıfını yasa boğan, Ekim Devriminin önderi Lenin’in zamansız gidişinin tarihiydi. Onların ölümleri erkendi ve ölümlerinin ardından gelen karanlık günler onların tarihsel misyonunun önemini, devrimci önderliğin önemini çok net biçimde gösterdi. Ama yaşamları boyunca devrim mücadelesinin neferiolmuş etten kemikten bu dört insanın yaşamı bugünün devrimci Marksistlerine çok daha fazlasını anlatır.
Rosa, “Doğru yaşam! Ne zaman başlar ki bu? Kaçırılır mı, yoksa yanından geçip gidilir mi?” diye sorar bir yazısında. Onun doğru yaşamı, bu dünyanın eşitsizlikler üzerine kurulu olduğunu fark ettiği ve daha çocuk yaşında itiraz ettiği anda başlamıştı. Ezenlere “ceza talep ediyorum” diyerek eşitsizliğe şiirle bayrak açtığı çocukluğundan ölümüne dek, yaşamını bu cezayı kesecek olan devrimin gerçekleşmesi mücadelesine adadı. Pek sağlıklı olmayan hassas bedeniyle, müthiş bir akıl yürütme yeteneği, düşmana acımasızca savurduğu sözleriyle Alman işçi sınıfının önderi olmayı başarmıştı Rosa. Hapislikle, baskıyla, sevdiklerinden uzakta yürüttüğü çalışmalar boyunca pek çok zorluk yaşamış olsa da, o anavatanı enternasyonal olan biri olarak “bulutlar, kuşlar ve gözyaşı olduğu sürece kendimi evimde hissediyorum” diyordu. Çünkü yaşamı tüm detaylarıyla, kuşları, böcekleri, çiçekleri ve rüzgârıyla duyumsuyor ve güzellikleri tüm insanlığın acılarla kıvranmadan hissedebilmesini hayal ediyordu.
Dünya işçilerinin birliği ve kardeşliğini inşa etmek için çalışmak onun yaşam biçimi, sosyalizm ise uğruna yaşamını feda edeceği idealiydi. “Onun Alman devriminin ateşleri içinden dünya işçilerine seslenen 25 Kasım 1918 tarihli ve «Tüm Ülkelerin Proleterlerine» başlıklı çağrısı buna iyi bir örnektir. Rosa tarafından kaleme alınan ve Spartaküs Birliği adına Karl Liebknecht, Franz Mehring ve Clara Zetkin tarafından imzalanan bu metin tüm ülke işçilerini sosyalizmin bayrağı altında toplanmaya çağırmaktadır. Bu tarihsel çağrıda sosyalizm hedefi dünya işçilerine en özlü biçimde kavratılmaya çalışılmıştır: «Barışı sürdürmeyi yalnızca sosyalizm başarabilir, insanlığın yaralarını yalnızca o sarabilir, savaşın kıyamet atlıları tarafından çiğnenen kurak tarlaların çiçek açmasını yalnızca o sağlayabilir. Yok edilen üretkenliği on kat daha fazlasıyla yalnızca sosyalizm yenileyebilir, insanlığın tüm bedensel ve tinsel enerjisini yalnızca o uyandırabilir, kin ve anlaşmazlığın yerini kardeşçe dayanışmanın, uyum ve her insana karşı duyulan saygının almasını yalnızca sosyalizm sağlayabilir.»”[2]
Rosa’yla aynı ideale bağlanan Karl Liebknecht, Alman Sosyal Demokrat Partisinin (SPD) içine gömüldüğü reformizm batağına da, 1. Dünya Savaşıyla tırmanışa geçen sosyal şovenizme ve militarizme de karşı durdu, dünya sosyalist hareketinin hafızalarına bu duruşla kazındı. Troçki onların katlinin ardından yoldaşlarına yaptığı konuşmada, aralarından herhangi birinin, yaşamını ezilenlere adayan, tepeden tırnağa çelikleşmiş ve düşmana karşı bayrağı asla elden bırakmayan bir insan tasavvur etmeye çalışsa Karl Liebknecht’in adını vereceğini söyler. Alman şovenizmine meydan okuyan Liebknecht için şöyle der: “Hezeyan içindeki düşman kampta zafer kazanan militarizm her şeyi ezip geçtiğinde, görev karşı çıkmak iken herkes sessizliğe büründüğünde, nefes alacak hiçbir yer kalmamış gibi göründüğünde, onun, Karl Liebknecht’in militan sesi yükseldi: «Siz, zalim yöneticiler, askeri caniler, yağmacılar; siz, dalkavuk uşaklar, uzlaşmacılar; Belçika’yı ayaklar altına alıyor, Fransa’yı yıldırıyor, tüm dünyayı ezmek istiyorsunuz ve kimsenin sizden hesap soramayacağını sanıyorsunuz. Fakat açıkça söylüyorum: biz, bir avuç insan, sizden korkmuyoruz, size savaş ilan ediyoruz ve kitleleri ayaklandırarak bu savaşı sonuna kadar götüreceğiz!»”[3]
Liebknecht’in söylediği gibi tarihin akışında “yenilgi olan zaferler ve zafer olan yenilgiler” vardı. Onların savaşımı verili süreçte pek çok nedenden kaynaklı başarıya ulaşamadı belki ama bugün adları ve tutumları hâlâ enternasyonal mücadelenin mihenk taşını oluşturuyorsa bu onların yaşamlarını layıkıyla yaşadıklarının bir ifadesidir. Diğer yandan burjuvazinin hâlâ süren sınıf savaşında nihai bir zafer kazanamadığının da göstergesidir.
28 Kânunisani deyince de Türkiye topraklarında bir devrim gerçekleştirme arzusuyla heyecanla çalışan, 14 yoldaşıyla birlikte katledilen Mustafa Suphi gelir. Yaşadığımız toprakların özgün koşullarını da hesaba katınca Mustafa Suphi’nin hayatına sosyalizm mücadelesi temelinde yön vermesi ancak sürgün yıllarına denk düşer. Mustafa Suphi eğitimini hukuk ve iktisat üzerine tamamladıktan sonra, gazetecilik yapan bir Osmanlı aydını olur. Bu dönemlerde yazdığı yazılarda liberal bir söylem tutturur. Sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’ye karşı çıktığı için tehlikeli görülen Suphi, Sinop’a sürgün edilir. Sinop sürgününden kaçarak Kafkasya’ya geçen Mustafa Suphi 1. Dünya Savaşının patlak vermesiyle Rusya tarafından tutuklanarak önce Kaluga’ya, sonra da Ural’a gönderilir. Mustafa Suphi bu yıllarda çok yoksulluk çekmişti ama onun adeta yeniden doğmasını sağlayan fikirlerle de bu süreçte tanışmıştı. Marksizmi öğrenmesi Bolşeviklerle tanışmasıyla birlikte başlayan Suphi, ilk sol siyasal çalışmalarını da sürgünlerin ve savaş esirlerinin arasında yapmaya girişmişti. Bolşevik önderlerle tanışan Suphi o yıllarda Sovyet Devriminin başarıya ulaşması için çalışırken, aynı zamanda bu devrimin kendi memleketinde de hayat bulması için kafa yoruyor, çalışmalar yürütüyordu. Suphi, bulunduğu her ortamda konuşmaya başladı mı dikkatleri üzerine çeker, kimi zaman Ömer Hayyam’dan şiirler okur, klasiklerden örnekler verir, kimi zamansa şakalarıyla ortamı neşelendirirdi.
Ekim Devrimiyle birlikte Doğu’nun despotik ülkelerinde baskı altında yaşayan halklarda bir umut ışığı yanmaya başladığında Mustafa Suphi de Doğu ülkelerine giderek oralarda çalışmalar yürüttü. Ama onun içinde yanan asıl şey Türkiye’ye girmekti ve bütün uğraşı Rusya’da gerçekleşen devrimi başta Türkiye’deki halklar olmak üzere dünya halklarına ulaştırmaktı. Bu uğurda her türlü zorluğu göze alıyor, burjuvazinin ikiyüzlü propagandalarına Abdülhak Hamit’in şiirine atıfta bulunarak büyük bir inançla şöyle cevap veriyordu: “Son zamanların Rus inkılâpçılarını zora sokan vak’aları karşısında bayram eden burjuvalarımız «bu artık hayal» deseler de; «Az çok hayalden gelir insana tesliyet (teselli)/ Hep iğbirardır (kırılgan), yüzü gülmez hakikatin» Fakat biz, vekayi-i kâinatı (evrende olup bitenleri) Hamit kadar şairane görenlerden değiliz. Kahramanlar için yalnız saadet ve iktidar zamanları değil, ölüm ve felaket devirleri bile bir bayramdır.”[4] O ölümüne doğru yola koyulmadan önce ciddi bir hazırlığa girişmiş, büyük bir mutlulukla varmıştı Anadolu topraklarına. Cellâtlar onu Karadeniz’de öldürdüler, fakat bilmiyorlardı ki o gözlerini Karadeniz’e dikip baktığında, dalgaların sesini duyduğunda kendini halkının içinde hisseder!
Mustafa Suphi gibi farklı milletlerden, farklı dil ve dinlerden insanları birbirine bağlayan şey kuşkusuz Lenin önderliğinde yaratılan Bolşevik örgütlenme tarzıyla ete kemiğe bürünen Marksizm fikriydi. Lenin ve partisi, Marksizmin sadece teoriden ibaret olmadığını, onu doğru kılavuz edinenlerin pratikte nasıl bir devrime ulaştığını dosta düşmana göstermişti. Elbette nasıl ki Marx ve Engels olmadan Marksizm ortaya çıkamazsa, Lenin’in önderliği olmadan da Ekim Devrimi ortaya çıkamazdı. Bu nedenle Lenin’in yaşamının tamamına yayılan örgütsel tutumu ve yaşam biçimi sosyalist devrimin nasıl bir ciddiyet ve nasıl bir yaşam sevinciyle inşa edilebileceğinin de örneğidir. Onun yaşamı zor günlerin, bugünden anlaşılamayacak denli zor günlerin altında pencereden süzülen bir ışık gibi umutludur. Lenin’in eşi ve yoldaşı Krupskaya onun örgütlü yaşamdaki görüntüsünü şöyle anlatır:
“Lenin’in bir bilimadamı, bir propagandist, bir yazar, redaktör, örgütçü olarak nasıl çalıştığını dikkatle incelersek, onu insan olarak da anlayabiliriz. Binlerce açıklamadan, onun makaleleri ve konuşmalarında dağınık halde bulunan tek tek tabir ve deyimlerinden bile İlyiç’in bir kolektivist, işçi sınıfı davasının bir savaşçısı olarak kişiliği ortaya çıkar. Kolektivist olmak, işçi sınıfı savaşçısı olmak büyük mutluluktur. İnsan sürekli ufkunun nasıl genişlediğini, yaşam için anlayışının ne denli derinleştiğini, çalışma alanının büyüdüğünü ve verimliliğinin nasıl arttığını duyumsar; kendinin de yığınların yetişmesiyle davanın gelişmesiyle geliştiğini hisseder. Ve Lenin işte bu yüzden öylesine güler ve güldürürdü, öyle neşeli şakalar yapardı, bu nedenle «yaşamın altın ağacını» severdi, bu yüzden yaşam ona büyük zevk verirdi.”[5]
Peki birden çok meziyete sahip bu insanlar için başka türlü bir yaşam düşünülebilir miydi? Burjuvazi kendilerini bir devrimle tehdit eden, peşlerinden gelen kitlelerle yeri göğü inleten bu önderlere eylemlerinden vazgeçmeleri karşılığında neler vermezdi… Nitekim kumaşı sağlam olmayanlar davalarına ihanet etmekten geri durmadılar. Ama enternasyonalizm bayrağını yere indirmeyen bu dört devrimci önder için başka türlüsü asla mümkün değildi ve olmadı. Lenin için başka türlü bir yaşamın olmadığını şu sözleriyle ifade eder Krupskaya: “O bir asker değildi. Buz pateni yapmayı, bisiklete binmeyi, dağlara tırmanmayı, ava gitmeyi çok severdi, müziği sever, yaşamı çok yönlü güzellikleri içinde severdi, arkadaşları severdi, insanları severdi. Onun sadeliğini, neşeli ve başkalarına bulaşan gülüşünü herkes bilir. Fakat onda her şey tek bir davaya tabiydi – herkes için aydınlık dolu, zengin içerikli ve refah ve kültür içinde mutlu bir yaşam için savaşım.”[6]
Mücadele zincirine bağlanmak
Sınıfımızın mücadele tarihi yaşanıp geçmiş olaylar silsilesi şeklinde okunamayacağı gibi, devrimci önderler de salt geçmişte büyük bedeller ödemiş romantik figürler olarak değerlendirilemez. Onlar sınıf mücadelesinin birer parçası olarak dünya işçi sınıfının tarihsel mücadelesine eşsiz nitelikte katkılar yaptılar. Dolayısıyla bugün onların hatırası, resimlerini çerçeveletip boş bir duvara asarak nostalji yapanlarla değil bu mücadeleyi nihai hedefine ulaştırmak için çaba gösterenlerle birlikte yaşıyor. Elif Çağlı “Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler” makalesinde, tarihsel ve güncel örneklerle bugün içinde yaşadığımız kapitalist sistemin temel özelliklerini ve ana eğilimlerini hatırlatıyor ve insanlığın önünde gerçek bir kurtuluş kapısı olarak duran devrim mücadelesi için şöyle diyor: “Devrimci mücadele, işçi sınıfının örgütlü gücünün devrimi gerçekleştirmesi hedefiyle, yaşamını sabır ve azimle mücadele yıllarına adayanların yürütebileceği bir iştir. Bu anlamda, bu yolda yürüyen her bir kuşaktan sınıf devrimcileri, tıpkı bir yapının temelini kazmaktan harcını karmaya, tuğlalarını sabırla örmekten iç detaylarını incelikle yerleştirmeye varana dek devrimin gerçekleştirilmesine katkıda bulunanlardır. Bu mücadele uzun soluklu bir mücadeledir ve yaşam soluğunu bunu bilerek buna göre ayarlamak şarttır.”[7]
20. yüzyılın ilk çeyreğinde kendi kuşaklarının yaşayabilecekleri en onurlu yaşamı tattı dört devrimci önderimiz. Yaşam soluklarını büyük bir özveriyle devrimci mücadelenin içinde sonuna kadar kullandılar ve arkalarında yaşayan bir gelenek bıraktılar. Aynı zamanda yaşamlarından ders çıkaran, yarattıkları geleneği sahiplenen nice devrimci yola çıktı onların bıraktıkları kızıl bayrağı taşımak için. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken önümüzde duran eşiğin farkında olmak ve buna göre gard almak bugünün devrimcisinin görevidir. Çağlı’nın 2007 yılında kaleme aldığı “Çürüyen Kapitalizm” makalesinde aktardığı üzere madalyonun iki yüzü var: “Çürüyen kapitalizm büsbütün saldırganlaşıyor. Diğer yandan çağımız, siyasal koşullardaki ani değişimlerle seyreden patlayıcı bir nitelik taşıyor. Nitekim günümüz dünyasında çeşitli bölgelerde ve ülkelerde birbiri ardı sıra patlak veren karışıklıklar, halk ayaklanmaları vb. bu tespiti doğrulamaktadır. Kapitalist devletler, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki muazzam karşıtlığın tetiklediği isyan dalgalarını, siyasi gericiliği tırmandırarak ve kıyıcı yöntemlerle bastırmaya çalışıyorlar. Hangi güncel sorunu ele alırsak alalım, kapitalizmin insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle karşılaşıyoruz. 21. yüzyıl, kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kapitalizmin kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa modern insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak.”[8] Bu nedenledir ki tüm insanlık için yaşanası tek yaşam ancak bu düzenin yerle bir edilip yerine yepyeni bir yaşamın inşasıyla mümkün olabilir. Bugün hayatta olup kapitalizmin çelişkilerini görenlerin payına başka türlü bir yaşamı kurma mücadelesinin zincirine bağlanmak düşüyor. Yaşamlarımız ancak örgütlü mücadelenin bir parçası olduğumuzda gerçek anlamıyla yaşanası hale gelebilir, aksi takdirde kapitalist çürümenin bataklığında boğulmamak ne mümkün!
[1] Maksim Gorki’nin Ana romanında mücadele arkadaşlarının ölümü üzerine söylenmiştir.
[2] Elif Çağlı, Kızıl Kanatlı Rosa /4, 27 Mart 2009, https://marksist.net/node/2076
[3] Lev Troçki, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg, Ocak 1919, https://marksist.net/node/1693
[4] Hamit Erdem, Mustafa Suphi, Sel Yay., s.85
[5] Nadejda Krupskaya, İşte Lenin!, İnter Yay., s.95
[6] Nadejda Krupskaya, age, s.357
[7] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449
[8] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007, https://marksist.net/node/1672
link: Başak Güler, “Dudaklar Ölür Ama Sözler Yaşar” ve Daima Yaşayacaklar, 15 Ocak 2026, https://en.marksist.net/node/8686
Yapay Zekâ Kapitalizmi Kurtarabilir mi?
Burjuva Normlar ve Teamüller Yıkılırken!





