Birçok kez olduğu gibi, bu yılki Nobel Barış Ödülü de tartışma ve eleştirilere konu oldu. Ödül verilecek kişiyi belirleyen Norveç Nobel Komitesi bu yıl barış ödülüne Venezuela’dan Maria Corina Machado’yu layık görmüştü. Venezuela’daki Maduro iktidarını ABD emperyalizminin askeri saldırganlığıyla, CIA operasyonlarıyla devirmeye çalışan bu burjuva lidere barış ödülü verilmesi yaygın bir şaşkınlıkla karşılandı. Ama bu taltif, aslında kapitalist düzenin çürüyüşünün geldiği dip seviyesini gösteren yeni bir halkadan başka bir şey değildir. Trump’ın her türlü ar ve izan duygusunu bir kenara bırakarak, naralar ata ata barış ödülünü kendisi için istediği bir çağda başka ne olabilirdi? O Trump ki Birleşmiş Milletler’in bile resmi olarak tescillediği Gazze soykırımının baş sorumlularından. O Trump ki koltuğuna oturur oturmaz NATO ülkelerine silahlanma harcamalarını iki katına çıkarmalarını dayatan bir başkan. O Trump ki, müttefiklerinin bile adeta şakağına silah dayayıp onlara milyarca dolarlık silah satan kişi. O Trump ki Savunma Bakanlığının adını “Savaş Bakanlığı” yapmaktan çekinmeyen biri. O Trump ki, Grönland’ı ve Panama’yı gerekirse askeri yoldan alacağını iddia edip, İran’ın tepesine bombalar yağdıran kişi. O Trump ki nükleer silah denemelerine yeniden başlanması emri veren başkan…
Ama şımarık ve azman bir çocuk gibi tepinen Trump, yarattığı tüm bu basınca rağmen ödülü alamadı. Ne var ki Komitenin Trump’ı üzmesinin sebebi, yüksek ahlâki, vicdani ilkelere ve liyakat hassasiyetine göre hareket etmesi değildi. Böylesi bir ödüllendirmenin dünya çapında yol açacağı tepkinin büyüklüğünden olsa gerek, ödül bu seferlik ona değil de onun sıkı bir hayranı ve işbirlikçisi olan Maria Corina Machado’ya sunuldu. Machado da efendisine saygısını ve sadakatini sunmakta kusur etmedi ve ödülü Trump’a adamayı ihmal etmedi. Komite Trump için ortamın biraz daha olgunlaşmasını tercih etmiş gibi görünüyor.
Günümüz dünyasında savaş kelimesiyle özdeşleşecek kadar öne çıkmış Trump buyken, barış ödülünü ona adayacak kadar süflileşen Machado kimdir peki? Machado Venezuela’daki Maduro iktidarını devirmek için uğraşan burjuva muhalefetin şu anda en önde gelen lideri. İyi bilindiği üzere geleneksel Venezuela burjuvazisi 1998’de Chavez iktidara geldiğinden bu yana süren Chavezci iktidarları darbe dâhil her türlü yolla devirmek üzere faal biçimde çalışmaktadır. Tüm bu yıllar boyunca bu burjuva muhalefet ABD emperyalizminin askeri, istihbari, siyasi, diplomatik, operasyonel desteğini aktif biçimde aldı. Machado da söz konusu CIA operasyonlarında aktif biçimde yer aldı. Doğrusu ABD emperyalizmini Venezuela’ya askeri saldırı düzenlemeye ve iktidarı silah yoluyla devirmeye açıkça davet eden, bunun için çalışan birinin barış ödülüne layık görülmesi pişkinliğin tarihinde yeni bir zirve olsa gerektir.
Machado’nun İsrail’in Gazze’deki soykırımını alenen savunan birisi olduğunu, iktidara gelmesi halinde İsrail’deki Venezuela büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü verdiğini, Netanyahu’nun partisiyle “operasyonel ortaklık” anlaşması imzaladığını hatırladığımızda bunu anlamak daha kolay olur. Komite ödülü Machado’ya verme gerekçesini şu şekilde sundu: “Venezuelalıların demokratik haklarını savunmak için yorulmak bilmez çalışması ve diktatörlükten demokrasiye adil ve barışçıl bir geçiş sağlamak için verdiği mücadelesi dolayısıyla…” Machado’nun politik profili düşünüldüğünde bu satırlar pişkinliğin tarifi gibi duruyor. Orwell’in 1984’ündeki Hakikat Bakanlığının çalışmalarını hatırlatan distopik bir alaycılık. Öte yandan Machado’nun, iktidara gelmesi halinde, Venezuela’da nasıl bir kanlı bastırma harekâtı yürüteceğini bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur, sadece modern Latin Amerika tarihini hatırlamak yeterlidir.
Machado’ya çok benzediği için Aung San Suu Kyi örneği üzerine de birkaç cümle sarf etmek yerinde olur. Aung San da görünüşte Myanmar’daki askeri diktatörlüğe karşı demokrasi ve özgürlükler için mücadele eden bir kadın lider profili çiziyordu. Başka birçok uluslararası kuruluşun yanı sıra Norveç Nobel Komitesi de 1991 yılında kendisine Barış Ödülünü layık görmüştü. Bu ödüllendirmeye ilişkin açıklamasında Komite şöyle diyordu: “Norveç Nobel Komitesi, bu kadını yorulmak bilmeyen çabaları nedeniyle onurlandırmak ve dünya genelinde demokrasi, insan hakları ve etnik uzlaşmayı barışçıl yollarla elde etmeye çalışan birçok insana desteğini göstermek istemektedir.” Başta ABD olmak üzere tüm Batı’nın ışıltılı desteğini alan Aung San yıllar süren politik çekişmelerden sonra Myanmar’da iktidara geldi. Ama Nobel ödüllü bu özgürlük ve demokrasi şampiyonunun iktidar serüveni Marksistler açısından hiç de şaşırtıcı olmadı. ABD emperyalizminin tedrisatından geçmiş bu burjuva hanımefendi çok geçmeden Myanmar’ın Arakan bölgesindeki Müslüman halka (Rohingya) uygulanan soykırımcı etnik temizlik politikalarının yürütücüsü oldu. Öyle ki, zamanında Nobel Barış Ödülü dışında da ona benzer nitelikte ödüller veren birçok uluslararası kuruluş bu tablo karşısında ödüllerini geri çektiklerini açıklamak zorunda kaldılar.
Aung San örneğinin de gösterdiği gibi, Nobel Komitesinin barış ödülünde bu yıl özellikle infial yaratan tercihi, istisnai ya da özel bir durum değildir. Geçmişte Vietnam katliamcısı Henry Kissinger’a da, Filistinlilerin yıllardır süren katledilişinde önemli roller oynayan İzak Rabin’e de, Şimon Peres’e de aynı ödülü vermiş bir kurumdan söz ediyoruz.
Ama ödülün verildiği “skandal” kişi ve kurumları sıralamakla konu yeterli açıklığa kavuşmaz. Böylesi “skandal” tercihler de son tahlilde bu Nobel Barış Ödülü kurumunun özsel karakterinden kaynaklanıyor. “Dünyanın en prestijli ödülü” diye pazarlanan ödül hiçbir surette sahici bir barış savunuculuğu davasının eseri olarak doğmamıştır. Başka ifadeyle, hakiki bir barış hareketinin aktif dinamikleri üzerinde oluşmamıştır. Karşılaştırma olması açısından bu konuda başka örnekler verilebilir. Son tahlilde bir kapitalizm karşıtlığı temeline oturmasa da modern tarihte barış davasını güden çeşitli hareketler olmuştur. Başka birçok örneğin yanı sıra, Nükleer Silahsızlanma Kampanyası hareketi ya da Yeşilbarış hareketi örnek olarak verilebilir. Ancak Nobel Barış Ödülü kurumu böyle bir şey değildir. Bu ödülün nereden ve nasıl çıktığını hatırlamak yararlı olabilir.
Nobel Barış Ödülünün hikâyesi
İçinde barış konulu ödülün de olduğu Nobel ödülleri, dinamit ve daha başka patlayıcıların mucidi, kimyacı, mühendis ve silah imalatçısı bir kapitalist olan İsveçli Alfred Nobel’in vasiyetine dayanıyor. İnsan öldürme sanatından milyonlar kazanmış bir kapitalist olarak Nobel, bilim ve mühendislik konularıyla olduğu kadar edebiyat ve sanatla ilgilenen çok yönlü bir kişilikti. Son yazdığı vasiyetinde, çevresini de biraz şaşırtarak, mirasının tamamına yakınını (yüzde 94) fizik, kimya, tıp, edebiyat ve barış alanlarında insanlığa en büyük hizmetleri etmiş kişi ve kurumlara verilmek üzere vakfettiğini ilan etti. Bu ödüllerin maddi kaynağı onun adına 1900 yılında kurulan bir vakıf tarafından sağlanırken, ödüllerin her biri için adayları ve seçimi yapmak üzere farklı kurumlar belirlenmişti. Fizik ve kimya için bu kurum İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi iken, tıp/fizyoloji için Stockholm Karolinska Enstitüsü, edebiyat için İsveç Akademisi, barış ödülü için de Norveç Parlamentosu seçilmişti. Bu son ödülle ilgili işlerin yürütümü için de üyeleri parlamento tarafından belirlenen bir Norveç Nobel Komitesi oluşturulmuştu.
Vasiyet biraz şaşkınlıkla karşılansa da Alfred Nobel’in fizik, kimya, tıp gibi bilim alanlarında bir ödül ihdas etmesinin yadırgatıcı bir yönü yoktu. Zira kendisi öncelikle kimya alanında çalışan ve buluşlar yapan birisiydi. Her ne kadar dinamit gibi buluşları daha ziyade yıkım araçları olarak kullanılan buluşlar olsa da. Bu alanların yanına edebiyatın eklenmesi de doğa bilimlerinin yanına yaratıcı entelektüel faaliyetin çok etkili ve önemli bir başka alanının eklenmesi anlamını taşıyordu. Zaten Nobel çeşitli konularda becerileri olan bir kişi olarak şiirler ve bir de tiyatro oyunu yazmıştı. Ama bu ödüllerin yanı sıra, pek ilgisi olmayan biçimde, bir de Barış Ödülü ihdas etmesinin sebebi hep tartışılmıştır. Nobel’in bu ödülleri ihdas ettiği vasiyetinde buna dair bir açıklama olmaması da tartışmalar için zemin oluşturmuştur. Ölüm işinden kendisine servet yapmış bir kapitalistin bir barış ödülü oluşturulmasını vasiyet etmesi doğal olarak şaşkınlıkla karşılanmış ve eleştiri konusu olmuştu.
Savaş endüstrisine hizmet eden ve buradan kendisine yüklü bir servet yapan Alfred Nobel’in, barış konulu bir ödül ihdas etmesinin pek tutarlı bir izahı olamayacağından olsa gerek, rivayetler devreye giriyor. Nobel sağken silahlar, silah endüstrisi ve savaşlar konusunda bir pişmanlık dile getirmiş olsa bu da anlaşılır olurdu. Ama böyle bir şey olmadığı açık. Vasiyetinde dahi barış ödülü kişisel açıdan gerekçelendirilmiş değildir. Kardeşinin ölümünün yanlışlıkla kendi ölümü sanılması üzerine yazılan anma yazılarında, yaptığı işin kınanması üzerine Alfred Nobel’in çok etkilendiği rivayet ediliyor. Bir Fransız gazetesinde “Le marchand de la mort est mort” [“ölüm taciri öldü”] diye yazıldığı ve devamında “İnsanları daha önce görülmemiş hızda öldürmenin yollarını keşfederek zengin olan Dr. Alfred Nobel dün öldü” ifadelerinin yer aldığı söyleniyor. Böylece, daha ölmeden öldüğünde arkasından neler söyleneceğini görmüş olan Nobel, vasiyetine Barış Ödülünü de ekliyor. Rivayet böyle.
Barış mı savaş mı?
Görüldüğü üzere Nobel barış ödülü, ömrü hayatında barış için bir şey yapmamak bir yana, aksine savaş ve silahlar için uğraşmış zengin bir kapitalistin vasiyetinden çıkmıştır. Ortada bununla ilgili ne bir barış hareketi ne de bireysel düzeyde de olsa barış savunuculuğu mirası vardır. Ödül her iki ülkede de Kraliyet’in ışıltılı salonlarında “nezih” beyefendi ve hanımefendilerin smokinli fraklı törenleriyle takdim edilmekte, küresel burjuva medyada parlatılmaktadır. Böylesi bir ödül kurumunun insanlığın barış davasına bir hizmetinin olamayacağı alenen ortadadır.
Nobel ödülleri ilgili alanlarda “insanlığa en büyük hizmet” prensibine göre fikren temellendirilmiş. 1900 yılından beri her yıl verilen (savaş gibi olağanüstü durumlarda oluşan engeller hariç) ödüller için yazılmış vasiyette böyle yazıyor. Özel olarak barış ödülü için yazılan ifade ise “uluslar arasında kardeşlik için, sürekli orduların kaldırılması ya da küçültülmesi için yahut barış kongrelerinin yapılması ya da ilerletilmesi için en büyük hizmeti yapan kişi ve kurumlara verilmek üzere…”.
Bu gerekçeye bakınca 125 yıldır verilen bu ödüle layık görülen hangi zat ya da kurumun, örneğin “sürekli orduların kaldırılması/küçültülmesi” doğrultusunda çalıştığını sorası geliyor insanın. Tüm bu dönem boyunca olan şey dünyanın her yerinde sürekli orduların daha da yerleşip güçlenmesi ve büyümesi olmuştur. ABD emperyalizminin askeri saldırganlığı temelinde iktidar devirme kumpaslarının içinde yer alan, Gazze halkının maruz bırakıldığı Siyonist soykırıma coşkuyla destek veren Machado bu konularda ne yapmıştır? Kuşkusuz sorulması bile abes bir soru…
Henry Kissinger, Şimon Peres, İzak Rabin ve Aung San örneklerinde çarpıcı biçimde görüldüğü üzere burjuva Nobel Komitesi barıştan çok savaşın hizmetindedir. Machado örneği de bu en çarpıcı örnekler arasına eklenecek türdendir. Trump ABD’sinin bugünlerde Venezuela’yı hedef alan emperyalist saldırganlığını çok daha yüksek bir kapsama yükseltme hazırlıkları yaptığı bir sırada bu savaş hamlesinin başlıca aktörlerinden biri olacağı açık olan Machado’ya barış ödülü verilmesi, gerçekte muhtemel bir kan banyosu öncesi bunun faillerini aklama ve parlatma maksadını taşımaktadır. Bu ödül Venezuela’ya yönelik yeni emperyalist saldırganlığın yolunu döşeme araçlarından biri olarak işlev görmektedir.
Günümüz dünyası yeni bir emperyalist dünya savaşına sahne olmaktadır. Militarizm, silahlanma, ülkelerin, bölgelerin özellikle 2000’li yıllardan beri ağır yıkım araçlarıyla tahrip edildiği uzatmalı bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte milyonlarca insan hayatını kaybetmiş, milyonlarcası yaralanmış ve sakat kalmış, milyonlarcası da yerinden yurdundan olmuştur. Böylesi bir dünyada barış savunuculuğunun kapsamı, bu savaşın asıl sorumlularının, hiç olmazsa sembol kurum ve figürlerinin moral olarak mahkûm edilmesinden daha aşağısı olamaz. Bugün Trump’ı, ABD emperyalizmini, Netanyahu’yu, İsrail devletini ilk kalemde savaş suçlusu saymayan bir savaş karşıtlığı ya da barış savunuculuğu söz konusu olamaz.
Barış davası açısından bu elbette yeterli değildir. Ama bundan aşağısı da en kaba ikiyüzlülüktür olsa olsa. Bugün dünyanın birçok önde gelen ülkesinde yapılan ve milyonların katıldığı İsrail Siyonizmi karşıtı gösterilere katılanlar da, bunun için grev ve boykot yapan liman işçileri de, Gazze’ye denizden yardım filoları örgütleyenler de barış savunuculuğunun anlamlı örneklerini vermektedirler. Bu insanların çoğu bilinçli olarak kapitalizm karşıtı olmasalar da savaş karşıtlığı bağlamında yaptıkları anlamlı, etkili ve değerlidir. Hiç kuşkusuz savaş karşıtlığının en tutarlı ve yüksek formu, bunun anti-kapitalist temeller üzerine oturtulduğu bir perspektiftir. Zira son birkaç yüzyılın savaşları ve günümüz savaşları kapitalist sömürü düzeninin işleyişinden doğmaktadır. Tam tutarlı bir savaş karşıtlığı, silah sanayiiyle, militarizmiyle, sömürü iştahı ve hegemonya kapışmalarıyla vs. kapitalizmi hedef almadan mümkün değildir. O nedenle mevcut savaş karşıtı dinamikleri anti-kapitalist ve özellikle işçi sınıfı temelli bir düzeye yükseltme mücadelesi bu yoldaki en değerli çabadır.
link: Levent Toprak, Çürümüş Kapitalizmin Barış Ödülü, 19 Kasım 2025, https://en.marksist.net/node/8653
Jack London’dan Günümüze




