Son haftalarda birbiri ardına yaşanan ve yüzlerce insanı etkileyen zehirlenme vakaları, Türkiye’de rejimin oluşturduğu siyasal, sosyal ve ekonomik yapının halk sağlığını çok yönlü tehdit ettiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Kasım ayında, Almanya’dan tatile gelen iki küçük çocuklu Böcek ailesinin tüm fertlerinin zehirlenerek hayatını kaybetmesiyle dikkatler gıda sektörünün üzerine çekildi. Ailenin ürünlerini yediği kokoreççi, midyeci, lokumcu tutuklanırken, günler sonra zehirlenmenin gıdadan değil, ailenin kaldığı oteldeki ilaçlamadan kaynaklandığı anlaşıldı. Aynı günlerde İstanbul’da 13 yaşındaki bir çocuğun daha ölmesi ve pek çok kentte peş peşe toplu gıda zehirlenmelerinin yaşanması, yüz yüze kalınan tablonun hiç de münferit vakalardan oluşmadığı gerçekliğini ortaya koydu.
Kasım başından bu yana yalnızca basına yansıyan ve hastane başvuruları paylaşılan gıda zehirlenmesi vakalarının sayısı 1000’e yaklaştı. Gıda zehirlenmelerinde pek çok insanın hastanelere başvurmadığı ve vakaların çoğunun basına yansımadığı hesaba katıldığında gerçek sayının bundan çok daha fazla olduğunu tahmin etmek güç değil. Zehirlenmelerin coğrafi yaygınlığı ve yaşanma biçimleri bile aslında durumun vahametine işaret ediyor: İstanbul, Ankara, Kocaeli, Yalova, Sakarya, Bursa, İzmir, Diyarbakır, Adıyaman, Niğde, Kayseri, Antep, Urfa, Aydın, Denizli, Kütahya, Muğla, Trabzon, Samsun, Rize, Gümüşhane, Zonguldak, Kastamonu, Mersin… Yani doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine tüm Türkiye!
Gıda zehirlenmesi vakalarının çok büyük bölümünün, toplu olarak yemek yenen işyerleri, organize sanayi bölgeleri, öğrenci yurtları, okul kantinleri, cezaevleri ve kışlaların yanı sıra düğün, mevlit, taziye gibi toplu yemek organizasyonlarında yaşandığı görülüyor. Örneğin sadece Kasım ayında Ankara’da birden fazla inşaat şantiyesinde toplam 153 işçi; çeşitli kentlerdeki öğrenci yurtlarında ve okullarda 230’dan fazla öğrenci; Sakarya Ferizli Cezaevinde 266 mahpus; Gaziantep Geri Gönderme Merkezinde 56 mülteci; farklı kentlerdeki düğün ve mevlitlerde 200’den fazla kişi yedikleri yemeklerden zehirlenerek hastanelik oldu.
Bunlar dışında restoranlarda ve ayaküstü yemek yenen yerlerde yaşanan zehirlenme vakaları da var elbette. Ancak yüzlerce kişinin toplu halde zehirlendiği vakaların yanında bunların oranı da, vakaların ağırlık düzeyi de düşük kalıyor. Oysa medyanın gözümüze soktuğu daha ziyade sokakta satış yapanlar ya da küçük işletmeler oluyor. Bunların hijyen şartlarına dikkat etmedikleri ve düşük kaliteli malzemelere yöneldikleri doğru elbette. Ancak hastanelik düzeydeki zehirlenme vakaları genelde endüstriyel yemek şirketlerinin hijyen ve muhafaza gerekliliklerini yerine getirmemelerinden ve düşük kaliteli ve sağlıksız malzemeler kullanmalarından dolayı yaşanıyor.
İşyerlerinde, fabrikalarda gıda zehirlenmelerinin son derece yaygın olduğunu ama bunların dışarıya yansıtılmasının patronlar tarafından engellendiğini de biliyoruz. Ülkenin dört bir yanındaki şantiyeler, fabrikalar, santraller, okullar, hatta hastanelerde işçilere yedikleri yemek zehir ediliyor. Üstelik bunlar arasında binlerce işçinin çalıştığı, Türkiye’nin en büyükleri olarak bilinen işletmeler de var. Örneğin sadece bu yıl, Ford Otosan, Yatağan Termik Santrali, Akkuyu Nükleer Santrali, Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi gibi büyük işyerlerinde yüzlerce işçi gıda zehirlenmesinden dolayı hastanelik oldu.
Meslek örgütleri, Türkiye’de gıda kaynaklı hastalıkları izleyen bütüncül bir ulusal kayıt sistemi bulunmadığı için, bildirilen vakaların gerçek vaka sayısının yalnızca %5-10’u olabileceğini ifade ediyorlar. Sağlıklı verilerin olmamasının, sorunun köküne inmeyi ve koruyucu sağlık politikalarının oluşturulmasını da engellediğini vurguluyorlar.
Gıda zehirlenmelerinin bu kadar vahim boyutlara ulaşmasının temelinde, sermayenin dizginsizce kâr etmesinin önündeki her türlü engeli kaldırmayı kendine düstur edinen mevcut rejimin izlediği denetimsizlik, cezasızlık ve hatta suça teşvik politikaları yatıyor. İşçi sınıfını en temel haklarını gasp ederek sermayeye paspas eden bu rejim, halk sağlığını da ayaklar altına almıştır. Faşist rejim altında toplumsal alan tam anlamıyla hukuksuzluğa ve kuralsızlığa terk edilmiştir. Bu durumun gıda ve sağlık sektöründe de yaygınlaşmasının yarattığı hayati tehdidin boyutlarını her gün yaşanan yeni örnekler üzerinden görüyoruz. Artan yoksulluk ve sürekli yükselen fiyatlar emekçileri ucuz gıdalara yönelmek zorunda bırakırken, burjuvazi maliyetleri düşürmek adına en ucuz ve kalitesiz malzemeleri kullanarak daha fazla kâr etmeye çalışıyor.
Rejimin yandaş şirketleri (elbette tepedekilerin kendi paylarını almaları karşılığında) ihaleler üzerinden zengin etme politikası her alanda olduğu gibi bu alanda da hüküm sürüyor. İhaleleri alanların kayrılmalarının yanı sıra korunacaklarını da bilmeleri, onların sınırsız bir rahatlıkla hareket etmelerine yol açıyor. Neredeyse tüm sorunlu vakalarda işin altından şirket-rejim ilişkisinin çıkması artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Örneğin geçtiğimiz Ağustos ayında, İstanbul’daki bir TOKİ şantiyesine yemek veren şirketin işçilere kokmuş et yedirmeye kalkması üzerine işçiler mutfağı basıp tarihi geçmiş etleri kayıt altına alarak CİMER’e ve Sağlık Bakanlığına şikâyette bulunmuşlardı. Olay basına yansıdıktan sonra, söz konusu şirketin Ankara merkezli bir yemek-gıda şirketi olduğu, sadece özel sektörle değil aralarında Gençlik ve Spor Bakanlığı, Türkiye Basketbol Federasyonu ve KYK yurtlarının da bulunduğu çeşitli kamu kurumlarıyla da anlaşmaları olduğu ortaya çıktı. Bu şirket halen “hizmet vermeye” ve internet sitesinde yemeklerini “hijyen ve kalite standartlarından asla ödün vermeden, taze ve birinci sınıf malzemelerle” hazırladığını söylemeye devam ediyor.
Gıda zehirlenmeleri, gıda güvenliğinin olmamasının sonuçlarından sadece biridir ve halk sağlığını kitlesel ölçekte tehdit eden çok daha yaygın sorunlar mevcuttur: Tarımsal üretimde kullanılan pestisitlerin pek çok üründe tehlikeli düzeyde kalıntı bırakması, hazır gıdalardaki katkı maddeleri, et ve süt ürünlerinde soğuk zincire uyulmamasının getirdiği büyük riskler, tarihi geçmiş ürünlerin yemek şirketleri tarafından kullanılmasının yanı sıra etiket tarihlerinin değiştirilerek piyasaya sürülmesi gibi. Özellikle sınır değerlerini fazlasıyla aşan pestisit kalıntıları, aşırı aflatoksinli gıda ürünleri ve katkı maddelerinin kontrolsüz kullanımı, kanserden bağışıklık sistemi hastalıklarına pek çok ciddi hastalığın toplumda patlamalı bir şekilde yaygınlaşmasına yol açıyor. Türkiye’den Avrupa’ya ihraç edilen çok sayıda ürünün başta aşırı pestisit ve aflatoksin olmak üzere güvenlik standartlarına uymaması nedeniyle sınırdan döndürüldüğünü biliyoruz. 2024 yılında Türkiye, bu açıdan en çok ret alan ülke olmuş. Geri döndürülen bu ürünlerin iç pazara sürülüp sürülmediği bir yana, iç pazar için üretilen ürünlerin bu açıdan çok daha kontrolsüz oluşu nedeniyle daha da büyük bir tehdit oluşturduğu açıktır.
Bu gerçeklik ortadayken, rejimin halk sağlığına yönelik bu tehditleri zerrece önemsemediğini, bu yıl yürüyen ve geçtiğimiz haftalarda karara bağlanan bir dava süreci de açıkça ortaya koyuyor. Bir yıl önce, “pestisit denetim sonuçlarının paylaşılması” talebiyle 50 bin imza toplayarak Tarım ve Orman Bakanlığına başvuruda bulunup yanıt alamayan Greenpeace, bunun üzerine dava açmıştı. Bu davada mahkeme pestisit kalıntı sonuçlarının gizlenmesini hukuka aykırı buldu. Karara göre Bakanlık 2022-2024 yılları arasındaki 247 bin pestisit denetiminin sonuçlarını paylaşmak zorunda. Bakanlığın bu karara uyup uymayacağını önümüzdeki günlerde göreceğiz; fakat dava süreci yürürken mahkemeye sunulan savunma, rejimin önceliğinin halk sağlığı değil ticari kaygılar olduğunu bir kez daha açıkça ortaya koymuştur. Bakanlık bu savunmada, “pestisit analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılmasının kamuya bir faydası olmayacağını ve sonuçların açıklanmasının iç ve dış ticarette olumsuz sonuçlara neden olabileceğini” söylemiştir!
Rejim için önemli olan sermayenin kârıdır, ticarettir, ticari itibardır! Binlerce insanın zehirlenmesi, milyonların hayatının tehdit altında olması onun için önemli değildir. Zaten tam da o yüzden sadece özel sektörde değil, okullar, yurtlar, cezaevleri, kışlalar, hastaneler de dahil olmak üzere tüm kamu kurumlarında yemek işi de özelleştirilmemiş midir? Özelleştirme, taşeronlaştırma, en az maliyetli olan menüler ve denetimsizlik: Sonuç, emekçilere düşük besin değerli, kalitesiz ve hatta zehir saçan yemeklerin dayatılmasıdır.
Gıda güvenliği, gıda ürünlerinin tarlalardan ve çiftliklerden başlayarak her aşamada denetlenmesini gerektiriyor. Oysa meslek örgütlerinin de dikkat çektiği gibi, AKP iktidarı, halk sağlığını doğrudan ilgilendiren bu yaşamsal alanda bile denetim birimlerini hem personel hem uzmanlık açısından ciddi biçimde zayıflatmıştır.[*] Denetim yetkisinin çok sayıda kuruma dağıtılması ve yaptırımların etkisiz hale getirilmesi de bunda önemli bir rol oynamaktadır. Yapılan denetimler ise kapsamlı laboratuvar incelemelerinden yoksun, yüzeysel kontrollere indirgenmiştir.
Üstelik rejim denetim görevini yerine getirmediği gibi, bu yükümlülüğünü halkın sırtına yıkmaya çalışmaktadır. Tarım ve Orman Bakanının soruna çözüm olarak, “Herkes gönüllü gıda denetçisi olsun ve oluşturulacak online platform üzerinden Bakanlığa ihbarda bulunsun!” yönündeki sözleri bunun ifadesidir. Böylece kamusal birimler, denetim ve gereken sayıda denetçi çalıştırma yükümlülüğünden kurtarılmak istenmektedir.
Denetimsizliğin hüküm sürdüğü tek alan gıda sektörü değildir elbette. Bu mesele bütünlüklü bir politikanın sadece bir parçasıdır. Böcek ailesinin alenen katledilmesi örneğinde görüldüğü üzere, en tehlikeli ve riskli alanlarda bile korkunç bir başıboşluk söz konusudur ve bu durumun baş sorumlusu her alanda kurumsal çöküşe yol açan mevcut rejimdir.
Nereye el atılsa faşist rejimin tüm kurumlarını saran çürüme kendisini çıplak bir şekilde gösteriyor. Örneğin Türkiyeli işçiler Avrupa’nın en pahalı etini, en düşük asgari ücretiyle yemeye çalışıp yiyemezken, devletin et ithalatını yöneten Et ve Süt Kurumunun başındaki genel müdürün, Avrupa ülkelerinde ortağı ve yöneticisi olduğu şirketler üzerinden binlerce tonluk ithalat gerçekleştirdiğine ve bu yolla on milyonlarca dolarlık kazanç elde ettiğine dair belgeler ortaya saçılıyor. Ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöken bu faşist rejimin yarattığı siyasal ve sosyal zeminde halkın gıda güvenliği olmadığı gibi, işçinin iş güvenliği de yoktur, kadınların yaşam güvenliği de. Mafyanın terör estirdiği, gençlerin uyuşturucu batağına sürüklendiği, emekçilerin sanal bahis ve kumarla soyulduğu ülkede, rejim bütün bu melâneti kendisi için beslenme kapısı haline getirmiştir. Özcesi, bu rejim halk sağlığını her açıdan tehdit etmektedir.
link: İlkay Meriç, Yaygınlaşan Gıda Zehirlenmelerinin Sorumlusu Mevcut Rejimdir , 14 Aralık 2025, https://en.marksist.net/node/8667
Rejimin İdeal Eğitim Modeli: Tek Cinsiyetli Eğitim




