Sosyalist yazar Jack London, 12 Ocak 1876’da, ABD’nin San Francisco şehrinde doğdu. 22 Kasım 1916’da henüz 40 yaşındayken hayata gözlerini yumduğunda, geride işçi sınıfı için pek çok önemli eser bırakan London, yaşamına dair şunları söylüyordu: “Hayatımı gerçekten zorlu bir okulda geçirdiğimi, zulüm ve insanlık dışı işlemlerden, ortalama bir insanın payına düşenden daha fazlasını aldığımı, gemilerden hapishanelere, bataklıktan çöllere, idam sehpalarından kimsesizler yurduna, savaş meydanlarından askeri hastanelere dek her şeyi tatlısıyla acısıyla tattığımı eklemeliyim.”[1] Gerçekten de küçük yaşlardan itibaren çalışarak, kapitalist sistemin çelişkilerini iliklerine kadar hissetti London:
“Neredeyse ilk farkına vardığım şey sorumluluklardı. Sekiz yaşımda ağır işlerde çalışmaya başladım. İçimde güçlü bir macera arzusu vardı. İstiridye korsanlarına katıldım. Bir yelkenliyle Japonya kıyılarında fok avlamaya gittim. Yedi aylık tayfalıktan sonra geri dönüp, kömür küremek, kıyı balıkçılığı ve bir Hint keneviri fabrikasında işçilik yaptım. Daha sonra California’dan Boston’a kadar bir aşağı bir yukarı avarelik ettim. Tanıştığım insanların hepsi emek, zorluk ve kazalarla eğilip bozulmuş, sahipleri tarafından yaşlı atlar gibi yüzüstü bırakılmış denizciler, askerler, işçilerdi. Onlarla yolculuk edip, yük vagonlarında, parklarda onlarla birlikte titrerken yaşam öykülerini dinledim. Onları dinledikçe beynim çalışmaya başladı. Bu gezilerde sosyalistlerle tanıştım ve sosyalist oldum. İlk yılda üniversiteden ayrılmak zorunda kaldım. Klondike’a altın aramaya gittim. Klondike kendimi bulduğum yerdi. Orada kimse konuşmaz, herkes düşünür. Gerçek bakış açısı kazanırsınız. Ben de kendi bakış açımı kazandım.”
Çocuk yaşta işçilik yapan London genç yaşta sosyalist oldu. Dönemin sosyalist partilerinde çalıştı. Sosyalist kimliğiyle belediye seçimlerinde başkan adayı oldu. Halka açık meydanlarda, parklarda ve üniversitelerde sosyalizm propagandası yaptı. Hikâyelerini ve romanlarını da bu doğrultuda kaleme alıyor, işçi sınıfının siyasal ve sosyal açıdan gelişip güçlenmesi için çalışıyordu. Mücadele ortamını şu cümlelerle yorumluyordu London: “Burada ayrıca insana inancın sıcaklığını, idealizmin ışıltısını, bencil olmamanın, özveri ve çilenin tatlılığını, ruhun bütün muhteşem unsurlarını buldum. Yaşam temiz, asil ve canlıydı burada. Kendini ıslah eden yaşam, harika ve görkemli hale gelmişti; artık yaşadığıma memnundum. Beden ve ruhu, dolar ve sentlerden üstün tutan; aç bir kenar mahalle çocuğunun tiz çığlığını, ticari büyüme ve dünya hükümranlığından daha fazla önemseyen büyük adamlarla temas halindeydim. Her yanımda yüce amaçlar ve kahramanca çabalar, gündüzlerim ve gecelerimde güneşin ve yıldızların ışığı, ateş ve çiğ vardı.”
London gibi genç işçileri sosyalizm fikriyle buluşturan koşullar, aynı zamanda emperyalizm çağının başladığı, çelik, maden ve petrol şirketlerinin devasa tekellere dönüştükleri koşullardı. Muazzam hammadde, ticaret ve pazar olanaklarını kullanan Amerikan tekelleri dünyanın en büyük güçleri haline geliyordu. Kadınlar, çocuklar, hastalar, yaşlılar veya engelliler bu sömürü çarkı içinde son sınırına kadar çalıştırılıyordu. Örneğin Ford’un fabrikalarında çok daha odaklı oldukları için bazı bölümlerde körler çalıştırılıyordu. London, büyük şirketlerin başına geçen Amerikalı patronlar için “bu adamlar işlerinin dışında olan her şeye karşı kör ve sağırdılar. Onlar yalnız kendi ticari işlerini bilirler. Ne kanunları ne de toplumu tanımadıkları halde aç milyonların hatta öteki milyonların kaderlerine hükmederler. Bir gün gelecek tarih onların zararına acı acı gülecek” diyordu.
London, Demir Ökçe kitabında kapitalistleri şöyle bitilmiyordu: “Smokin içinde bir kemik kapmak için hırlayan mağara adamı.” 1905 yılında kaleme aldığı “Devrim” adlı makalesinde şöyle yazıyordu: “Sermaye sınıfının az sayıda mensubu devrimi görüyor. Çoğunluğu fazlasıyla cahil ve birçoğu da görmekten korkuyor. Dünya tarihinde çöken sınıfların durumu hep böyle olmuştur. İktidar ve mülkle şişmiş, başarıdan sarhoş olmuş, fazla yemek ve ataletle yumuşamış halleriyle, bal peteklerinin etrafında toplanıp, işçi arıları tarafından öldürülmeyi bekleyen asalak böceklere benzerler.”
London, kapitalist çalışmanın insan sağlığını nasıl yok ettiğini yazılarında şöyle vurguluyordu: “İşçinin kas stokunu yenileme imkânı yoktu. Kaslarını ne kadar çok satarsa, kendisinden o kadarı gidiyordu. Satacak başka şeyi yoktu ve her geçen gün stoku azalıyordu. Sonunda, eğer daha önce ölmezse, varını yoğunu bitirip kepenk kapatıyordu. Kasları iflas ettiğinde, toplumun mahzenine inip sefalet içinde çürüyecekti.”
Yaşamı ve eserleriyle, işçileri sefalete sürükleyen bu düzenin değişmesi için işçi sınıfını mücadeleye çağıran London, işçi sınıfının mücadelesinin başarıya ulaşacağına yürekten inanıyordu. Hikâye ve romanlarıyla işçileri sarsıyor, işçiler arasında dayanışmayı güçlendiriyordu. Patronların süslü yalanlarını ifşa ediyor, eşitlik ve özgürlüğün işçi sınıfının mücadelesiyle geleceğini belirtiyordu. Kapitalizmin boğucu atmosferinde işçi sınıfına ait edebi ürünlerin ortaya çıkması Amerikalı emekçi kitlelerin ilgisini çekti. İlk kez edebi kitaplarda, dergi ve gazete sayfalarında işçilerin çalışma ve yaşam koşulları kendine yer buluyordu.
London’ın 1900’lerin başındaki Londra’yı anlattığı “Uçurum İnsanları” kitabı hem tarihsel bir belge niteliğindedir hem de Elif Çağlı’nın atıfta bulunduğu gibi kapitalist çürümenin dünyayı nasıl sardığına yönelik tespitlerin bir ön örneğidir: “Amerikalı sosyalist yazar Jack London’ın Doğu Londra’daki sefaleti görüp «Uçurum İnsanları» romanını kaleme aldığı yılların üstünden nice yıllar geçti ama bugün tüm kapitalist dünya, milyarlarca uçurum insanıyla dolu bir yer haline geldi. Kapitalizm artık sermayenin işçi haklarına küresel ölçekteki saldırısı ve küresel savaşlarla birlikte seyrediyor.”[2]
Sosyalist devrim çağrısı
Amerika topraklarında 20. yüzyılın başında sosyalizm çok canlı ve devrimci bir güç olarak büyüyordu. London’ın eserlerine dönük ilgi de büyüktü.1905-1906 yılları arasında Yale Üniversitesinde bir profesör, Adem’den Önce’yi ders kitabı olarak okutuyor, kitabın ilk baskısı 65 bini geçiyordu. Ne var ki egemenler onun kitaplarının, yazılarının devrimci yanından rahatsızdılar. Bu nedenle sosyalist kimliğini ve kitaplarının devrimci özünü arka plana iterek London’ı bir serüven yazarı, kitaplarını da macera kitapları olarak öne çıkardılar. Ancak onun kitaplarının gücü egemenlerin bu niyetini eninde sonunda boşa çıkaracaktı. Nitekim neredeyse yüz yıl sonra 2011’de ABD’de Wallstreet’i İşgal Et” eylemleri döneminde London’ın kitaplarına yönelik ilgi tam da içerdiği devrimci fikirler nedeniyle katlanarak artacaktı.
Jack London Amerika başta olmak üzere tüm toplumların kurtuluşunu sosyalist mücadelede görüyordu. Kapitalist sınıf bu mücadeleye kara çalmak için kafaları karıştırmaya, yolu şaşırtmaya devam ediyordu. Burjuvazinin sosyalizme kara çalmasına itiraz ediyordu London: “Dudaklarından küflenmiş cümleler dökülür; örneğin, insanlar eşit doğmamıştır ve doğamazlar; sosyalizm ütopik ve olanaksızdır; azla yetinmeyi bilmek gerek; insanlar yeni baştan dünyaya gelmedikçe bu işler değişmez; ortaklaşmacı topluluklar hep başarısız olmuştur; paylaşmanın yararı ne? On yıl sonra da bugünkü gibi zengin ve fakir insanlar bulunacak. Kapitalistlerin önce ve her daim bilmesi gereken, sosyalizmin insanların eşitliği üzerine değil, eşitsizliği üzerine kurulu olduğudur. Sonra bilinmelidir ki, sosyalizm mümkün hale gelmeden hiçbir ruh temiz doğmayacaktır. Sosyalizmin olması gerekeni değil, var olanı sorun edindiği de bilinmelidir.”Bugün de burjuva ideologlar gençleri aldatmak için üniversite kürsülerinden filmlere, müziklerden bilim ve teknikteki yeniliklere kadar hemen her alanda bu tür basmakalıp argümanlarla sosyalizmi karalıyorlar. London’un belirttiği gibi sosyalizm bireyin bencilleşip yozlaşması değil aksine toplumla beraber kurtuluşa ermesidir.
London sosyalizm için şunu söylüyordu: “Bugünkü toplumun tüm kapitalist kurumlarının kökünü kurutmayı amaçlar. Devrimciliği ön plana çıkar ve bu devrim, anlam ve derinliği bakımından, dünya tarihinde gerçekleşmiş bütün devrimlerden çok daha muazzamdır. Dünyaya, şaşkınlık uyandırıcı yeni bir manzara sunar: örgütlü, uluslararası, devrimci hareket manzarası. Burjuva zihninde sınıf mücadelesi dehşet verici, korkunç bir şeydir; oysa sosyalizm tam da budur: mülksüz işçilerle mülk sahibi efendileri arasındaki, dünya çapında bir mücadele. İşçi sınıfı, toplumsal evrim süreci içinde, (eşyanın doğası gereği) sermaye sınıfının egemenliğine başkaldırmak ve onu devirmekle yükümlüdür.”
Dünya işçi sınıfının devrim mücadelelerini anlattığı makalesinde “bu, mutsuz ve fakir insanlar kitlesinin kendiliğinden ortaya çıkmış, şekilsiz bir başkaldırısı, kör ve içgüdüsel bir acıdan kaçış hareketi değildir” diyordu London. Ve sonra ekliyordu: “Bir sınıf olarak dünya işçileri, yine bir sınıf olarak dünya kapitalistleriyle savaşıyorlar.”Gerçekten de bugün dünya işçileri dünya kapitalistleriyle mücadele halindeler. ABD emperyalizminin şekillendirdiği dünyanın ekonomik-siyasi görünümü her yerde aynı. Ekonomik kriz, emperyalist savaş, faşizm, göç krizi, iklim krizi, nükleer savaş tehditleri… Dünyanın geldiği bu noktada işçi sınıfı da hareketleniyor ve meydanlarda sesini yükseltiyor. Kapitalist-emperyalist zorbalığa izin vermeyeceğini haykırıyor.
Kısacası London 20. yüzyılın başında, ABD’de devrimin zamanının geldiğini ve yine “devrimin dünyadaki her uygar ülkeye sirayet ettiğini” söylüyordu. Yıldan yıla her ülkede devrimin yumruğunun sıkılaştığını vurguluyordu. Nitekim geçen yüzyılda devrimin sıkılı yumruğu hemen her kapitalist ülkeyi sarsmıştı. London göremeden hayatını kaybetse de, Rusya’da işçi sınıfı 1917’de muazzam bir devrimle iktidarı ele geçirmişti. Bu yol kesintiye uğradı. Fakat onun üzerindeki tüm engelleri süpürüp atacak yeni devrimler mayalanmaya devam ediyor.
Son sözü sosyalizm söyleyecek
Jack London tarihte son sözü sosyalizmin söyleyeceğini “İnsan Akışı” adlı makalesinde şöyle vurgular: “Ve sosyalizm, daha fazla insana yiyecek sağlayan yeni bir ekonomik ve politik sistem olarak son sözü söyleyecek. Öngörüm böyle. İnsanların, midelerinden daha değerli ve yüce bir şeye ulaşacakları; onları eyleme geçirmek için midelerinden daha iyi bir güdüleyicinin bulunacağı zamanı iple çekiyorum. İnsanın asillik ve üstünlüğüne olan inancımı koruyorum. Ruhsal güzellik ve özverinin, günümüzdeki berbat oburluğu yeneceğine inanıyorum. Ve son olarak, işçi sınıfına güveniyorum. Bir Fransızın söylediği gibi: Zamanın merdiveninde her zaman, yukarı çıkan tahta ayakkabıların ve aşağı inen cilalı çizmelerin sesi yankılanır.”
Amerikan kapitalizmi başta olmak üzere dünya ölçeğinde kapitalist sistemin bir devrimle yıkılacağından emindir London. Bu durumu “Sınıf Savaşına Önsöz” makalesinde şöyle yorumlar: “Bu devrim, işçi sınıfının devrimidir. Azınlıkta olan sermaye sınıfı, bu devrim dalgasına nasıl set çeker? Sunacak nesi var? Ne sunuyor? İşveren birlikleri, yasaklar, işçi birliklerinin kasasını soymak için hukuk davaları, sendikasız işçi çalıştırmak için yaygara ve hileler, sekiz saatlik çalışma süresine hiddetle ve utanmazca karşı çıkışlar, çocuk işçilerin haklarında düzeltmeleri engellemek için uğraşmalar, belediye meclislerinde yolsuzluklar, yasama organlarında kapitalistlerin hakkını korumak için güçlü lobiler ve rüşvet, süngü, makineli tüfek, polis copu, profesyonel grev kırıcılar, silahlı Pinkerton’lar, sermaye sınıfının, devrim dalgasını durdurur düşüncesiyle öne sürdükleri bunlardır işte.”
Jack London hayatı boyunca işçi sınıfının kendi devrimini yapacağına ve sosyalist bir dünyanın kurulacağına inandı. ABD’de burjuva düzenin plütokrasinin egemenliğine dönüşeceğini öngördü. Elif Çağlı’nın, 2014 tarihli “Demokrasi ve Plütokrasi” makalesinde dile getirdiği gibi, “Lenin’in siyasal gericileşme tespitine benzer biçimde, ünlü Amerikan romancısı Jack London da aynı olguyu kendi eserlerinde edebi bir bakış açısıyla ele almıştı. Jack London, 1908 tarihli ünlü romanı Demir Ökçe’de, Amerika’daki değişimden hareketle burjuva rejimlerdeki anti-demokratik gidişatı çarpıcı biçimde dile getiriyordu. Ünlü yazar eserinde bu durumu kapitalist düzenin demir ökçesi, plütokrasinin iktidarı olarak tasvir etmişti. London Demir Ökçe’de, romanının kahramanı sosyalist Everhard’ın ağzından, ABD’de burjuva düzenin tröst krallarından ve büyük şirket yöneticilerinden oluşan plütokrasinin egemenliğine dönüştüğünü anlatıyordu.”[3]
22 Kasım 1916’da böbrek yetmezliği sonucu hayatını kaybeden London, zamanın ruhunu yakalayan ender yazarlardandı. “Bana Göre Hayatın Anlamı” makalesinde şöyle diyordu: “Başımın üstündeki heybetli toplum yapısı artık bana bir haz sunmuyor. İlgimi çeken, o yapının temeli. Orada entelektüeller, idealistler ve sınıf bilinçli işçilerle omuz omuza, levye elimde, gökdeleni sallayan bir kaldıraç oluşturmaktan memnunum. Bir gün, birkaç levye daha tutacak eller bulduğumuzda, onu tepe üstü devireceğiz; bütün çürümüş yaşamları ve yürüyen ölüleri, canavarca bencilliği ve alık maddeciliğiyle… Sonra mahzeni temizleyip, insanlık için, oturma odasının bulunmadığı, tüm odaların ışıklı ve havadar, solunan havanın temiz, asil ve canlı olduğu bir ortam yaratacağız.”
link: Adil Aksu, Jack London’dan Günümüze, 17 Kasım 2025, https://en.marksist.net/node/8651
Kent Sorunları da Sınıf Mücadelesinin Konusudur




