Gerçekleşmesinin üzerinden bir asrı aşkın bir süre geçmesine rağmen Ekim Devriminin işçi sınıfının mücadele tarihindeki yeri hâlâ aşılabilmiş değil. Oysa tarihsel ölçekte bir sistem kriziyle boğuşan kapitalizm her alanda büyük bir tıkanma içerisinde ve kapitalizmi yıkarak insanlığın önünü açacak işçi devrimlerinin nesnel koşulları fazlasıyla olgunlaşmış durumda. Dahası, SSCB’nin çöküşünü izleyen geçici bir geri çekilme dönemini bir kenara bırakacak olursak, işçi sınıfı devrimci eylemleriyle tarih sahnesini hiç boş bırakmadı. 2000’lerin başlarından bu yana pek çok ülke işçilerin, emekçilerin isyanlarıyla çalkalandı, 2008 ve 2020 krizlerinin ardından ise bunların yaygınlığı ve sıklığında sıçramalı bir artış oldu. Fakat kapitalizmin duvarlarını döven devrimci isyan dalgaları hiçbir ülkede bu sömürü düzenini yıkma noktasına kadar ilerleyemedi.
Peki yükselen devrimci hareketler neden işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesinde ifadesini bulan doruk noktasına çıkamayıp yarı yolda kalıyor? Eksik olan işçi sınıfının toplumsal ağırlığı ya da devrimci cesareti mi? Her ikisi açısından da bir eksiklik olmadığını nice örnekten biliyoruz. Aksine, küreselleşen kapitalizm emekçi nüfusu hızla proleterleştirmiştir ve işçi sınıfı tüm ülkelerde çok büyük bir oransal ağırlığa sahiptir. Devrimci cesaret söz konusu olduğunda da işçi sınıfının 1917’de ayağa kalkarak iktidarı ele geçiren Rus işçi sınıfından aşağı kalır yanı yoktur. Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’ya onlarca ülkede sadece son yirmi yılda patlak veren devrimci isyanlar, kapitalizmin yarattığı ekonomik ve sosyal sorunlar karşısında ayağa kalkan, otokratik rejimlere baş kaldıran milyonlarca işçinin, egemenlerin en ağır saldırılarına rağmen verdikleri cesur mücadelelerin ürünüdür. Üstelik kimi örneklerde rejim değişiklikleriyle sonuçlanan politik devrimler de gerçekleşmiştir. Bununla birlikte söz konusu mücadeleler düzen sınırlarını aşamadıkları gibi, böyle bir hedefe dahi yönelememişlerdir. Burjuva unsurlar, kendiliğinden patlamalar şeklinde ortaya çıkan bu kitle hareketlerinin önderliğini ele geçirip onları kolaylıkla sönümlendirebilmekte ya da hareketler kısa bir süre içinde zor yoluyla ezilebilmektedir. Dolayısıyla dönüp aynı soruya geliyoruz: Neden?
Onca örnek ve deneyim gösteriyor ki, bunun yegâne nedeni, Ekim’in “sihirli gücü”nü oluşturan devrimci bilinç, örgütlülük ve önderlik faktörünün günümüzdeki yakıcı eksikliğidir. Pek çoklarına bu bıktırıcı, yavan bir tekrar gibi görünebilir. Fakat yaşanan onca devrimci isyanın yenilgiyle sonuçlanmasının egemenler tarafından “hiçbir şey değişmez” algısını güçlendirmek için kullanıldığı düşünüldüğünde, kaçınılmaz yenilgiler bundan çok daha kötü bir tekrar oluşturmaktadır. Bu yüzden, söz konusu eksikliğin giderilmesi için çalışmak işçi sınıfının devrimci öncüsünün en öncelikli görevi olmayı sürdürüyor. Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi,
“Proletaryanın kapitalist sömürü düzenine son verecek tarihsel eylemini başarıyla yerine getirebilmesi için, öncü nitelikte bir devrimci sınıf partisine sahip olması mutlak bir gerekliliktir. Partinin görevi, mücadelede öncü bir rol oynamak, sınıfı devrimci bilinçle donatıp örgütlemek ve onun mücadeleciliğini geliştirerek pekiştirmektir. (…) sınıfın devrimci partisinin geniş işçi-emekçi kitlelere sesini duyurabilmesi, onları kucaklayabilmesi için nesnel koşulların olgunlaşması, devrimci bir durumun oluşması şarttır. Bu husus ne denli kesin bir kuralsa, gelecek için hazırlanmayan bir partinin kendini devrimci fırtınanın orta yerinde birdenbire yoktan var edemeyeceği de o denli kesin bir kural oluşturur. Sınıfın öncü partisini inşa etmek için, sınıf mücadelesinin görece durgun seyrettiği dönemlerden başlayarak planlı ve kararlı bir hazırlık çalışması yürütülmelidir. (…) Lenin ve onun dönemindeki Bolşeviklerin mücadelesi ve sınıfın devrimci örgütünü yaratırken uyguladıkları tarz, bugün de Leninist parti anlayışına bağlanan sınıf devrimcileri için son derece önemlidir, eğiticidir ve örnektir.”[1]
“Ne yapmalı” sorusuna Lenin’in yanıtı
Ekim Devrimi, tarihin ilk ve tek muzaffer işçi devrimi olma payesine, Bolşeviklerin işçi sınıfının devrimci partisini yaratmak, sınıf içinde örgütlenmesini sağlamak ve devrim anı geldiğinde doğru taktiklerle işçi sınıfını iktidara yönlendirmek için verdikleri uğraşlar sonucunda erişmiştir. Çarlık koşulları altında uzun yıllar boyu yürüttükleri zorlu çalışmalarla devrime hazırlanan Bolşevikler, bu sayede devrimi de hazırlamışlardır. Nitekim 1917 Şubatında patlak verip Çarlığı yıkıp geçen devrimin Ekimde işçi sınıfının iktidarı ele almasına dek ilerletilmesi de Lenin öncülüğündeki Bolşevik Parti sayesinde mümkün olabilmiştir.[2]
Bolşevikler, Marx’ın sadık öğrencileri olarak, daha en başından, proletaryayı ezilen sınıflardan bir sınıf olarak değil devrime öncülük edebilecek tek sınıf olarak görmüşlerdir. Ancak bu devrimci potansiyelin açığa çıkması için devrimci bilincin şart olduğunu bilerek, işçi sınıfını bu bilinçle donatmaya çalışmışlardır. Lenin 1897’de kaleme aldığı “Rus Sosyal-Demokratlarının Görevleri” başlıklı broşürde bu bağlamda Rus sosyal-demokratlarının sosyalist çalışmasının, bilimsel sosyalizmin öğretilerinin propagandasını, mevcut toplumsal ve ekonomik düzen, bu düzenin sınıfları, bunların karşılıklı ilişkileri, aralarındaki mücadeleler, bu mücadelede işçi sınıfının rolü ve uluslararası sosyal-demokrasinin ve Rus işçi sınıfının tarihsel rolü hakkında işçiler arasında doğru anlayışları yaymayı içerdiğini belirtmektedir. Bununla kopmaz bir şekilde bağlı olan ajitasyonun ise, sosyal-demokratların işçi sınıfının kendiliğinden mücadelelerine, iş saati, ücret, çalışma koşulları vs. nedeniyle kapitalistlerle tüm çatışmalarına katılmalarını içerdiğini söyleyerek şöyle devam etmektedir: “Görevimiz, faaliyetimizi işçi yaşamının güncel pratik sorunlarıyla birleştirmek, işçilere, bu sorunlar içinde yönlerini saptayabilmelerine yardımcı olmak, dikkatlerini en kaba suiistimallere yöneltmek, işverene taleplerini daha eksiksiz ve daha amaca uygun formüle etmeleri için yardım etmek, işçiler içinde dayanışma duygusunu, dünya proleter ordusunun bir parçası olan birleşik bir işçi sınıfı olarak bütün Rus işçilerinin ortak çıkar ve ortak dava bilincini geliştirmektir.”[3] Bunun için işçi çevrelerinin örgütlenmesi, bunlarla merkez arasında düzenli bağların yaratılması, işçi yayınlarının basılıp dağıtılması, tecrübeli bir ajitatör kadrosunun yetiştirilmesi gibi hususları ise, Rus sosyal-demokrasisinin sosyalist faaliyetinin biçimleri olarak örneklendirmektedir.
Bu dönem, Rusya’da sosyalistler açısından “hangi pratik adımların atılması gerektiği ve nasıl atılacağı” sorusunu özetleyen “Ne Yapmalı” sorusunun giderek yakıcı bir hal aldığı bir dönemdir. Lenin’in 1901 tarihli “Nereden Başlamalı” makalesi işte doğrudan bu soruya yanıt vermek üzere yazılmıştır (Lenin bu konuyu, bir yıl sonra kaleme aldığı “Ne Yapmalı” broşüründe çok daha ayrıntılı ele almıştır). Pratik çalışmanın sistemi, planı, mücadelenin niteliği ve yöntemleri sorunu işçi sınıfının devrimci mücadelesi için kilit önem taşımaktadır. Bu soruya farklı çevrelerden farklı yanıtlar gelirken, “istibdada karşı doğrudan saldırıya geçmek için güçlü bir savaş örgütü kurmak”, “kitleler arasında geniş çapta devrimci siyasi ajitasyon yapmak”, “siyasi niteliği belirgin sokak gösterileri” yapmak gibi “eylem planları” ve “taktikler” de havada uçuşmaktadır.
Buna karşılık Lenin’in “ne yapmalı” sorusuna verdiği yanıt çok açıktır: Siyasi mücadeleyi her durumda ve her koşulda yürütebilecek güçlü bir devrimci örgütün yaratılması! Zira böyle bir örgüt olmadan, ne sağlam ilkelerin aydınlattığı ve kararlılıkla uygulanan sistemli bir eylem planı söz konusu olabilir, ne de devrimci taktikler! Lenin, belirleyici mücadele için uygun savaş güçlerinin inşasını ve sağlamlaştırılmasını sağlayacak böylesi bir örgütün kurulması yolundaki ilk adımı, bütün Rusya çapında bir siyasi gazetenin çıkarılması olarak görüyordu. Bu, ilkeli, sistemli ve çok yönlü propaganda ve ajitasyonun zorunlu koşuluydu. O dönemde Lenin’in yazı kurulunun başında bulunduğu İskra’da somutlanan bu gazete, yalnızca fikirlerin yayılması, siyasi eğitim ve siyasi müttefiklerin kazanılmasıyla sınırlı bir araç olmayacaktı. O, kolektif bir propagandacı ve kolektif bir ajitatör olmanın yanı sıra, kolektif bir örgütleyici de olacaktı.
Pek çoklarına, hareket canlanmışken, bu niteliklere sahip bir örgüt yaratmakla uğraşmak gereksiz görünürken ve ekonomik-siyasi ajitasyonlarla ya da radikal “eylem”, “sokak” çağrılarıyla devrimin kolayca başarılabileceği düşünülürken, Lenin ve yoldaşları işte bu zorlu uğraşın altına girmişlerdir. Elif Çağlı’nın belirttiği gibi, “Bolşevik tarzda çalışma, küçük-burjuva devrimcisinin aniden parlayıp sönen koşturmacasından veya sınıftan kopuk kahramanca işler yapma anlayışından tamamen farklı bir niteliğe sahiptir. Her zaman vurguladığımız gibi, Bolşevik çalışma tarzı uzun soluklu, planlı, sabırlı ve azimli bir mücadele anlayışına dayanır.”[4]
Lenin’in bu dönemde kaleme aldığı makalelerde ve broşürlerde, işçi sınıfının devrimci partisinin inşası[5] ve örgütlenmesine yaklaşımda Bolşevikleri Menşeviklerden ve küçük-burjuva sosyalist kesimlerden ayıran köklü farklılıklar açık bir şekilde ortaya koyulur. Lenin açısından bu, teknik bir inşa meselesi olmayıp, devrimci partinin işçi sınıfının hangi kesimlerine odaklanması, sınıf içinde devrimci çalışmanın nasıl yürütüleceği, mücadelenin sınıfın ve toplumun ezilen diğer kesimleriyle nasıl ilişkilendirileceği meselesidir.
Lenin, hareketin temel gücünün büyük fabrikalardaki işçilerin örgütlenmesinde yattığını belirterek şöyle demektedir: “çünkü büyük fabrikalar (ve imalathaneler) işçi sınıfının sadece sayı bakımından üstün kesimini değil, aynı zamanda daha da önemlisi, etki, gelişme ve savaşma gücü bakımından da üstün kesimini kapsamaktadır. Her fabrika bizim kalemiz olmalıdır. Bunun için de, her «fabrika» işçileri örgütü, içte ne kadar gizliyse dışta o ölçüde «dal budak salmalı», yani dış ilişkilerinde herhangi bir devrimci örgüt gibi duyargalarını elden geldiğince uzağa ve mümkün olduğu kadar çok yöne uzatmalıdır.”[6]
Nitekim devrimci faaliyetlerini fabrikalarda yoğunlaştırmaları sayesinde Bolşevikler harekete geçen işçi sınıfını devrim hedefine yönlendirebilmiş ve iktidarın ele geçirilmesini sağlayabilmişlerdir. Bu noktada şunun altını çizmek gerekir ki, Lenin’in dile getirdiği bu hususlar ne Çarlık Rusya’sına ne de o döneme özgü hususlardır; bugün de geçerli ve son derece önemli olan genel olarak Bolşevik anlayışın, özel olarak ise Leninist örgüt anlayışının temelleridir.
“Tarihsel dönemeç noktaları” karşısında hazırlıksız yakalanmamak için sistemli ve planlı bir hazırlığı ve düzenli çalışmalarımızı sebatla sürdürmeliyiz diyordu Lenin. Nitekim böylesi bir tarihsel dönemeç noktasıyla çok geçmeden 1905 yılında karşı karşıya kalındı. Çara dilekçe vererek taleplerini iletmek isteyen binlerce işçinin üzerine ateş açılması sonucu bine yakınının hayatını kaybetmesiyle tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen 22 Ocak 1905 katliamı Rusya’da otokrasiye karşı muazzam bir devrimci kalkışmanın kıvılcımını çakmıştı. Bu, pek çokları için hiç beklenmedik bir işçi ayaklanmasıydı. “Kanlı Pazar”dan iki gün önce Rus liberallerinin lideri Struve, “Rusya’da henüz devrimci bir halk yoktur” diye buyuruyordu örneğin. Reformistler ve liberaller, devrimci hareketlerin mevcut zayıf durumuna bakarak emekçilerin gücünü olduğundan çok daha zayıf görüyorlardı. Oysa 1905 devrimi patlak verdikten birkaç ay sonra durum bambaşkaydı:
“Sosyal-demokrat yüzler «aniden» binler oldu, binler ise 2-3 milyon proleterin önderi durumuna geldi. Proleter mücadele, 50-100 milyon köylü kitlesi içinde büyük bir mayalanma, hatta kısmen devrimci bir hareket doğurdu, bu köylü hareketi ordu içinde sempati yarattı ve askeri isyanlara, ordunun bir kesiminin diğer kesimine karşı silahlı mücadelelerine yol açtı. 130 milyon nüfuslu dev ülke kendini devrimin içinde buldu, uyuyan Rusya devrimci proletaryanın ve devrimci halkın Rusyası’na dönüştü.”[7]
İşçiler yarattıkları sovyetlerle, kitle grevleriyle ve silahlı ayaklanmayla Rusya’yı bir işçi devrimiyle tanıştırmışlardı. Lenin’in dediği gibi, 1905 devrimi 1917’nin provasıydı ve Bolşevik Partinin devrim stratejisinin ve taktiklerinin oluşmasında belirleyici bir rol oynayacaktı. 1905, bir yandan devrimci bir dönemde proletaryanın mücadele gücünün olağan dönemlere göre yüz kat daha fazla gelişebileceğini gösterirken, bir yandan da böylesi dönemlerde devrimci partinin hayati önemini canlı bir örnek üzerinden ortaya koyacaktı. Nihayetinde sosyalist örgütlerin hareketin büyümesinin ve hızının gerisinde kaldığı, bu durumda hareketin daha ileri gitmesinin mümkün olamadığı yaşanarak görülecekti.
Bununla birlikte, yükselen hareketin ve otokraside açılan gediğin yarattığı yeni ortam, tüm siyasi yapılara yeni olanaklar sağlamıştı. Bu dönemde Bolşevikler de bu olanaklardan yararlanmayı ihmal etmediler. Ancak Lenin, bu özgürlüklerin kalıcılığına ve sınırlarına asla güvenilemeyeceğini vurgulayarak, illegalite ve gizliliği tümüyle bir kenara bırakmanın yaratacağı tehlike konusunda sık sık uyarılarda bulunmayı sürdürdü. Legal ve yarı-legal parti örgütlerinin, çeşitli tipte işçi örgütlerinin kurulması, legal bir yayının hazırlanması gibi adımlar atılırken, illegal parti aygıtının korunmasından asla vazgeçilmemesi gerektiğini her daim dile getirdi. 1905-1907 arası görece özgürlük dönemine de, bunu takip eden karşı-devrim dönemine de uyum sağlayacak esneklikte politikalar izleyen, şablonlara hapsolmayıp somut durumun somut tahliliyle ve buna uygun taktiklerle yol alan bir parti: Bu her zaman Lenin’in temel bakış açısını oluşturacaktı.
Sınıfın ve hareketin genel düzeyini iyi okuyan, onunla sıkı bağlar içinde olan proleter devrimci örgütlerin, mevcut duruma uygun hedefleri ve mücadele yöntemlerini doğru biçimde saptamaları ve sınıfı bu hedefe yöneltebilmeleri özellikle kritik anlarda çok önemlidir. Aksi takdirde, sıkça yaşandığı gibi, hareketin ilerletilememesi ya da sınıf güçlerinin ve partinin ağır yaralar alması kaçınılmazdır. Bu durum Rusya’da da defalarca yaşanmıştır.
İki yıllık bir devrimci dönemin ardından, 1908-1911 yılları arasında Rusya, otokrasinin kendini yeniden tahkim ettiği bir gericilik dönemine girmişti. Lenin’in Çarlık rejiminin sunduğu hiçbir özgürlüğe tam olarak güvenilemeyeceği yolundaki uyarılarının önemi çok geçmeden ortaya çıkmıştı. Tutuklama dalgalarının ve saldırıların hüküm sürdüğü bu dönemde RSDİP de ağır kayıplar verdi. Bu duruma parti içi dağılma da eşlik etti. İşçi hareketine burjuva-demokratik devrimin zafere ulaşacağını umarak katılan ve gericilik dönemine dayanamayan ikircikli aydın ve küçük-burjuva unsurlar partiyi terk ettiler. Öte yandan bu dönemde, tersini savunan eğilimlere (Otzovistler ve Ultimatomcular) rağmen partinin Duma’daki temsilcileri çalışmalarına devam ediyorlardı. Fakat kimilerine bu bile yeterli görünmemiş, illegal örgütün tasfiyesini ve tümüyle legal bir partinin oluşturulmasını savunan bir tasfiyeci kanat ortaya çıkmıştı. Bolşevikler bu yıllarda bir yandan bu yıkıcı akımlara karşı mücadele verirken, bir yandan da parti örgütünü sağlamlaştırmaya çalıştılar.
“Prova”dan muzaffer işçi devrimine
1905 devriminin yenilgisinden sonra pek çoklarının, Moskova ayaklanmasının yapılmasının yanlış olduğunu, bu yola bir daha girilmemesi gerektiğini, bunun Çarlığı iyice saldırganlaştırdığını vs. savunmaları karşısında Lenin şöyle diyordu: “Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir. Yenilen ordular iyi öğrenir”.[8] Rusya’da da işçi sınıfının devrimci ordusu “iyi öğrendiğini” fazla uzun bir süre geçmeden tüm dünyaya gösterecekti.
Genel grevin ve silahlı ayaklanmanın mücadelenin en gelişmiş biçimleri olarak hayata geçirildiği 1905 devrimi, toplumun tüm muhalif ve mücadeleci kesimlerini politik olarak eğitmiş ve düzey sıçramasına yol açmıştı. Bu devrim, Lenin’in dile getirdiği gibi, proletaryanın, köylülüğün, ordunun sınıf bilinçli kesiminin ve aydınların demokratik kesimlerinin bilincinde silinmez izler bırakmıştı. Bu izler, işçi hareketinin yeniden yükselişe geçtiği 1912 yılından itibaren pek çok kez yeniden canlanmıştı.
Sadece işçilerden değil, köylülerden, askerlerden, öğrencilerden ve diğer emekçi kesimlerden yükselen her protesto gösterisi, her grev, her isyan, artık kategorik olarak bir üst düzeydeki politik taleplerle ve örgütlülük düzeyiyle patlak veriyor ve yayılıyordu. Bu ortamda Bolşevikler seçimleri ve parlamento kürsüsünü de devrimci amaçlarla kullanıyorlardı. Reformistlerin koltuk kapma heveslerinin aksine, “sosyal-demokrasi için seçimler, kimi vaatler ya da açıklamalar pahasına özel bir politik operasyon, bir oy avı değil, sınıf bilinçli proletaryanın ana talepleri ve politik dünya görüşünün temellerinin ajitasyonu için özel bir vesiledir yalnızca” diyordu Lenin. Bolşevikler kitle mücadelesinin yükselişini daha ileriye, devrim aşamasına kadar yükseltmeye yardım ederek genişletmeye ve sağlamlaştırmaya çabalıyorlardı; buna karşılık reformistler yükselişi yalnızca “bir canlanma olarak” görüyorlardı ve politikaları da anayasal tavizlerin, anayasal reformların elde edilmesine yönelikti.[9] Yüz binlerce grevci işçinin “kahrolsun Çarlık”, “demokratik cumhuriyet” şiarını yükselttiği, kışlalardan yükselen isyanda yoksul işçilerden ve köylülerden oluşan erlerin subaylarına ateş açtığı bir ortamda, Bolşevikler seçim kampanyasını bu devrimci ruhla doldurmaya, kitleleri devrimin zorunluluğu, acil gerekliliği ve kaçınılmazlığı konusunda aydınlatmaya çalışıyorlardı. Reformistlerse “gündemdeki reformlar”ın derdine düşmüşlerdi.
İllegal örgütün güçlendirilmesi konusu da her daim gündemdeydi. Şubat 1913 tarihli bir Merkez Komitesi kararında da “1912’deki grev hareketinin seyri, Sosyal-demokratların Dördüncü Duma seçimlerindeki kampanyası, sigorta kampanyasının seyri vb. bugünkü dönemde tek doğru örgütlenme tipinin, legal ve yarılegal bir işçi örgütleri ağıyla kuşatılmış Parti çekirdeklerinin toplamından oluşan illegal bir Parti olduğunu su götürmez bir biçimde kanıtlamıştır” deniyordu.[10]
Bolşevikler proletaryanın yanı sıra yoksul köylülerin ve ezilen ulusların sorunlarına da son derece duyarlıydılar. Demokratik görevlerle yüklü bir devrimin gündemde olduğu Rusya’da devrimci bir parti açısından başka türlüsü de mümkün olamazdı. Lenin’in gerek ulusal sorun konusunda gerekse tarım programı konusundaki açılımları ve kapsamlı çalışmaları biliniyor. Bu açılımları hayata geçiren doğru politikalar sayesinde Bolşevik işçiler, hem yoksul köylüleri hem de ezilen uluslara mensup emekçileri etkileyip devrimci çizgiye çekmekte zorlanmadılar.
Ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kayıtsız şartsız tanıyan Bolşevikler, yoksul köylüleri ise feodal toprak mülkiyetinin tüm kalıntılarıyla birlikte sona erdirilmesini, tüm büyük toprakların zoralımını ve bu toprakların yoksul köylülere dağıtılmasının yanı sıra ortak toprak mülkiyetinin de örgütlenmesini öngören tarım programları sayesinde devrime kazanacaklardı.
Ve barış sorunu… 1914’te başlayan birinci emperyalist paylaşım savaşı Avrupa’yı kasıp kavururken Çarlık da yağma pastasından pay kapmak için bu savaşın içine trompetler çalarak dalmıştı. Emekçi sınıfların savaş başladığında milliyetçilikle felçleştirilmeleri devrimci sosyalistlerin işini doğal olarak zorlaştırmıştı. Savaşın niteliğinin saptanması ve ona karşı tutum alınması söz konusu olduğunda sosyalist hareket içinde de büyük bir bölünme yaşanmıştı. II. Enternasyonal partileri sosyal-şoven bir politikayla, “anavatan savunusu” adı altında kendi burjuvalarının ardında saf tutarak işçi sınıfına ihanet etmişlerdi. Bu aynı zamanda II. Enternasyonalin iflası anlamına geliyordu.
Bu koşullarda savaşa karşı devrimci bir tutum takınmak her zamankinden çok daha yakıcı bir görev haline gelmişti. Lenin, savaşın ilk aylarında kaleme aldığı bir yazıda, savaşın emperyalist niteliğini tespit ederken, sosyal-demokrasinin görevinin her şeyden önce, savaşın bu asıl anlamını açığa çıkarmak ve egemen sınıflar tarafından savaşı savunmak için yayılan yalanları, safsataları, “yurtsever” palavraları acımasızca teşhir etmek olduğunu saptıyordu.
RSDİP’in bütün legal işçi basınının yok edildiğini, sendikaların çoğunun feshedildiğini, sayısız parti üyesinin tutuklanıp sürgüne gönderildiğini belirten Lenin, “buna rağmen parlamentodaki temsilciliğimiz savaş kredilerini onaylamamayı ve hatta etkin bir protesto için Duma’yı terk etmeyi, Avrupa hükümetlerinin politikasını emperyalist politika olarak teşhir etmeyi mutlak sosyalist yükümlülüğü bilmiştir” diyordu. Burjuvazinin savaş dönemi yasalarına geçiş yapmasının, proletaryanın önüne, ajitasyon ve örgütlenmede illegal biçimler oluşturma mutlak görevini koyduğunu belirten Lenin, Marksizme ve işçi sınıfına ihanet eden II. Enternasyonalden örgütsel kopuşun da işaretini veriyordu:
“Proleter Enternasyonal çökmedi ve çökmeyecek. İşçi kitleleri bütün engelleri aşarak yeni Enternasyonali kuracaktır. Oportünizmin bugünkü zaferi uzun süreli olmayacak, savaş gittikçe daha çok kurban istedikçe, işçi kitleleri oportünizmin işçi davasına ihanetini daha iyi kavrayacak, silahları her ülkenin kendi hükümetine ve kendi burjuvazisine karşı yöneltmenin zorunluluğunu daha iyi anlayacaktır.”[11]
Ekim Devriminin başarıya ulaşmasında, Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin, işçi sınıfının mücadelesini kapitalist sınırlar dahilindeki reformlar için verilecek mücadelelerle sınırlayan Menşevik anlayışın yanı sıra onun da bağlı olduğu II. Enternasyonal reformizminden ve oportünizminden mutlak bir şekilde yollarını ayırmalarının büyük bir payı vardır. İşçi sınıfının devrimci iktidarı yolunda, öncelikle devrimci bir partinin inşası, bu partinin işçiler, yoksul köylüler ve bunlardan oluşan askerler arasında yürüttüğü devrimci faaliyeti doğru şiarlarla birleştirmesi ve bu sayede onların güvenini kazanması: İşte Bolşevik Partinin yaptığı şey bu olmuştur. Bu başarıldıktan sonra, devrimci strateji doğrultusundaki doğru taktiklerle işçi sınıfı iktidarı ele geçirmeye yönlendirilebilmiştir. 1917 Şubatında Çarlığı deviren işçi sınıfının, orada durmayarak kesintisiz bir şekilde Ekime, iktidarı ele geçirmeye ilerlemesi bu sayede mümkün olmuştur.
Son sözü Elif Çağlı’ya bırakalım:
“Devrimci örgütün yaratılması bağlamında Lenin’in çabasına ve Bolşevik deneyime dair unutulmaması ve takipçisi olunması gereken öylesine çok ve önemli husus var ki. Fakat belki de en önemlileri, Lenin’in tüm mücadelesi boyunca bizzat örneklemiş olduğu üzere, devrime adanmışlığı, zorluklar karşısında yılmamayı, gericilik günlerinde bile mücadele azmini ve tarihsel iyimserliği yitirmemeyi başarmak olsa gerek.
“Lenin Çarlık Rusyasının baskı ve zulmü, ağır sürgünlük koşulları, emperyalist savaş döneminin alevleri karşısında işçi sınıfına güven, devrimci mücadele azmi ve Marksizmin aşıladığı iyimserlik sayesinde her zaman ters akıntılara karşı yüzmeyi başardı ve bu konuda yoldaşlarına da örnek oldu. Bizler de Lenin’in açtığı yoldan ilerlemeye çalışıp, ters akıntılara karşı yüzmeyi başararak bugünlere geldik. Harcımız devrimci Marksizmin ışığıyla ve enternasyonalist komünistlere yaraşır bir tarihsel iyimserlikle karılı. Verili an kasvetli bir tablo sunabilir. Ancak biliyoruz ki, en olumsuz koşullarda bile mücadeleyi sürdürme azmine sahip olanlar, anın karamsarlığına kapılmaksızın mücadeleyi ilerleteceklerdir.”[12]
[1] Elif Çağlı, Devrimci Mücadeleye Adanan Yaşamlar, 28 Haziran 2016, marksist.net
[2] Lenin’in devrimci örgüt ve devrimci çalışma anlayışı ve bu anlayışın günümüz koşullarındaki ifadesine ilişkin devrimci yaklaşım açısından Elif Çağlı’nın şu yazıları zihin açıcıdır:
Elif Çağlı, Örgütsel Sorunda Doğru Tutum, 31 Ağustos 2012, marksist.net
Elif Çağlı, Devrimci Propaganda ve Ajitasyon, 27 Aralık 2007, marksist.net
Elif Çağlı, Hedefe Kilitlenmek, 25 Nisan 2007, marksist.net
[3] Lenin, “Rus Sosyal-Demokratlarının Görevleri”, Seçme Eserler, c.1, İnter Yay., s.482
[4] Elif Çağlı, Devrimci Mücadeleye Adanan Yaşamlar
[5] Burada şu hatırlatmayı yapmak yararlı olacaktır: Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin (RSDİP) kuruluşu, çeşitli yerlerde dağınık halde var olan kimi sosyalist yapıların bir araya gelerek 1898 Martında düzenledikleri ve genel faaliyet ilkelerini saptadıkları bir kongre ile ilan edilmişti. Ne var ki Çarlık rejiminin ağır saldırı ve tutuklama dalgası nedeniyle bu kuruluş yarım kalmıştı. Ayrıca, birleşik ve güçlü bir partinin inşası için gerekli unsurlar o sırada henüz yoktu. Dört yıl sonra, RSDİP’in ikinci kongresini toplamak üzere hazırlık yürüten örgütleme komitesi üyelerinin de tutuklanması sonrasında, Lenin’in inisiyatifiyle yeni bir örgütleme komitesi oluşturuldu ve bu komite gerçek anlamda bir inşa hedefiyle partiyi kongreye taşıdı. 1903 Temmuzunda toplanan bu kongrede partinin tüzük ve programı kabul edildi. Fakat çeşitli noktalarda ciddi tartışmalar ve ayrılıklar yaşandı. Bunların en önemlisi, Lenin ile Martov’un parti üyelik kriterine ilişkin köklü yaklaşım farklarında somutlandı. Martov’un üyelik tanımı, parti üyesinin aidat verip bir parti örgütünün denetimi ve yönlendiriciliğinde çalışmasıyla sınırlıydı. Bu geniş ve gevşek bir parti yapısı anlayışının ifadesiydi. Bu formülasyonu, “içinden geçtiğimiz parti yaşamının bugünkü döneminde bütün dağınıklık, yalpalama ve oportünizm unsurlarına kapıyı açar” diyerek reddeden Lenin ise üyenin bir parti örgütünde çalışmasının zorunlu olması gerektiğini savunuyordu. Martovcuların parti organlarının seçiminde ve kongre sonrasında yarattıkları kriz, RSDİP içinde Bolşevik (çoğunluk) ve Menşevik (azınlık) olarak anılacak iki hizbin oluşmasına yol açtı.
[6] Lenin, “Bir Yoldaşa Örgütsel Görevlerimiz Üzerine Mektup” (Eylül 1902), Örgütlenme derlemesi içinde, Kaynak Yay, s.63
[7] Lenin, “1905 Devrimi Üzerine Bir Konferans” (Ocak 1917), Seçme Eserler, c.3, s.15
[8] Lenin, “Doğru Yolda” (1910), Seçme Eserler, c.4, s.17
[9] Lenin, “Reformistlerin Platformu ve Devrimci Sosyal-Demokratların Platformu” (Kasım 1912), Seçme Eserler, c.4, s.189
[10] RSDlP Merkez Komitesi ve Parti Görevlilerinin Krakov Toplantısı Kararları (Eylül 1913), Örgütlenme, s.149
[11] Lenin, “Savaş ve Rus Sosyal-Demokrasisi”, Seçme Eserler, c.5, s.139
[12] Elif Çağlı, Devrimci Mücadeleye Adanan Yaşamlar
link: İlkay Meriç, Ekim’e Giden Yol: Devrimci Hazırlık, 7 Kasım 2025, https://en.marksist.net/node/8643
YÖK, Kayyum ve Çete Düzenine Karşı Mücadeleye!




