10 Ağustos 2025 tarihinde saat 19:53’de Balıkesir’de gerçekleşen 6,1 büyüklüğündeki depremin ardından Sındırgı Devlet Hastanesi boşaltılmış, hastalar apar topar bahçeye taşınmıştı. Üç bloktan oluşan hastanenin iki bloku (A ve B) için depremde yıkılma riski olduğuna dair rapor verildiği biliniyor. Afetlerin ardından ilk müdahaleyi yapacak olan hastanelerin bu durumda olması halkın sağlığı ve güvenliğinin hiçe sayıldığını bir kez daha çarpıcı bir şekilde gösterdi.
Mevcut Sındırgı Devlet Hastanesi yerine yeni bir hastane yapılmasına yönelik ihale tam 7 yıl önce yapılmıştı. Hatta 40 yataklı hastanenin temel atma töreni mehter marşları eşliğinde 2018 Ağustosunda gerçekleştirilmiş, inşaatın 2019 Ekiminde tamamlanacağı söylenmişti. Fakat aradan 7 yıl geçmesine rağmen hastane inşaatı tamamlanmadı. Bu 7 yılda deprem bölgesi olan Türkiye’nin pek çok yerinde yıkımlar yaşandı, on binlerce insan hayatını kaybetti. Fakat iktidar sahipleri, insanların canına mal olan bu ihmalkâr ve çıkar odaklı politikaların bedelini ödemediği gibi, usulsüzlüklerin, denetimsizliğin ve yandaşlara aktarılan ihalelerin sayısı giderek arttı. Bu sırada doğa talan mı ediliyormuş, orman yangınlarında insanlar, hayvanlar can mı veriyormuş, depremlerde enkazın altından çığlıklar mı yükseliyormuş, hiç umurlarında bile olmadı. Nitekim bu umursamazlığı ve rant iştahını başka bir örnekte de görebiliriz.
Balıkesir depreminden etkilenen bir diğer kent Denizli oldu. Yine depreme dayanıksız olduğuna dair raporu bulunan ve buna rağmen uzun süredir tahliye edilmeyen Denizli Devlet Hastanesinin genel cerrahi birimindeki tavan çöktü. Olayda yaralanan olmaması ise tamamen tesadüf. 7 yıldır bu hastanenin depremde çökme riski olduğu biliniyor. Hatta yapılan incelemelerde hastanedeki kolon ve kirişlerin yüzde 90’ının çürük olduğunu, olası bir depremde zeminde sıvılaşma olacağını belgeleyen bir rapor düzenlenmesine rağmen insan hayatı hiçe sayıldı. Yaklaşık 400 km uzakta gerçekleşen bir depremin etkisinin tavanın çökmesi olduğu düşünüldüğünde daha yakın bir noktada gerçekleşmesi muhtemel bir depremde nasıl bir facia yaşanabileceği ortada. İşte bu gerçeklik bilinmesine rağmen tıpkı Sındırgı’da olduğu gibi Denizli’de de ısıtılıp ısıtılıp sunulan yeni hastane müjdesi bir türlü nihayetine erdirilemedi.
Her felâketten sonra bir kez daha açığa çıkıyor ki, siyasi iktidar halkın sağlığı, yaşam hakkı ve güvenliği söz konusu olduğunda her adımı ya sürüncemede bırakıyor ya da göstermelik vaatlerle oyalama politikası izliyor. 6 Şubat depremlerinin ardından önce tehditler, sonra “bir yılda bölgeyi ayağa dikeceğiz” sözleri ve ardından yaşananlar bu gerçeği acı bir biçimde ortaya koydu. Deprem bölgesinde yaşama tutunmaya çalışan emekçiler barınma sorunuyla, hijyen sorunuyla, su sorunuyla, işsizlik sorunuyla baş başa bırakıldı. Dahası geçimini zeytincilikle sağlayan emekçilerin zeytinliklerine de göz koyuldu. Kısacası iktidarın önceliği halkın ihtiyaçları değil, kendi çıkarları ve rant odaklı politikaları oldu.
Sağlık sisteminde de durum aynı. Mevcut sağlık politikalarının odağında işçi ve emekçilerin ihtiyaçları değil, sermayenin beklentileri duruyor. AKP’li yıllarda sağlık altyapısına dair neredeyse tüm yatırımlar belirli sermaye gruplarının çıkarlarına göre şekillendirildi. Şehir hastaneleri adı verilen mega projeler, Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeli diye adlandırılan bir sistemle hayata geçirildi ve bu uygulama devam ediyor. “Bedelsiz olarak tahsis edilen Hazine arazileri üzerine şirketler tarafından kurulan şehir hastaneleri, Sağlık Bakanlığının hem 25 yıl boyunca kiracısı olduğu hem de yüklenici şirketten hizmet satın aldığı bir soygun modelidir. Binaların onarım ve bakım işini de üstlenen ve sağlık personelini kendisi sağlayan Sağlık Bakanlığı, hastane bünyesindeki laboratuvar, MR, görüntüleme, temizlik, güvenlik, otopark, yemek vb. hizmetleri de yüklenici şirketten satın almaktadır.”[1]Bunun anlamı yoksul işçi ve emekçilerin cebinden çıkan paraların, özel şirketlere uzun yıllar boyunca kâr garantisi vermek üzere kullanılmasıdır. “Bir sözleşmeye dayalı olarak, yatırım ve hizmetlerin, projeye yönelik maliyet, risk ve getirilerinin, kamu ve özel sektör arasında dengeli bir şekilde paylaşılması yoluyla gerçekleştirilmesi” olarak tanımlanan bu model, devlet tarafından kâğıt üstünde riskin “dengeli paylaşımı” olarak sunulsa da, aslında riskin tamamına yakını toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilere yüklenirken, rantın kaymağı da özel şirketlerin ekmeğine sürülüyor. Devletin üstlendiğini söylediği bu “risk”, gerçekte toplumun omzuna bindirilen dev bir yüktür. Kamuda “tasarruf tedbirleri” diyenler başta kamu işçilerinin ücretleri olmak üzere, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler gibi emekçilerin en temel haklarını gasp ediyorlar. Dolaylı dolaysız tüm vergiler artarken, devletin bu vergilerle sağlaması gereken hizmetler gün be gün azalıyor. Yeni ve lüks şehir hastaneleriyle vitrin parlatılırken, emekçilerin yaşadığı bölgelerde yüz binlerce insanın hizmet aldığı eski hastaneler kaderine terk ediliyor.
Ankara Tabip Odasının verilerine göre Kamu Özel İşbirliği modeli ile yapılan ya da yapılması planlanan sağlık tesisleri için ayrılan yaklaşık 70 milyar 770 milyon liralık gider kalemi sağlık alanında pek çok sorunun giderilmesi için kullanılabilirdi. Mesela Kamu İhale Kurumu ve çeşitli ihale ilanlarındaki bilgiler göz önüne alındığında 100 yataklı standart bir devlet hastanesinin inşaat maliyeti 2025 yılı fiyatları baz alındığında ortalama 900 milyon lirayla 1 milyar lira arasında değişiyor. Bu durumda Kamu Özel İşbirliği modeli için ilk yedi ayda ayrılan 70,7 milyar lira ile 100 yataklı 78 devlet hastanesi açılabilirdi. Dayanıksız olduğu düşünülen hastaneler yerinde yenilenerek hizmete açılabilirdi. Bu kaynaklarla en az 7 bin 70 Aile Sağlığı Merkezi açılabilirdi.[2] Fakat sermayeyi ihya etmek varken emekçi halkın ve sağlık çalışanlarının taleplerini karşılamak gözünü para ve hırs bürümüş egemenlerin fıtratında yok.
Şimdi tekrar bakalım; bir yanda milyarlar harcanarak şehir merkezinden kilometrelerce uzakta boş araziye dikilen, erişimi zor ve işletme maliyetleri dudak uçuklatan şehir hastaneleriyle övünen iktidar… Diğer yanda tavanı çöken, kolonlarının tamamına yakını çürümüş, deprem raporlarına rağmen hâlâ hizmet vermeye zorlanan kamu hastaneleri gerçeği. Ne yanından bakarsak bakalım çürümüş bir sistem, çürümüş bir zihniyet var karşımızda. Sermayeye kaynak yaratmakta gösterdiği “hassasiyeti” halkın can güvenliğini sağlamakta göstermeyen bir siyasi iktidar var. Bu açıktan bir sınıfsal tercihtir. Öyleyse başta sağlık emekçileri olmak üzere işçi sınıfı, tercihlerini kendi sınıf çıkarları temelinde mücadeleden yana yapmak ve sağlık hakkını bile lütuf olarak gören bu sisteme karşı birleşmek zorundadır.
[1] İlkay Meriç, Sağlıkta Özelleştirmenin Yıkıcı Sonuçları, 28 Kasım 2024,https://marksist.net/node/8390
link: Başak Güler, Çürük Binalarda Sözde Sağlık Hizmeti, 21 Ağustos 2025, https://en.marksist.net/node/8582
Faşizan Politik İklim Aşı Karşıtlığını da Körüklüyor




