

28 Şubat 2023’te Yunanistan’ın Tempi bölgesinde bir yolcu treni ile karşı yönden gelen bir yük treni kafa kafaya çarpıştı. Vagonların raydan çıkarak alev aldığı katliam gibi kazada çoğunluğu yarıyıl tatilinden dönen çocuklar olmak üzere 57 kişi yaşamını yitirdi. Aradan iki yıldan fazla zaman geçmesine rağmen resmi soruşturma halen tamamlanmış değil. Yeni Demokrasi hükümetinin başbakanı Miçotakis “istasyon şefinin hatası” diyerek sorumluluktan sıyrılmaya çalışsa da, yayınlanan bağımsız raporlar facianın gerçek sorumlularının kim olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Raporlarda demiryolları altyapısının çürümeye yüz tuttuğu, sinyalizasyon sisteminin çalışmadığı, istihdam edilen işçi sayısının olması gerekenin çok altında olduğu yer alıyor. Bu gerçeğin demiryolu işçileri ve sendikalar tarafından defalarca dile getirilmesine rağmen hükümetin hiçbir şey yapmaması, üstelik demiryolu altyapısını iyileştirmek için AB’den aldığı milyonlarca avroluk fonu demiryolu yatırımları yerine sermayeye aktarması emekçilerde büyük bir öfke uyandırdı.
Aradan iki sene geçmesine rağmen halkın öfkesi dinmiyor. Egemenlerin suçu birbirine atarak sorumluluğu örtbas etme girişimine karşı yüz binlerce işçi, emekçi, öğrenci aylardır protesto gösterileri düzenliyor. 10 küsur milyon nüfuslu ülkede sadece Atina’da 400 bine yakın kişinin katıldığı, ulusal ve uluslararası 300 ayrı merkezde eylemlerin olduğu günler yaşanıyor. Geçtiğimiz ay, facianın yaşandığı 28 Şubatın yıldönümünde 1 milyondan fazla işçinin katıldığı genel grev mitingi düzenlendi. Ülke genelinde tüm iç ve dış hat uçuşlar durduruldu, otobüs, tren ve feribot seferleri iptal edildi, onlarca işyerinde şalter indirildi. Miting Yunanistan tarihindeki en büyük ve kitlesel eylemlerden biri olarak tarihe geçti.
Facianın ardındaki kapitalist pazarlıklar
Milenyum dönemecinden bu yana tarihsel sistem kriziyle boğuşan kapitalizmin ekonomik-politik krizlerinden nasibini alan ilk ülkelerden biri Yunanistan’dı. İflasa sürüklenen ülkede krizin tüm yükünü işçi sınıfına yüklemek isteyen Yunan burjuvazisi, AB burjuvazisiyle el ele vererek kapsamlı saldırı programları için harekete geçti. Kemer sıkma politikalarıyla, özelleştirmelerle, kamu hizmetlerinin kısılmasıyla vb. karakterize olan bu süreç demiryollarının özelleştirilmesine kadar uzandı. “Neoliberal ekonomi politikalarının tüm dünyaya yayıldığı 90’lı yıllarda pek çok ülke gibi Yunanistan da demiryollarının özelleştirilmesi için gerekli hukuki altyapıyı tamamladı ve demiryolu şirketi OSE, taşımacılık bölümünü oluşturan TRAINOSE’nin de aralarında olduğu birkaç şirkete bölündü. İşçi sınıfının direnmesi sayesinde özelleştirme operasyonu hemen gerçekleştirilemese de, ülkenin iflasa sürüklenmesinin ardından Troyka’ya (AB, AB Merkez Bankası ve IMF’nin oluşturduğu üçlü yapı) teslim olması bu direnci kırdı ve Yeni Demokrasi Partisi-PASOK-DIMAR koalisyon hükümeti 2013’te TRAINOSE’nin tüm hisselerini Troyka’nın denetimindeki fona devretti.”[1]
Demiryolları hisselerinin Troyka’ya devredilmesi devletin demiryollarındaki rolünü minimize etmeye yönelikti. Kamu harcamalarının büyük oranda kesintiye uğratıldığı bu süreçte altyapı bakım ve onarımı için ayrılan ödenekler kısılmış, sinyalizasyon çalışmaları bütçe yok denerek ertelenmiş, işten çıkarmalar hız kazanmıştı. Demiryolu işçileri bu saldırılar karşında enerji, sağlık, eğitim gibi sektörlerden kamu işçileriyle birlikte kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Demiryollarındaki güvenlik ihlallerine dikkat çekmek için ülke genelinde demiryolu ulaşımını durduran grevler örgütlediler. Ancak koalisyon hükümeti Troyka’nın taleplerini uygulamaya devam etti ve tasarlanan kurtarma paketi (memorandum) hayata geçirildi. İşçiler için yeni vergi artışlarından, özelleştirmeden, emeklilik yaşının yükseltilmesinden vb. başka bir anlama gelmeyen bu paketin imzalanmasıyla ülke genelinde işçi ve emekçiler sokaklara döküldü. 2012-2015 yılları arasında yüz binlerce işçi kitlesel protestolarla, genel grevlerle meydanlara çıktı, tepkisini ortaya koydu.
Kemer sıkma politikalarından nefesi kesilen emekçiler kendilerini bu kurtarma paketinden kurtaracak radikal bir arayış içerisindeydi ve Syriza’nın söylemleri dikkatlerini çekiyordu. “Radikal Sol Koalisyon” etiketli bu parti kemer sıkma karşıtı söylemleriyle öne çıkıyordu. Troyka’nın dayatmalarını “neo-kolonyal” olarak nitelendiriyor, memorandumları yırtma vaadiyle sokaklardaki öfkeli işçilerden destek istiyordu. O zamanlar elinde pandemi gibi kullanışlı bir aracı olmayan burjuvazi Syriza’nın önünü açtı ve 2015 yılında bu parti sağ burjuva partilerden Bağımsız Yunanlar Partisi ile koalisyon kurarak iktidara oturdu.
Onun iktidara gelişi kitleler için bir umut olmuştu. Ancak Syriza kitlelerin umudunu, öfkesini pasifist ve parlamenterist hesaplarla soğurdu. Seçimleri takiben ilk işi sokaklardaki öfkeli emekçileri evlerine göndermek oldu. İşçiler artık evlerine dönüp gerisini hükümetlerine bırakmalıydı! Nitekim takip eden haftalar içinde sokaklar sakinleşti, öfke yerini sevince bıraktı. O dönemde Marksist Tutum’da şunlar söylenmişti: “Gerçek şu ki, Syriza, umut da değildir, emekçi kitlelerin en acil sorunlarına bir çözüm de sunamaz. O, emekçi kitlelerin umutlarıyla oynamanın, emekçi kitlelere hayaller pompalayıp onları düzene bağlamanın adıdır. Yarınki büyük hayal kırıklıklarının bugünkü sorumlusudur. Ve bu durum, Yunanistan’da çok tehlikeli olabilecek gelişmelere işaret etmektedir. (...) Vaatleriyle kapitalizmin gerçekliği arasında sıkışacak olan Syriza’nın, Yunan burjuvazisinin ve emperyalist burjuvazinin dikte ettiği yönde davranacağını öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor.”[2]
Nitekim Troyka ile müzakerelerin dondurulması, NATO üyeliğinden çıkılması, IMF politikalarına teslim olunmaması gibi pek çok konuda bol keseden vaatlerde bulunan Syriza, iktidara gelir gelmez tornistan dönüşlere start verdi. Görüşmeler kaldığı yerden devam ederken, Troyka mevcut memorandumun yetersiz olduğunu öne sürerek daha ağır bir saldırı programı ile masaya geldi. Çiçeği burnunda başbakan Çipras siyasi sorumluluk almak istemediğini belirterek referanduma götürdü. Referandumda halk “hayır” dedi, Syriza “evet” yaptı. İktidarının altıncı ayında Troyka’nın dayattığı yeni “kurtarma paketi” uygulamaya geçirildi. Elbette bu paketin içeriğinde de emekçilerin hayrına hiçbir şey yoktu. Bu olsa olsa sermaye için bir “kurtarma” paketiydi: Vergilerin arttırılmasından ücretlerin dondurulmasına, eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamu hizmetlerinde özelleştirmelere varıncaya bir dizi yeni saldırı içeriyordu. Yunanistan demiryollarının tümüyle özelleştirilmesi ve İtalyan devlet şirketi Ferrovie dello Stato’ya satışı da bu paketin bir parçasıydı.
Demiryollarının satışı ile İtalyan şirket kolları sıvadı. İlk elden kriz gerekçe gösterilerek binlerce işçinin işine son verildi. 2010 yılında TRAINOSE bünyesinde 6000’den fazla işçi çalışırken, 2017 itibariyle bu sayı 637’ye kadar düşürüldü. Aynı sene içinde bilet fiyatları %60 artarken, OSE’nin bakım bütçesi %20 azaldı. Demiryollarının bakım, altyapı ve modernizasyon projeleri maliyet gerekçesiyle defalarca ertelendi. Sendikalar 2018’de “altyapı çürüyor” diye greve gittiğinde Syriza onları “aşırı taleplerle” suçladı. İlerleyen dönemde toplu iş sözleşmelerini de hedef alacak şekilde yeni saldırılara giriştiğinde Yunanistan işçi sınıfı demiryolu işçilerinin de yer aldığı 24 saatlik genel grevle ülke genelinde hayatı durdurdu, kitlesel protestolarla tepkilerini ortaya koydu. Takip eden yıl içinde Syriza’nın iktidar macerası son buldu.
İşçilerin solcu Syriza’yı iktidardan indirerek yerine sağcı Yeni Demokrasi hükümetini getirmesi de dertlerine derman olmadı. Yeni Demokrasi iktidarı altında sorunlar katlanarak artmaya devam etti. Demiryollarının durumu ise her yandan alarm veriyordu. Tüm Yunanistan Makinistleri Sendikası (PEPE) faciadan birkaç ay önce Altyapı ve Ulaştırma Bakanlığına gönderdiği ihtarnamede[3] son aylarda art arda raydan çıkma vakaları yaşandığını, bunun iş kazalarına ve felâketlere zemin hazırladığını bildiriyor ve derhal müdahale edilmesini talep ediyordu. Faciadan yalnızca birkaç gün önce, Demokratik Birleşik Sendikal Hareketi (DESK) de yayınladığı bildiride[4] demiryollarındaki kazaların neredeyse günlük bir rutin haline geldiğini, devletin ve şirketin sorumluluğu birbirlerine atarak hiçbir müdahalede bulunmadığını yazıyor, “onların timsah gözyaşlarını görmek için yaklaşan felâketi beklemeyelim!” diyerek sorumlulardan hesap sormaya çağırıyordu. Ancak ne devlet kurumları ne şirket yetkilileri işçilerin haklı uyarılarına aldırış etti. Dahası, Yeni Demokrasi hükümeti kamu işçilerinin uyarı grevlerini engellemek için adımlar attı; 2021’de yürürlüğe koyduğu bir yasa ile kamu işçilerinin toplu sözleşme kapsamı dışındaki, kamu güvenliği gibi taleplerle yapılan grevlerini yasadışı ilan etmenin önünü açtı.
Facianın ardından hükümet tüm riyakârlığıyla suçu “insan hatası”na yükleyerek istasyon şefini hedef gösterdi –ki sendikalara göre daha önce iki kişinin çalıştığı kontrol odası maliyet nedeniyle teke indirilmişti, üstelik 60 yaşındaki istasyon şefi sadece 2 ay eğitim almıştı. Hükümetin yürüttüğü soruşturmanın bitmek bilmemesi üzerine faciada yaşamını yitirenlerin yakınları inisiyatif alarak bir araştırma komitesi kurdu. Avrupa’dan gelen teknik ekibin raporları, çürümüşlüğün akıl almaz boyutlarını gözler önüne seriyor. Rapor, ölenlerin çoğunun kazadan sağ kurtulduğunu fakat çarpışmadan sonra çıkan yangında öldüğünü, üstelik yangının hükümetin iddia ettiği gibi trenin elektrik aksamından değil, yasadışı olarak yanıcı malzeme taşındığı iddia edilen yük treninden kaynaklandığını ortaya koydu. Devletin delil toplama sürecinde delilleri kasıtlı olarak gizlediği veya yok ettiği de iddialar arasında.
Resmi anlatıyı çürüten bu rapor öfkenin daha da alevlenmesine neden oldu. Emekçiler felâketin ikinci yıldönümünde eylemleri daha da büyüterek, işgal ve genel grevlerle hayatı felç etti. Tüm İşçilerin Militan Cephesi (PAME) verilerine göre greve katılım demiryolları, inşaat, liman ve ulaşım sektörlerinde %100’e, kamu ve hizmet sektöründe %70’e ulaştı. Yunanistan’daki eylemlere Sırbistan ve Bulgaristan başta olmak üzere onlarca ülkede destek eylemleri düzenlendi. Atina’da düzenlenen genel grev mitingine 400 bine yakın emekçi katıldı. Mitingde “Adalet, gerçek adalet!”, “Kaza değil, cinayet!” sloganları atıldı. On binler burjuva parlamentosunun karşısında “Katiller!” diye haykırdı.
Yunan burjuvazisi halkın öfkesi karşısında çaresiz bir rejimin verebileceği tek yanıtı veriyor: şiddet, baskı, tutuklamalar, yalanlar... Atina’daki miting başladıktan iki saat sonra, faciada yaşamını yitirenlerin yakınları konuşmalarını sürdürürken polis saldırıya geçti. Yaşlı-çocuk, kadın-erkek demeden miting alanına gaz bombası ve tazyikli suyla saldırdılar. Akşamına Başbakan televizyonda saldırının sadece şiddet çıkaran provokatörlere yönelik olduğunu söyleyip halkı sükûnete davet etti. Soruşturmanın devam ettiğini, gizlilik gereği konuşamadığını söyleyip zaman kazanmaya çalıştı. Tüm bunların halkın öfkesini bastırmak için atılmış çaresiz adımlar olduğu açıktır. Gerçek adalet burjuva mahkemelerinden değil, işçilerin örgütlü mücadelesiyle gelecektir.
Tempi faciası protestoların arkasındaki ana neden olsa da, eylemlerin kitleselliği ve içeriği, derinlerde yatan başka bir dinamiğe işaret etmektedir. Nitekim sokaklardaki emekçilerin talepleri, kamusal ulaşım, eğitim, sağlık vb. taleplerinden emperyalist savaş karşıtlığına dek geniş bir yelpazeye uzanıyor. Bu tepkiler Yunan işçi sınıfına uzun yıllardır ödetilmeye çalışılan faturalara, dayatılan tahammül ötesi koşullara duyulan öfkenin dışavurumudur. Ancak bu öfkenin kalıcı bir değişime yol açabilmesi için Syriza gibi sahte umut tacirlerinden koparak devrimci bir hattın örülmesi şarttır.
Yunanistan, Sırbistan ve şimdi de Türkiye’de kitleler sokakta! Unutmayalım ki sorunları, sınırları böylesine yakın olan halkların birbiri ardına patlak verecek ve zincirleme yayılacak isyanları, barut fıçısına dönen Ortadoğu ve Balkanlar’da köklü değişimlerin, devrimci durumların önünü açabilir. Bugünün en yakıcı sorunu bu isyanların enternasyonalist, devrimci bir önderlikten yoksun olmasıdır. Gün, emekçi kitlelerin birbirinden yalıtık görünen isyanlarını birleştirme ve öfkenin doğru kanala akmasını sağlamak için bolca ter dökme günüdür.
Elif Çağlı’nın da vurguladığı gibi, “Tarihin hiçbir döneminde, örgütsüz kitleler sömürücü sınıf tiranlıklarını yerle bir edemediler. Bu gerçek bugün de aynen geçerlidir. İnsanlığı kapitalist düzenin yaktığı cehennem ateşlerinden kurtarabilecek yegâne güç işçi sınıfının örgütlü gücüdür. Bu zalim sömürü düzenine ancak işçi ve emekçi kitlelerin aktif mücadelesi son verecektir. İşçi sınıfının öncülüğünde harekete geçecek olan milyonlar, yer küremizde gerçekten özlemi çekilen yeni bir düzeni, savaşsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir yaşamı var edebilirler.”[5]
[1] İlkay Meriç, Yunanistan’da Katliam Gibi Tren Kazası ve Dinmeyen Öfke, 16 Mart 2023, https://marksist.net/node/7937
[2] Oktay Baran, Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar, 2 Şubat 2015, https://marksist.net/node/3934
[5] Elif Çağlı, Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına! (25 Mart 2003), marksist.net

link: G. E., Yunanistan’da Büyüyen Öfke: “Sizin Kârınız, Bizim Kanımız!”, 27 Mart 2025, https://en.marksist.net/node/8482
Zileli Bilal’in Hikâyesi