İzlediği politikalarla emekçilerin ekonomik-sosyal yıkımına yol açan Erdoğan rejimi, beri yandan çevresinde toplanan dar bir kesimi tahayyül bile edilemeyecek bir zenginliğe boğuyor. Bu arada muhalefeti ezmek için kullandığı cendereyi de sonuna dek sıkıyor ve bu durum toplumun giderek büyüyen bir kesiminde bariz bir öfke birikimine yol açıyor. Rejim bu öfkenin dışa vurabileceği tüm kanalları tıkamaya çalışsa da, tepki kendi oy tabanına da hiç olmadığı kadar yayılmış durumdadır. Bu yüzden özellikle fon krizinin ardından rejim saflarından gelen “sosyal (toplumsal) patlama” uyarılarının arttığına tanık oluyoruz.
Geçtiğimiz günlerde AKP İstanbul Milletvekili Serkan Bayram, “Adalet böyle giderse, Türkiye uçuruma gider. … Türkiye’yi, adaleti de borsayı da fonları da rahatlatmamız lazım. Yoksa Allah korusun Türkiye’de sosyal patlama olur. Oraya gidiyor, bunu yabana atmayın” diyerek, toplumda çok ciddi bir rahatsızlık olduğuna dikkat çekmişti. Çeşitli düzeylerdeki AKP kadrolarından ve aralarında Ümit Özdağ’ın da olduğu siyasetçilerden benzer uyarılar gelirken, rejimin önde gelen borazanlarından bazıları da bu yüzden günlerdir iktidara tavsiyelerde bulunuyorlar. AKP tabanında çok büyük bir rahatsızlık yaşandığını, milletvekillerinin de rahatsız olduğunu, iktidarın (yani Erdoğan’ın) bunu dikkate alması gerektiğini söylüyorlar. Fon soygunu nedeniyle hem siyasette hem bürokraside “kellelerin uçurulması gerektiğini” dillendiren Abdülkadir Selvi, bir kamuoyu araştırmasına[1] atıfta bulunarak, toplumun siyaseti çare mercii olarak görmemesinin büyük bir tehlikeye işaret ettiğini belirtiyor ve “eğer toplum sorunlarının çözümünde iktidar ve muhalefetten umudunu kestiyse ondan korkmak lazım” diyor.[2] Aynı uyarıyı, bir başka ankete dayanarak ekonomiye güvensizlikteki artış üzerinden de yapıyor. “Ankete katılanların yüzde 67,1’i ekonomi yönetimine güvenmiyorsa işimiz zor demektir” diyen Selvi, enflasyonla mücadele programını toplumun yüzde 85’inin doğru bulmadığının görüldüğünü ve bu programı sadece emekliler, asgari ücretliler ve esnafın sırtından yürütmenin sosyal huzursuzluklara yol açtığını söylüyor.[3]
Bugünlerde Fransa’dan başlayarak pek çok Avrupa ülkesine yayılan eylemlere dikkat çeken Bahçeli ise gençlere “kaos ve kargaşa yaratmaya yönelik eylemlere heves etmemelerini ve tahriklere kapılmamalarını” söyleyerek parmak sallıyor.
Sosyal (toplumsal) patlamayla, sokak gösterilerinin, grevlerin, boykotların alabildiğine yaygınlaştığı ve düzen dışına taştığı bir sürecin kastedildiğini biliyoruz. Böylesi bir durumun potansiyel varlığı bile iktidarı korkutmaya yetiyor; elbette burjuva muhalefeti de. Nitekim ana muhalefet partisinin başındaki Özgür Özel, “bu topraklarda sosyal patlama sandıkta olur” sözlerini son günlerde adeta cin kovma tılsımı olarak kullanıyor. Üstelik bunu, Yeni Partinin iktidara yürüdüğünden söz ettiği ve insanların rejime karşı büyüyen tepkilerini aktif bir şekilde göstermek için Özel’den bu mücadeleye öncülük etmesini bekledikleri bir siyasal ortamda yapıyor! Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda kendisine yöneltilen “Yurttaşta «Bu süreç sandığın kaldırılmasına kadar gidecek» endişesi var. Sizce böyle bir şey olur mu?” sorusuna şu yanıtı veriyor Özel:
“Burada maksat sandığı kaçırmaktan ziyade sandığa olan inancı kırmak. Bu oyuna gelmemek lazım. Korkut Boratav «Bu topraklarda sosyal patlama sandıkta olur» diyordu. Bugün bu ülkeye yapılacak en büyük kötülük sandıktan umudu kesmektir. Günün birinde sandığı kaçırırlarsa, millet kaçıranı kaçtığı yere kadar kovalar. … İktidar «gücünü» göstererek muhalif seçmeni yıldırmaya, küstürmeye; sandıktan umudunu kesmeye çalışıyor. Buna karşı topyekûn mücadele etmek gerekiyor.”[4]
Korkut Boratav’ın bu ifadeyi kullanıp kullanmadığından ya da altını nasıl doldurduğundan bağımsız olarak söylemeliyiz ki, Özel bunu, “seçimlere kadar sokağa çıkmayın, tepkinizi sandıkta gösterirsiniz” tutumunu temellendirmek için kullanıyor. Bu yaklaşım öncelikle tepkileri yatıştırmayı, kontrolden çıkmasını önlemeyi amaçlıyor. Dahası mevcut rejimin niteliğinin örtülenmesine, olağan bir rejim olarak görülmesine hizmet ediyor. Oysa karşımızda olağan değil faşist bir rejim var. Üstelik bu rejim, bin bir tezgâhla etkisiz hale getirdiği muhalefet partileriyle, satın aldığı milletvekilleriyle, atadığı kayyumlarla, devşirdiği belediye yönetimleriyle seçimleri iyice anlamsız hale getirmiş durumda. Söz konusu zihniyet ise bu rejimin sandığı ne için ve nasıl kullandığı hakikatinin üstünü örterek sandık fetişizmini besleyip mücadelenin önünü kesiyor.
Bu tezi daha derinlemesine irdelediğimizde aslında öncelikle bu ifadenin kavramsal bir çelişki barındırdığını da görürüz. Sandık, insanların kendilerine sunulanlar arasında tercihte bulunmak üzere katıldığı, planlı, takvimli, kurumsal bir mekanizmadır. Sandık sonuçları da son derece radikal ve önemli değişimlere yol açabilir kuşkusuz. Ama böylesi bir durum bile sosyal patlama olarak nitelendirilemez. Zira sosyal patlama, toplumda biriken öfkenin sokağa taştığı kitlesel bir tepki durumudur. Toplumsal-siyasal niteliği ve sonuçları aynı düzeyde olmayan bu iki olgu aynı kapıya çıkıyormuş gibi gösterildiğinde, bu, toplumsal tepkiyi sandığa hapsederek soğutma arzusundan başka bir şey ifade etmez. Bugün Özel’in yapmaya çalıştığı da budur. Özel’de temsiliyet bulan burjuva zihniyet, Erdoğan iktidarının son bulmasını (öyle varsayıyoruz!) ama bunun “taşkınlık olmadan” seçimler yoluyla yaşanmasını arzuluyor. O yüzden, toplumsal tepkinin seçimlere kadar kontrolden çıkmaması için muhalefet dozunu da buna göre ayarlıyor. Sanki hukuk varmış gibi yargı mekanizmasının sonuna kadar kullanılmasından söz etmeler, oyalamaca protesto kampanyaları düzenlemeler, tepki yükseldiğindeyse sınırlı mitinglerle gaz almalar…
Yıllardır gördüğümüz CHP muhalefetinin de şimdinin Yeni Parti muhalefetinin de yöntemi budur ve bu yöntem şimdiye dek Erdoğan faşizminin işine yaramıştır. 2016 Temmuzunda “darbe girişimi” bahanesiyle ilan edilen OHAL’le birlikte kurulan faşist rejimin halkın karşısına getirdiği tüm sandıklar hileli sandıklar olmuştur. Rejimin düzenlediği tüm seçimler, türlü seçim hileleriyle kazanılması garantilenmiş seçimlerdir. Ağır bir kayıp yaşadığı son yerel seçimlerden bu yana ise rejim yeni bir düzleme geçmiştir: muhalefeti zindana tıkarak, bölüp parçalayarak, şantajlarla satın alarak etkisiz hale getirmek ve oyunun kurallarını kazanacak şekilde yeniden değiştirmek… Tüm bunları yeterli görmüyorsa sandığı kurdurtmamanın da planları arasında olduğuna şüphe duyulmamalıdır. Ama Özgür Özel’e göre bu gerçeği dile getirmek “kutsal” sandığa olan inancı ve umudu kırmak oluyor. Bununla da yetinmeyip, “bu rejim kazanamayacağı sandığı getirmez” diyenleri “bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüğü” yapmakla suçluyor! Faşist bir rejime karşı topyekûn mücadeleyi örgütlemek yerine “muhalif seçmenin sandıktan umudunu kesmemesi için topyekûn mücadele” çağrıları yapan bir sözde sosyal-demokrat liderlik!
Bir de meselenin “bu topraklar” boyutuna bakalım. Bilindiği gibi burjuva partiler “bu toprakların feraseti”nden, “Anadolu irfanı”ndan söz etmeyi çok severler. Halkın yüzyıllar boyu biriktirdiği yaşam tecrübesi sayesinde derin bir sezgiye sahip olduğunu dillendirirler ve genellikle bu tiradı sandığa bağlayıp, halkın sandıkta her zaman doğru kararı verdiğinden dem vururlar. Tek parti dönemi CHP’sinin karşısına çıkan Demokrat Partinin büyük bir teveccüh görmesi, ardından 1960 darbesini takiben Demirel’in, 1980 darbesinin ardından Özal’ın ve nihayetinde büyük bir ekonomik/siyasi krizin ertesinde Erdoğan AKP’sinin iktidara gelmesi hep bu hikâyeyle açıklanır. Sanki ortada gerçek bir demokrasi ve emekçilerin çıkarlarını savunan gerçek partiler varmış gibi! Emekçi halkın sınıf sezgileriyle gerçek çıkarları doğrultusunda ayağa kalkması, yani gerçekten demokratik bir inisiyatif göstermesi halinde ise bu burjuva siyaset için ne halkın feraseti kalır ortada ne de irfanı. “Derin sezgi” övgülerinin yerini dış güçlerin oyununa gelme, teröristlik, bölücülük, vatan hainliği vb. suçlamalar alır. Bugün AKP kadrolarının hissettikleri sosyal patlama “tehlikesi”ni belli ki burjuva muhalefet de hissediyor. Peki, ne yapılıyor? Sokaklara dökülmeyin, sabredin, sandığı bekleyin, onu patlatırsınız deniyor!
Bu topraklarda egemenlerin halka demokrasi namına sundukları tek araç, demokratik mekanizmalardan tümüyle yoksun bırakılmış kuru bir sandık olagelmiştir. Emekçilerin örgütlenme, ifade, protesto ve gösteri özgürlüğünü son derece dar bir alana hapseden, sosyalist örgütlenmeleri onyıllar boyunca yasaklayan, sendikaları bile kendi aparatı olarak şekillendirmeye çalışan bu devletin seçim yasaları da dünyada görülen en anti-demokratik yasalar arasındadır. Şimdi ise daha beter bir durum olarak karşımızda faşist bir rejim bulunuyor ve bu rejim ne yasa tanıyor ne hukuk. Ama muhalefetin başını çeken Yeni Parti de devlet koruyucu reflekslerin bir adım dışına çıkamıyor. Zira Elif Çağlı’nın vurguladığı gibi “Türkiye’nin farklı yapısı nedeniyle burjuva partilerinin hepsi de, aralarında nüanslar olsa da, kendi kutsal devletlerinin politikasına bağlıdır. Bu partiler parlamenter işleyişi katleden faşizm dönemlerini de Batı’daki burjuva demokratlarının algıladığı şekilde faşizm olarak algılamaz, devletin o dönem gerekli politikası diye algılar. En çarpıcı örnek, gerek Kılıçdaroğlu gerek Özgür Özel başkanlığı altındaki CHP’nin mevcut rejim karşısındaki tutumudur.”[5]
Bu toprakların halkına gelince… O da Batı’nın demokratik gelenekleriyle değil Doğu’nun despotik gelenekleriyle şekillendirilmiştir. Mehmet Sinan’ın değerli çalışmalarında kökenlerine inerek incelediği gibi, bu topraklarda siyaset yüzyıllar boyunca tepedeki dar bir yöneticiler oligarşisinin tekelinde bulunuyordu ve padişahın reayası (sürü) olarak görülen halkın siyasete katılımı diye bir şey söz konusu değildi. Cumhuriyet rejimi de Batı’da olduğu gibi gerçek bir halk devrimiyle değil, Osmanlı asker-sivil bürokrasisinin geleneksel önderliği altında, tepeden bir düzenlemeyle kuruldu: “Böylece, daha kuruluş aşamasında bürokratik-otoriter bir kimliğe bürünen ve tüm kurumları bu otoriter kimliğe göre biçimlenmiş olan bizdeki burjuva cumhuriyet rejimi, ne Batı’daki cumhuriyet rejimlerinin burjuva demokratik içeriğine sahip olabildi, ne de toplumda Batı’daki gibi bir yurttaşlık bilinci ve demokrasi kültürü gelişebildi. Osmanlı’nın yüzyıllar süren asyatik-despotik rejimi altında halk kitlelerinin bilincine kazınmış olan devletin tebaası olma (reaya) kültürü, otoriter burjuva cumhuriyet rejimi altında da ne yazık ki devam etti. Nitekim böyle olduğu içindir ki, Türkiye’de çok partili burjuva parlamenter rejimin son 50 yıl içinde sık sık askerî müdahalelerle kesintiye uğraması toplum tarafından çok fazla yadırganmamış, hatta bu durum neredeyse «olağan bir işleyiş» olarak kabul görmüştür.”[6]
Avrupa’da bizzat işçi sınıfının da katıldığı şiddetli sınıf mücadeleleri sonucunda doğan ve genişleyen burjuva demokrasisi, bizdekinin aksine hiçbir zaman sandıktan ibaret olmamıştır. Egemenler işçi sınıfından duydukları korkuyla burjuva demokrasinin sınırlarını alabildiğine daraltsalar da halkın genlerine kazınan mücadele geleneklerini hiçbir zaman yok edememişlerdir. Emekçi kitleler “sandık, parlamento gibi kurumlar karşısında doğrudan siyaset araçlarını daima kullanmışlardır. Doğrudan siyaset araçları, sokak, daima kitlelerin tek gerçek güvencesi olmuştur. Bunun içindir ki, egemenler bu araçları men edememiş, kabullenmek zorunda kalmışlardır. «Siyaset bilimi» literatürüne devrim hakkı ya da isyan hakkı olarak geçen kavram bunun fikir planındaki en özlü anlatımıdır.”[7]
Kapitalizmin çürüdüğü ve alabildiğine gericileştiği günümüzde bile Batı ülkelerindeki demokratik hak ve özgürlüklerin Türkiye’dekiyle kıyaslanmayacak genişlikte olmasının yegâne sebebi, emekçi sınıfların haklarını sonuna kadar savunma geleneğine sahip olmalarıdır. Bunu görmek için tam da bugünlerde Fransa ve İspanya başta olmak üzere Avrupa’nın pek çok ülkesinde emekçilerin hayat pahalılığına, barınma ve eğitim sorunlarına vb. karşı yüz binlerle sokağa akmalarına bakmak bile yeterlidir. Yaşadığımız toprakların geleneği ise, “yüzyıllar boyu derin bir yaşam tecrübesi biriktiren” halkın kulağına, devlete itaat etmeyenlerin başına neler geleceğini fısıldamaktadır. Fakat “etliye sütlüye bulaşmama” zihniyetini güçlü kılan bu toplumsal kültürün, sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve sınıf örgütlülüğünün güçlendiği dönemlerde gözünü budaktan sakınmayan bir mücadelecilikle alt edilebildiğini de biliyoruz. 1960’larda başlayan ve 70’lerde doruk noktasına ulaşan sınıf hareketi ve devrimci mücadele bunun çarpıcı örneklerini içermektedir. 12 Eylül 1980 faşist darbesinin ardından işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlülüğü hiçbir zaman o günlerdeki düzeyine çıkamadığı için, hak gaspları, baskılar ve saldırılar karşısında sınıf mücadelesi o keskinliğe ulaşamamıştır ne yazık ki. Ama 80’lerin sonlarından itibaren yeniden yükselişe geçen sınıf hareketi, yüz binlerce kamu işçisinin başlattığı ve özel sektöre de yayılarak aylar boyunca devam eden 1989 bahar eylemlerinden[8] 1991’de Zonguldak’tan yollara düşen 100 bin maden işçisinin[9] militan mücadelesine, daha yakın dönemlerin “metal fırtına”sından Gezi’ye ve 19 Mart direnişine, çeşitli sınıfsal ve toplumsal hareketlerde, ayağa kalkan kitlelerin ve toplumun ruh halinin nasıl birden değişebildiğini biliyoruz.
Bugün sandık ve seçim denen şey faşist rejimin kendisini gizleme araçlarından biridir. Erdoğan kendisini diktatörlükle suçlayanlara sandığı demokrasinin kanıtı olarak sunmaktadır. Burjuva muhalefetin sandığı mücadelenin en önemli hatta tek aracı olarak göstermesinin bu demagojik çarpıtmayı beslemekten başka bir sonuç doğurmayacağı açıktır. Oysa “sandıkta sosyal patlama” (yani iktidara büyük bir darbe indirilmesi) diye nitelendirilen örneklerin çok büyük bir kısmı, yukarıda sözünü ettiğimiz yükselen toplumsal hareketlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir. 70’lerdeki Ecevit hükümetleri işçi ve emekçi kitlelerin yükselttikleri sınıf mücadelesinin üzerine oturmuştur. 1989 yerel seçimlerinde ANAP’ın hezimete uğraması ve Sosyal Demokrat Halkçı Partinin (SHP) sandıkta patlama yapması ve 1991 seçimlerinde ANAP’ın iktidardan devrilmesi de doğrudan dönemin yükselen işçi hareketinin ürünüydü. Kasım 2002 seçimlerinde, ekonomik krize ve bunun sorumlusu olarak görülen DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetine duyulan büyük toplumsal tepki sayesinde iktidara gelen AKP’nin bugüne dek aldığı yenilgilere bakıldığında da aynı şeyi görürüz. 2015 Haziran seçimlerinde uğradığı hezimet, Gezi’ye yansıyan toplumsal kabarmanın ve Kürt halkının yükselen mücadelesinin sonucudur. Bu gerilemeyi geri döndüremeyeceğini anladığı için inşa ettiği faşist rejime rağmen 2023 ve 2024’ye yükselen tepkiler ise onu tek başına parlamento çoğunluğunu sağlayamaz hale getirdiği gibi yerel seçimlerde de büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Rejimin zorbalığını bu ölçüde arttırmasının nedeni de budur.
Tüm bunlar siyasal değişimlerde esas olanı bize bir kez daha gösteriyor: Halkın siyaset sahnesine çıkması ve gücünü göstermesi! Sokak gösterileri, protestolar, grevler, sivil itaatsizlik eylemleri vb. toplumsal muhalefetin olmazsa olmaz araçlarıdır. Bunlar olmadıkça köklü burjuva iktidar değişimlerinin yaşanması bile pek mümkün değildir, değil ki faşist bir rejimin yıkılması!
Faşist rejimin baskıladığı bu demokratik mekanizmalar ancak kitlesel toplumsal mücadelelerle işler kılınıp rejime yöneltilen silahlar haline getirilebilir. Bu rejimin ortadan kalkmasını isteyen her kesimden muhalefet güçleri, bunun önünü açmaya ve öncülük etmeye çalışmak zorundadır. Ancak burjuva muhalefetin sınırlarını gayet iyi biliyor ve her seferinde gayet net görüyoruz. Dolayısıyla bunu hakkıyla yapabilecek tek güç, kendi sınıf çıkarları temelinde ayağa kalkacak örgütlü işçilerdir, emekçilerdir. Demokrasiyi sandığa indirgeyen burjuva düzen tüm dünyada çürümüş ve kokuşmuştur. Türkiye gibi ülkelerde bu her açıdan çok daha barizdir. Emekçilerin en temel demokratik hak ve özgürlüklere kavuşması bile ancak işçi sınıfının örgütlü gücüyle yürüttüğü mücadelenin ürünü olabilir. O yüzden en temel görev bu örgütlülüğü güçlendirmek ve sınıfın burjuva güçlerde kurtarıcı aramak yerine kendi gücüne güvenmesini sağlamaktır.
[1] ASAL’ın düzenlediği son ankette, “Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu nedir” sorusuna verilen cevapta fon krizi %16,5’le ikinci sırada geliyor. “Türkiye’nin sorunlarını hangi siyasi parti çözebilir?” sorusuna verilen yanıtta ise “Hiçbiri” seçeneği %35’le birinci sırada yer alıyor. Ankete göre ikinci sırada %23’leAKP, üçüncü sırada %16,6 ile Yeni Parti bulunuyor ve bunlar dışında hiçbir parti %4’e bile ulaşamıyor. Bu durum iktidara ve genel olarak burjuva siyasete olan güvenin hiç olmadığı kadar düştüğünü gösteriyor. Bu yüzden rejimin telaş içinde olduğu da alenen görülüyor.
[5] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449
[6] Mehmet Sinan, Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı, 27 Temmuz 2007, https://marksist.net/node/1616
[7] Levent Toprak, Sandık, Darbe ve Burjuva Demokrasisi, 1 Eylül 2013, http://marksist.net/node/3327
[8] bkz.Cem Keskin, ‘89 Bahar Eylemleri, 24 Mayıs 2005, http://marksist.net/node/430
[9] bkz. Cem Keskin, Zonguldak Madencilerinin Grevi ve Büyük Ankara Yürüyüşü, 3 Ocak 2005, http://marksist.net/node/435
link: İlkay Meriç, Sandık, Sosyal Patlama ve Burjuva Muhalefet , 23 Ekim 2026, http://en.marksist.net/node/8854


