Almanya’da devlet zorunlu askerliğin geri getirilmesi anlamına gelen yeni adımlar atıyor. Yeni yasayla birlikte 2008 ve sonrası doğumlu gençler, çeşitli anketler doldurmak ve sağlık muayenesinden geçmek zorunda bırakılıyor. AB ülkelerinde savaşa hazırlık borularının çalındığı bir dönemde, NATO’nun motor güçleri arasında bulunan Almanya’da böylesi bir adım atılması devletin ve burjuvazinin niyetinin ne olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Ukrayna-Rusya savaşının başladığı dönemde, savaşa hem muktedir hem de hazır hale gelmeyi ifade eden “kriegstüchtig” kavramını kullanarak bir çıkış yapmıştı. O günden bu yana savaş bütçesi arttırıldı, silah sanayiine yeni yatırımlar yapıldı, hatta burjuvazi farklı alanlardaki yatırımlarını bile silah sektörüne kaydırdı, kaydırıyor. Şimdi ise hedeflerinin toplumsal ayağını inşa etmeye koyulmuş durumdalar: hem zihnen hem de bedenen savaşlarda ölmeye ve öldürmeye hazır askerler yetiştirmek!
Hükümet kimsenin zorla askere alınmayacağını söylüyor, fakat gönüllü sayısı hedeflerin altında kalırsa zorunlu askerliğin ayrı bir yasayla getirilme ihtimali bir tarafta tutuluyor. Hükümet bu konuda Federal Meclise altı ayda bir rapor verecek. Ortaya konan hedef ve planlar ise gönüllülük mantığıyla çelişiyor. Şöyle ki, Alman Silahlı Kuvvetlerinin (Bundeswehr) 2025 sonunda yaklaşık 184 bin görevli askeri vardı ve 2030’ların ortasına kadar 260 bin aktif ve 200 bin yedek asker olmak üzere toplam 460 bin askere ulaşılması planlanıyor. Birkaç yıl içinde mevcut gücün iki katından fazlasına çıkmayı hedefleyip bunun yalnızca gönüllülerle gerçekleşeceğini söylemek pek inandırıcı değil. Zaten gençlerde bunun bir karşılığı da yok. Öte yandan, hükümet koalisyon ortakları (CDU/CSU-SPD koalisyonu) gelecekte erkeklerin zorunlu hizmete tabi tutulması konusunda fikir birliğine varmış bulunuyor. Hükümetin kendi taslağındaki seçim kriterleri, muafiyetler ve son çare olarak ortaya konan kura seçeneği vb. tartışmalar, zorunlu askerliğin bir olasılıktan çok ulaşılması istenen nihai aşama olarak görüldüğünü ortaya koyuyor.
Düzenlemeyle birlikte kimse hemen bugün silah altına alınmayacak, fakat devlet gençliği kayıt altına alıp sağlık, beceri, eğitim ve istek bilgilerini toplayarak savaşa hazırlık yapıyor. Böylece cephede insan gerektiğinde, listeler, muayene sonuçları ve idari mekanizmalar hazır olmuş olacak. Devlet zorunlu askerliği hemen geçirip toplumsal tepkiyle karşılaşmamak için şimdilik temkinli adımlar atıyor. Toplumun refleksleri de çok iyi bilindiği için suyu yavaş yavaş kaynatma taktiğini izliyorlar, şimdilik!
Zorunlu askerlik Almanya’da 2011 yılında askıya alınmış ve profesyonel ordu sistemine geçilmişti. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Avrupa’da askeri harcamaların azaltılması ve sermayenin başka alanlara yönlendirilmesi düşüncesi öne çıkmıştı. Bu sebeple, 90’ların ikinci yarısından başlanarak, askeri personel istihdam etmek de dahil olmak üzere askeri harcamalar belli oranda kısıldı, zorunlu askerlik pek çok ülkede askıya alındı. Ancak kapitalizmin kendi iç çelişkileri, emperyalist güçler arasındaki rekabet, uluslararası güç dengelerindeki değişimler ve nihayet Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı ve kapitalizmin tarihsel krizi bu tablonun yeniden şekillenmesine yol açtı. Bugün Almanya, ordusunun asker sayısını arttırmanın yanı sıra Avrupa’nın askeri açıdan en belirleyici güçlerinden biri olmayı hedefliyor. Bu değişim, Alman hükümetinin “savunma” politikalarını ekonomik, siyasi ve askeri bakımdan yeniden yapılandırmasıyla birlikte ilerliyor.
Alman hükümeti bu politikaları meşrulaştırmak için Rusya’dan kaynaklanan tehdidi öne çıkarırken, askeri kapasitenin arttırılmasının zorunlu olduğunu savunuyor. Peki, Almanya gerçekten yalnızca kendi topraklarını korumak için mi bu ölçekte bir askeri yapılanmaya gidiyor? Almanya’nın askeri harcamalarını arttırması, NATO içerisindeki yükümlülüklerini genişletmesi ve Bundeswehr’in asker sayısını 460 bine ulaştırmayı hedeflemesi, meselenin yalnızca sınırların savunulmasından ibaret olmadığını gösteriyor. Hükümet askeri personel artışını NATO’nun yeni askeri kapasite hedefleriyle eş zamanlı ilerletiyor. Hegemonya kapışmasında daha etkili bir konum edinmeyi hedefleyen Almanya’nın NATO içinde daha etkin bir rol alması sağlanmaya çalışılıyor.
Son dönemdeki ekonomik daralmaya rağmen hâlâ Avrupa Birliği’nin en büyük ekonomisi olan Almanya, siyasi ve askeri olarak da belirleyici güç olmak istiyor. Bu, Almanya’nın diğer emperyalist güçlerle rekabetinde elini güçlendirme isteğiyle de bağlantılıdır. ABD’nin Avrupa’nın güvenliğine ilişkin politikalarının değişebildiği, NATO ülkelerinin askeri yük paylaşımı konusunda tartışmalar yaşadığı ve Avrupa devletlerinin kendi askeri kapasitelerini büyütmeye yöneldiği bir dönemde Almanya, bu sürecin öncü aktörlerinden biri olmaya çalışıyor. Dolayısıyla askerlik düzenlemesi, bir mevzuat değişikliğinin ötesinde Alman devletinin daha geniş stratejik yöneliminin önemli bir boyutudur.
Almanya’nın askeri harcamalarındaki artış da bu yönelimin temel bir görünümünü oluşturuyor. Rusya-Ukrayna savaşı başladıktan sonra Bundeswehr için 100 milyar euroluk özel fon oluşturulması kararlaştırıldı. Bu fonun amacı, ordunun donanımını yenilemek ve askeri kapasitesini geliştirmekti. Federal hükümetin açıkladığı verilere göre “savunma” harcamaları 2024’te yaklaşık 52 milyar euro düzeyindeyken 2025 için özel fonla birlikte yaklaşık 86,4 milyar euroluk kaynak ayrıldı. 2026 yılı için açıklanan toplam “savunma” harcaması planı ise yaklaşık 108 milyar euroya ulaştı! NATO’nun 2025 Lahey Zirvesinde üyelerin 2035’e kadar gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYH) %5’ini savunma ve güvenlikle bağlantılı alanlara ayırmaları yönünde hedef belirlendi. Bunun %3,5’i doğrudan temel savunma harcamalarına, %1,5’i ise altyapı ve güvenlikle bağlantılı alanlara yönelikti.
Bu rakamlar, Alman devletinin kaynaklarını hangi öncelikler doğrultusunda seferber ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Eğitim, sağlık, barınma ve sosyal hizmetler alanında kaynak yetersizliği bahanesi öne sürülürken askeri harcamaların bu ölçekte arttırılması, devlet bütçesinin toplumsal önceliklerinin militarizm doğrultusunda yeniden belirlenmesi anlamına geliyor. Burjuvazi, güvenlik söylemi aracılığıyla bu tercihi toplumun ortak çıkarı olarak sunuyor. Ancak toplumun ortak çıkarı olarak gösterilen askeri büyümenin ekonomik sonuçları herkes için aynı olmuyor. Silah üreticileri yeni siparişler alıp kârlarını katlarken, işçi sınıfı ve gençler, bu harcamaların asıl olarak sosyal harcamalardan kısıntı yoluyla yapılmasının hayatları üzerinde yaptığı çok yönlü baskıyla karşı karşıya kalıyor.
Toplum yoksulluğa, savaşa ve ölüme doğru itilirken silah tekelleri kârlarını katlıyor. Almanya’nın en büyük silah tekellerinden Rheinmetall, 2025 yılında %29’luk bir artışla yaklaşık 9,9 milyar euro satış geliri elde etti. Şirketin faaliyet sonu kârı %33 artarak 1,841 milyar euroya yükselirken, sipariş portföyü de 63,8 milyar euroya ulaştı. Şirketin kendi mali raporunda bu büyümenin Avrupa’daki askeri talep ve artan savaş harcamalarıyla ilişkisi açıkça belirtiliyor. Savaş tekelleri açısından devletin silah, mühimmat ve askeri araç siparişlerini arttırması yeni pazar olanakları yaratıyor. Devletin askeri ihtiyaçlar için yaptığı harcamalar, özel şirketlerin üretim ve kârlılık beklentilerini destekliyor. Devlet burjuvaziyi bu şekilde ihya ederken bir yandan da toplumu ve özellikle de gençleri savaş ihtiyaçlarına göre şekillendirme arzusunu güdüyor.
Askerliğin yüksek ücret, mesleki eğitim ve çeşitli desteklerle cazip hale getirilmeye çalışılması da bu politikanın bir parçası. Gönüllüler için aylık en az 2600 euro brüt ücret ödenmesi planlanıyor. Ekonomik güvencesizlik ve gelecek kaygısı yaşayan gençler açısından, işsizlik, eğitim masrafları, barınma sorunu ve güvencesiz çalışma koşulları, askerliği ekonomik açıdan daha cazip hale getirebiliyor. Fakat gençliğin tüm yakıcı sorunlarına rağmen, Bundeswehr’in zorunlu anketine yanıt veren yüz binlerce gençten sadece 530 civarında genç gönüllü askerlik taahhüdü verdi.
Gençlerin tüm dayatmalara rağmen boyun eğmemesi, yoksulluklarına rağmen burjuvazinin savaşında taraf olmayacaklarını haykırması tarihsel ve önemli bir karşı duruştur. Eylül ayında Almanya’nın 100’den fazla kentinde on binlerce genç zorunlu askerliğin yeniden getirilmesi ihtimaline ve zorunlu sağlık muayenelerine karşı sokaklara çıktı. Berlin, Hamburg ve Frankfurt’un da aralarında bulunduğu kentlerde gerçekleştirilen eylemlerde gençler, eğitim haklarını ve geleceklerini askeri hedeflere tabi kılmak istemediklerini dile getirdiler. “Bu bizim savaşımız değil!” diyen gençler, “Sizin savaşınıza katılmayacağız!” diye haykırarak öfkelerine dile getirdiler.
Bu tepki, gençlerin yalnızca askerlik yapmak istememesiyle sınırlı değil. Gençler, kendi gelecekleri üzerinde karar sahibi olmak istiyor. Devletin askeri ihtiyaçları nedeniyle eğitimlerinin, meslek tercihlerinin ve yaşam planlarının kesintiye uğratılmasına karşı çıkıyorlar. Askerlik yükümlülüğünün genişletilmesi ihtimali, gençlerin önüne yalnızca belirli bir süre orduda görev yapma zorunluluğunu değil, bir savaş durumunda ölmek ve öldürmek anlamlarını taşıyor ve gençler bu gerçekliğin pekâlâ farkındalar. “Zenginler savaş ister, gençler gelecek!” diye haykıran gençlerin ortaya koyduğu öfke ve tepki çok anlamlı ve henüz dile bu şekilde gelmese de emperyalist savaşa karşı yüzeysel olmayan bir itiraz anlamına geliyor.
Savaşa karar veren siyasi iktidar ve burjuvazi ile savaşın bedelini ödeyen/ödeyecek olan işçi sınıfı düşman iki sınıftır ve büyük çoğunluğuyla gençlerin yeri tarihsel olarak işçi sınıfının saflarıdır. Dolayısıyla gençlerin düşman sınıfın güvenlik söylemlerini sorgulaması, bunun bir parçası olmayacaklarını haykırması ve itirazını yükseltmesi önemlidir. Bugün emperyalist savaşlara ve egemenlerin savaş politikalarına karşı yükseltilen ses yarın devrimci işçi sınıfı saflarında kapitalizmin bağrına inecek yumruk için yol döşemektedir.
link: Necati Başar, Almanya’da Savaş Hazırlığı ve Zorunlu Askerlik Planı, 21 Ekim 2026, http://en.marksist.net/node/8853


