Türkiye’de 10’uncu yılını dolduran faşist rejim topluma ağır bedeller ödetmeye devam ediyor. İşçi sınıfının sendikal ve demokratik haklarında muazzam bir gerileme yaşanırken, çalışma ve yaşam koşulları da alabildiğine kötüleşmiş durumda. En tepeden aşağıya artık iyice ayyuka çıkan çürüme, devlet kurumlarında bir norm haline gelen liyakatsizlik, nepotizm, yalanlar, yasaklar, baskı ve zorbalık, örgütsüz işçi sınıfının ödediği bedeli daha da ağırlaştırıyor.
Özellikle 2020’den bu yana geçen 6 yılda, TÜİK’in türlü hilelerle hesapladığı sahte enflasyon ile gerçek enflasyon arasında neredeyse iki katı fark olması reel ücretleri hiç olmadığı kadar düşürdü. Ücret artışlarının resmi enflasyona göre yapılmasıyla, kamudan özel sektöre ve emekli maaşlarına kadar tüm ücretler reel olarak eridi. O kadar ki 2026 için belirlenen asgari ücret daha ilk açıklandığı gün açlık sınırının altındaydı. Artık çocukların bile inanmadığı TÜİK, güvenilirliğinin sorgulanmasının önüne geçmek için “hissedilen enflasyon” diye bir kavram uydurduysa da bir işe yaramadı. Zira on milyonlarca emekçinin çarşıda, pazarda her gün karşılaştığı pahalılık hissiyat değil gerçektir. TÜİK enflasyonu ile gerçek enflasyon arasındaki fark halen dramatik düzeyini koruyor. Nitekim 2026’nın ilk 6 ayı için açıklanan resmi enflasyon oranı yüzde 17,76 ve yıllık enflasyon yüzde 32,11 olurken ENAG yıllık enflasyonu yüzde 51,49 olarak açıkladı.
Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi BİSAM’ın hesaplamalarına göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı Haziran ayında 36 bin lira olurken yoksulluk sınırı 116 bin lirayı geçti. DİSK-AR raporuna göre asgari ücretin yüzde 20 fazlası ve altında ücretle çalışanların oranı ise yüzde 42 düzeyinde. Asgari ücretin kişi başına milli gelire oranı 1974’te yüzde 80,6 iken 2026’da yüzde 45,7’ye gerilemiş durumda. Benzer bir düşüş emekli aylıklarında da yaşanıyor. Aynı raporda ortalama emekli aylığının kişi başına milli gelire oranının 2002’de yüzde 46,4 iken, 2025’te yüzde 31,6’ya düştüğü belirtiliyor. Asgari ücret yıllar içinde reel olarak düşerken emekli aylıklarındaki düşüş çok daha fazla olmuştur. Ortalama emekli aylığı 2002’de asgari ücretin yüzde 120’si iken, 2025’te asgari ücretin yüzde 84’üne kadar gerilemiştir. Her üç emekliden ikisi ya çalışmakta ya da iş aramaktadır.
Rejimin her geçen yıl daha fazla maharet kazandığı bir diğer konu ise sendikal ve demokratik hakları kâğıt üzerinde bırakıp fiili uygulamalarla ortadan kaldırmasıdır. Örneğin kıdem tazminatı kaldırılmadı ama tavan tutarı yine türlü hilelerle o kadar aşağı çekildi ki patronlar için “yük”, işçiler için ise bir nevi iş güvencesi olmaktan çıktı. Temmuz ayı itibariyle yaklaşık 74 bin lira olan kıdem tazminatı tavan tutarı artık pek çok sendikalı işçinin net ücretinin bile altındadır.
İş kazaları ve cinayetleri meselesi de işçi sınıfı için yakıcı önemini sürdürüyor. Bir iş güvenliği yasası 2013 yılından bu yana var ama yetersiz haliyle bile çoğunlukla kâğıt üzerinde kalıyor. İşyerlerinde ne denetim ne de yasanın uygulanmamasına yönelik yaptırım var. Tam da bu nedenle gerçekleşen iş cinayetlerinde açılan davalarda sorumluluğu olan kamu yöneticileri hakkında soruşturma açılmasına bile izin verilmiyor. Davalar sürüncemede bırakılıyor, yıllarca süren yargılamalarda patronlar ödül gibi cezalar alıyor, ölen işçilerin aileleri türlü zorluklar çıkarılarak bezdirilmeye çalışılıyor. Geçtiğimiz haftalarda Meclis Komisyonundan geçen 12. yargı paketinde iş cinayeti/iş kazası tazminatı alacakları için uygulanan faizlerin patronlar lehine düşürülmesine ilişkin bir düzenlemenin getirilmek istenmesi de rejimin işçi düşmanlığını hiçbir sapma olmadan sürdürdüğünü gösteriyor.
Sendikaya üye olma hakkı güya anayasal bir haktır ama sendikaların yetki alma süreçleri bütünüyle patronların lehine olacak kurallarla işletildiği için, bu süreç uzun yıllara yayılarak sendikalaşma alabildiğine zorlaştırılmaktadır. Diğer taraftan korporatist sendikaların önü alabildiğine açılmış, kamuda kâğıt üzerinde sendikalaşma oranı şişerken (yüzde 78) kamu emekçilerinin ekonomik ve sosyal haklarında gerileme yaşanmıştır. Özel sektörde sendikalaşma oranı (yüzde 5) zaten çok düşüktür. Sendikalaştığı için işten atılan işçiler direnişe geçtiklerinde polis şiddeti dahil türlü engellemelerle karşılaşmaktadır. Grevlerin “erteleme” adı altında yasaklanması ise uzun zamandır başvurulan bir yöntemdir. Son dönemlerde buna patronların grev kırıcılığı yapmasına bizzat yardımcı olunması, buna karşı çıkan işçilerin polis şiddetine maruz bırakılması, böylece grevlerin fiilen işlevsizleştirilmesi de eklenmiştir.
Bu tabloya aylarca ücretini alamayan işçilerin sayısındaki artışı da ekleyelim. Maden, tekstil, inşaat gibi sektörlerde bu durumun örnekleri sıkça görülüyor. Siyasi iktidarla yakın ilişkileri olan sermaye kesimlerinin yoğun olarak faaliyet gösterdikleri bu alanlarda, patronlar arkalarına aldıkları güçle çok daha pervasızca hareket etme özgürlüğüne sahip hissediyorlar kendilerini. Karşılarındaki işçilerin örgütsüzlüğü ve bilinçsizliği, saldırının düzeyini işçiyi kölenin bile altına inen bir pozisyonda (zira ücreti bile ödenmeyen işçinin karnını doyurması bile söz konusu olamıyor) çalışmaya zorlama noktasına kadar ilerletebilmelerini sağlıyor.
Ağırlaşan çalışma ve yaşam koşulları karşısında, işçiler tüm olumsuzluklara rağmen yer yer fiili mücadele örnekleri ortaya koysalar da, fırsatını buldukları her durumda mevcut duruma tepkilerini göstermeye çalışsalar da bunlar yeterli düzeylere ulaşamıyor. Sorunların ağırlığı ve sınıfın potansiyel gücü göz önüne alındığında eylemlerin düzeyi hem nicelik hem de nitelik bakımından ne yazık ki çok zayıf kalıyor. Grevlerin sayısı son derece düşükken, direnişler de genellikle işçilerin aylarca ücretlerini ya da işten atılma durumunda tazminatlarını alamamaları nedeniyle patlak veriyor.
İşçi sınıfı, geniş çaplı örgütsüzlüğünün ve bürokrasinin sendikaları çürüten hâkimiyetinin bedelini ağır biçimde ödemeye devam ediyor. Sınıfın bugün içinde bulunduğu bu ağır örgütsüzlük koşullarının ve sendikaların felçleşmiş halinin temelleri 12 Eylül faşist darbesi ile atılmıştır. Üzerinden 46 yıl geçmiş olsa da faşist darbenin hâlâ devam eden çok boyutlu etkilerini anlamadan bugünün gerçeklerini kavramak, dolayısıyla doğru hareket noktalarını bulmak mümkün değildir. 12 Eylül askeri faşist darbesi, sosyalist hareket ve işçi hareketi üzerinde muazzam bir yıkım yaratmış, sendikal örgütlenmeleri büyük bir dağınıklığa itmiştir. Bir yandan çıkardığı sendikal yasalarla örgütlenmenin önüne devasa setler çekmiş, diğer yandan sendika bürokrasisini güçlendirecek zemini pekiştirmiş, mücadeleci geleneği canlandırmak, geliştirmek için çaba gösterenleri de sindirmek, yok etmek için her türlü şiddeti uygulamaktan geri durmamıştır. 12 Eylül darbesinin yarattığı yıkım sadece ağır şiddetin sonuçlarından ibaret de değildir. Aynı zamanda sınıfın bilinç ve deneyim aktarma kayışlarının kopmasına neden olmuştur. İşçi sınıfının mücadeleci ve örgütlü unsurlarını dağıtmayı, sindirmeyi başararak bunun yanı sıra yetişen yeni kuşak işçiler üzerinde ideolojik etkilerini güçlü biçimlerde oluşturarak bilinç ve deneyim aktarımını sekteye uğratmıştır.
12 Eylül’ün yıkıcı etkileri henüz ortadan kaldırılamamışken iktidara gelen AKP hükümetleri eliyle de yıkım ve baskı sistemli biçimde ilerletilmiştir. Faşizmin yasakçı mirası tahkim edilerek işçi sınıfı tam anlamıyla bir cendereye sokulmuştur. Bu süreçte işçi sınıfı, hem büyük bir ekonomik yıkıma maruz kalmış hem de devlet güdümlü sendikal örgütlenmeler aracılığıyla kuşatma altına alınmıştır. AKP döneminde Hak-İş ve Memur-Sen gibi konfederasyonlar “korporatist aygıtlar” haline getirilmiştir. AKP’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu olan Türk-İş üzerindeki etkisi de giderek artmıştır. İşçiler baskı, tehdit ve teşvikle bu işbirlikçi sendikalara yönlendirilerek sendikal hareket üzerindeki devlet kontrolü çok daha ağır hale getirilmiştir. İşbirlikçi sendika bürokrasisi tabandan gelecek her türlü kıpırdanışı sönümlendirmekte, örgütsel alanı bloke ettiği için sınıfı felç etmektedir.
Yani 12 Eylül’ün yarattığı olumsuz etkiler hâlâ aşılamadığı gibi, üstüne 2016 Temmuzundaki OHAL darbesiyle Erdoğan liderliğinde inşa edilen faşist rejimin sınıf hareketinin belini doğrultmasına engel olan uygulamaları binmiştir. Burjuvazinin yarattığı tüm bu zorlukların yanı sıra sendikal alanda sendika bürokrasisi işbirlikçi, uzlaşmacı uğursuz rolünü oynamaya devam etmektedir. İşçilere mümkün olduğunca temas etmeyen, onları hiçbir sürece katmayan, uzmanlarla “işleri” yürüten, inanılmaz ayrıcalıklara sahip bu bürokratlar, sınıfı cenderede tutma görevini layıkıyla yerine getirmektedir. Tüm çabalarına rağmen tabandan mücadele eğilimleri yükseldiğindeyse, bunu bastırmak için bin bir türlü bürokratik yol ve yöntem devreye sokulmaktadır. Tüm bunların yanı sıra sendika bürokrasisi, ağır koşullarda düşük ücretlerle çalışan, güvencesiz kesimleri örgütlemekten bilinçli biçimde uzak durarak sınıfın çoğunluğunu örgütsüzlüğe mahkûm bırakmaktadır. Bu kesimleri örgütleme zahmetine girmek bir kenarda dursun, fiilen mücadeleye giren işçilerden desteğin zerresini bile esirgemekte, onları yok sayan tutumlar sergilemektedir. “Makbul” sendikacılık yaparak kendilerine burjuvazi tarafından çizilen sınırların dışına çıkmayan anlayışla ayrıcalıklarının tadını çıkarmaktadır.[*]
Sınıf hareketini en geri mevzilere hapseden bu bürokratik, işbirlikçi cendereyi kırmak ve sendikaları birer “mücadele okulu” haline getirecek militan bir çizgiyi güçlendirmek sınıf devrimcilerinin en önemli görevlerinden birisidir. Bunu gerçekleştirmek için sınıf devrimcileri zorluklara aldırmaksızın, gerici sendikalar da dâhil kitleler her nerede bulunuyorsa kesinlikle onların içinde yer alarak, sistemli, sabırlı ve uzun soluklu bir çalışma yürütmelidir.
Sendikalarda mücadeleci bir dönüşüm, ancak sınıf devrimcilerinin yapacakları çalışmalarla işçileri sınıf mücadelesinin etkili unsurları haline getirmesiyle mümkün olabilecektir. İşçilerin söz ve karar sahibi olmadığı bir sendikal örgütlenme, kaçınılmaz olarak bürokrasinin eline düşer ve heba olur. Sınıf devrimcileri bilinçlenmede geride kalan işçiler arasında çalışmayı, onları adım adım ilerletecek çabayı göstermeyi iyi becermelidir.
Sınıf devrimcileri hiçbir zaman gerçeklerin yerine kendi duygularını koyma hatasına düşmemeli, mücadelenin her döneminin kendine özgü görevleri olduğunu unutmamalıdır. Bugün işçi sınıfı mücadelesinin sınıf devrimcilerine verdiği görev, iğneyle kuyu kazar gibi zorluklarla dolu da olsa, sınıf içerisinde titizlikle çalışmak, sınıf örgütlenmesini güçlendirmek için ter akıtmaktır.
[*] Marksist Tutum yayınlarında sendikal hareketin içinde bulunduğu durum çeşitli boyutlarıyla pek çok yazıda ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bakınız:
Elif Çağlı, Sendikal Mücadelede İlkeli Tutum, Ekim 2006, https://marksist.net/node/8091
Oktay Baran, Yaşanan İşçi Eylemlerinin Dinamikleri ve Sorunları, 28 Eylül 2023, https://marksist.net/node/8069
Oktay Baran, Militan Bir Sendikal Mücadele İhtiyacı, Nisan 2008, https://marksist.net/node/1791
Selim Fuat, İşbirlikçi Sendikal Bürokrasiye Karşı Mücadeleyi Örgütlemek Şart!, 23 Ocak 2024, https://marksist.net/node/8176
Selim Fuat, İşçi Sınıfı Mücadelesi Hukuki Mücadeleye İndirgenemez, Mart 2011, https://marksist.net/node/2607
link: Selim Fuat, Faşist Rejimin 10. Yılında İşçi Sınıfının Durumu , 15 Temmuz 2026, https://en.marksist.net/node/8801
Kitaplarım


