Savaşların giderek dört bir yanı sardığı ve masum emekçilerin öldüğü korkunç günlerden geçiyoruz. İnsan düşünmeden edemiyor, ya askerler savaşmak istemeseydi bu savaş sürebilir miydi? Art arda savaşlarla büyümüş eski nesiller böylesi savaş zamanlarında üniformalarıyla nasıl inisiyatif almış gelin birlikte bakalım.
20. yüzyılın ilk çeyreği, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizme sıçradığı, emperyalist güçlerin dünyayı yeniden paylaşma hırsıyla devasa bir mezbahaya dönüştürdüğü, pazar kavgalarının milyonların kanı eşliğinde yürüdüğü bir dönemdir. Fabrikalardan ve tarlalardan alınarak zorla üniforma giydirilmiş milyonlarca işçi ve köylü “vatan savunması” adı altında cepheye sürülmüş, siperlerin kanı, çamuru ve açlık içinde savaşın gerçek kazananının kendi sınıfları değil, silah tüccarları ve sermaye sahipleri olduğunu yaşayarak tecrübe etmişlerdir. Fakat durum ne kadar kötü olursa olsun, üniformanın altındaki işçi kimliği, milliyetçi illüzyonların parçalanmasıyla birlikte yeniden canlanmıştır. Pek çok örnekte bilinçlenen işçiler kendilerini burjuva devletin birer “askeri” olarak değil, silahlanmış birer “sınıf öznesi” olarak görmeye başlamışlardı. Bu sınıfsal uyanış, dünyanın çeşitli yerlerinde savaşın bizzat kendisine karşı yönelen kitlesel bir grev dalgasına dönüşmüştür. Özellikle 1900-1925 arası dönemde, askerlerin namlularını karşı siperdeki sınıfdaşlarına değil, kendi sırtlarından kâr sağlayan egemenlere çevirdiği, askerî itaatsizliğin sınıfsal karaktere büründüğü pek çok örnek yaşanmıştır. Üstelik Ekim Devrimi örneğinde bu durum, ordu içindeki sınıfsal çatlağın büyüyüp emperyalist savaşı içeriden çökerttiği muazzam bir mücadele pratiğine evrilmiştir.
1900-1925 dönemi: sınıf bilinci ve asker grevleri
Teorik açıdan “asker grevi” kavramı, askerlerin egemen sınıfların elinde mekanik bir şiddet aparatı olmayı reddedip, savaşmayı durdurmalarını ifade etmektedir. Bir işçi fabrikada şalteri indirdiğinde üretim nasıl duruyorsa, asker de silah bıraktığında savaş mekaniği öyle felç olur. Bu nedenle asker pekâlâ grev yapabilir ve tarih bunun örnekleriyle doludur. Temelde, fabrikadaki grev ile cephedeki itaatsizlik arasındaki diyalektik bağ, her iki mekândaki öznenin de aynı sınıfsal kökenden gelmesindendir. Bu da, biri lojistiği keserken diğerinin bu lojistiğin beslediği eylemi (savaşı) imkânsız kılmasıyla kurulur.
1900-1925 arası dönem, askerî itaatsizliğin kitlesel sınıf tavrına dönüştüğü bir dönemdir. Süreç, 1905 Rus Devrimi sırasında Potemkin Zırhlısı denizcilerinin bozuk yemeğe karşı başlattığı isyanın, kışla ve fabrika dayanışmasıyla Çarlık rejimini sarsan ilk büyük asker grevine dönüşmesiyle filizlenmiştir.[1] 1917 Ekim Devrimi ise bu süreci zirveye taşımıştır. Devrime ilerleyen dönemde bireysel firarlar yerini kolektif bir siyasi iradeye, yani işçi-asker konseylerine bırakmıştır. Çünkü kitlelerin artık sadece kaçmak değil “yönetmek” gibi devrimci bir isteği oluşmuştur. Cephedeki milyonlarca üniformalı köylü ve işçinin “Ekmek, Barış, Toprak” sloganı etrafında kendi konseylerini kurup emperyalist savaşı fiilen bitirmesiyle sonuçlanmıştır. Kışlalarda yankılanan bu slogan tüm dünya askerlerinin kulağına ulaşmıştır. İşçi-asker dayanışması, mühimmat üretiminin durdurulmasından, limanlarda silah yüklemeyi reddeden işçilerin cephedeki asker üzerinde kurduğu baskıya kadar doğrudan eylemlere varmıştır. Savaş karşıtlığı, bütünleşik bir sınıf tavrı haline gelmiştir. Kısacası cephedeki asker ile fabrikadaki işçi aynı siyasi hedefe kilitlenmiştir. İşçilere zorla giydirilen milliyetçilik zırhı, cephedeki korkunç sefalet, bitmek bilmeyen açlık ve ülkedeki ekonomik çöküşle çatlamaya başlamıştır. Askerler, kendi çocukları açlıktan ölürken, karşı siperdeki insanın düşman değil, aynı kaderi paylaşan bir sınıf kardeşi olduğunu bizzat deneyimleyerek kavramışlardır. Bu parçalanma, şovenist yalanların yerini sınıfsal hakikate bırakmasıyla sonuçlanmış ve “vatan savunması” efsanesi, yerini “sınıf savunması” gerçeğine bırakmıştır. Nihayetinde bu kolektif bilinç, orduları devrimin silahlı gücü haline getiren o muazzam tarihsel dönüşümü tetiklemiştir.
Rusya’daki kıvılcım 1918’de Almanya’ya sıçramış, Kiel’deki denizcilerin ölümcül bir taarruza gitmeyi reddederek başlattığı grev, Alman İmparatorluğu’nun sonunu getiren devrimci bir dalgayı tetiklemiştir. 1919 Macaristan’ında ise cepheden dönen askerler, toprak ağalarının mülklerini işgal ederek fabrikalardaki işçi konseyleriyle birleşmiş ve kısa süreli de olsa bir Şura Cumhuriyetinin silahlı gücünü oluşturmuşlardır. Aynı yıl Amerika kıtasında, Seattle Genel Grevi sırasında savaştan dönen askerlerin grevci işçilere ateş etmeyi reddetmesi, sınıfsal bağın üniformadan daha güçlü olduğunu kanıtlamıştır. İngiltere’de ise “Hands Off Russia / Elini Rusya’dan Çek” hareketiyle somutlaşan süreçte, liman işçileri Rus Devrimini yıkmak için gönderilen silahları yüklemeyerek cephedeki askerin savaş kapasitesini felç etmiştir. New York sokaklarında 1919’da üniformalarıyla yürüyen askerler, savaşın faturasını ödeyen yoksullar olarak sendikal mücadeleye katılarak sivil-asker ayrımını ortadan kaldırmışlardır. 1919-1922 yılları arasında Batı Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunda savaşan işçi ve köylülerin, savaş ilerledikçe ciddi bir sorgulama içine girmeleri, çeşitli cephelerde subayların emrine uymayarak geri çekilmeleri ve nihayetinde bunun ordudaki dağılma ve çözülmeye evrilmesi de bir başka “asker grevi” örneğidir. Tüm bu örneklerde askerler, egemenlerin piyonu olmayı reddederek silahlarını ait oldukları sınıfın kurtuluşu için doğrultmuşlardır. Bu kronolojik hat, kışla duvarlarının sınıfsal gerçeklik karşısında ne kadar geçirgen olduğunu ve savaşın ancak alttakilerin iradesiyle durdurulabileceğini tarihe not düşmüştür. Şimdi bu grevleri detaylı ve bağlamsal olarak ele alalım.
1905 ve 1917 Rusya – Potemkin’den Petrograd Sovyetine: 1905 yılında Potemkin Zırhlısında kurtlu yemeklere karşı patlak veren isyan, ordudaki üniformalı işçi ve köylülerin Çarlık rejiminin baskı aygıtına karşı gerçekleştirdiği ilk büyük asker grevidir. Odessa limanında grevci işçilerle el sıkışan denizciler, ordunun bir baskı aygıtı olarak güvenilirliğini yitirdiği tarihsel bir kırılma yaratmıştır. 1917’ye gelindiğinde bu deneyim hayli olgunlaşmış, cephedeki askerlerin “Ekmek, Barış, Toprak” talebiyle kurduğu Asker Sovyetleri, Petrograd’daki İşçi Sovyetleri ile birleşerek burjuva devlet aygıtını tamamen felç etmiştir. Bu birleşme, silahlı gücün egemen sınıftan kopup emeğin safına geçtiği ve bir savaşı içeriden çökerten en radikal örneği teşkil eder.
1918-1919 Almanya – Kiel Grevi ve Konseyler Hareketi: Alman Devrimi, Kasım 1918’de Kiel limanındaki denizcilerin, savaşın kaybedildiği aşikârken kendilerini İngiliz donanmasına karşı son taarruza göndermek isteyen amirallerin emirlerini reddetmesiyle başlamıştır. Bu itaatsizlik, basit bir askerî disiplinsizlikten öte, emperyalist kıyıma karşı askerlerin “nasılsa kaybedilmiş bir savaştayız, o zaman bizi niye ölüme gönderiyorsunuz?” diyerek başlattığı bir asker grevidir. Denizcilerin gemilerde kontrolü ele alıp kızıl bayraklar çekmesiyle başlayan bu dalga, birkaç gün içinde tüm sanayi merkezlerine yayılmış, askerler ve işçiler ortak konseyler (Rat) kurarak Alman İmparatorluğu’nu yıkmışlardır. Kışla ve fabrika arasındaki sınırların silindiği bu süreçte, cepheden dönen milyonlarca askerin sınıf kini monarşiyi yıkan en temel siyasî irade haline gelmiştir.
1918-1919 Macaristan – Kasımpatı Devrimi: Macaristan’da 1918 Ekim sonunda yaşanan “Kasımpatı Devrimi”, adını sokağa dökülen askerlerin ve halkın yakalarına taktığı çiçeklerden alan bir grev ve devrimdir. Ordudaki çözülmenin toplumsal devrime dönüştüğü sarsıcı bir örnektir. Cepheden dönen ve artık mülk sahibi sınıflar için ölmeyi reddeden askerler, Budapeşte’de stratejik noktaları işgal etmişlerdir. Ardından kurulan Macar Şura Cumhuriyeti ise işçi iktidarının ifadesi olmuştur. Bu süreçte askerler sadece silah bırakmakla kalmamış, bu silahları büyük toprak sahiplerinin şatolarını kamulaştırmak ve köylülerin toprak işgallerine askerî destek sağlamak için kullanarak sınıf savaşının doğrudan öznesi olmuşlardır. Fabrika konseyleriyle eşgüdümlü çalışan asker konseyleri, ordunun bir baskı aygıtı olmaktan çıkıp işçi sınıfının devrimci muhafız gücüne dönüştüğü kısa ama yoğun bir iktidar deneyimi sunmuştur.
1919-1920 İtalya – Biennio Rosso (İki Kızıl Yıl): İtalya’da “İki Kızıl Yıl” olarak bilinen dönem, fabrika işgalleri ile ordudaki huzursuzluğun birbirini beslediği muazzam bir devrimci dalgaya sahne olmuştur. Torino ve Milano gibi sanayi merkezlerinde işçiler fabrikaları kontrol altına almıştır. Hatta o dönem işgal bölgesi olan Arnavutluk’a gönderilmek istenen askerler “Ancona İsyanı” gibi eylemlerle sevkiyatı reddetmişlerdir. Bu olayın bastırılması üzerine askerî inşaatlarda çalışan işçilerin savaş karşıtlığı ile iş bırakmasının ardından askerlere işçilere ateş açma emri verilmiştir. Askerler bu emre toplu olarak karşı gelmiş, bununla da yetinmeyip mühimmat depolarının anahtarlarını grev komitelerine teslim etmişlerdir. Bu devrimci durum 2 yıl sürmüş ve devletin zor kullanma tekelinin sınıfsal bir blokajla nasıl kırılabileceğini göstermesi açısından tarihe geçmiştir.
1919-1922 Yunanistan – “Küçük Asya Trajedisi”: Anadolu ve Trakya topraklarında Yunan ordusunun yaşadığı bozgunda da cephede savaşan emekçilerin gerçekleştirdikleri “asker grevi” belli ölçülerde rol oynamıştır. Cephede savaşan emekçilerin gerçekleştirdikleri bir asker grevidir. Olaylar, 1920 sonbaharında cephedeki yorgunluğun siyasî bir öfkeye dönüşmesiyle başlamış, evlerinden binlerce kilometre öteye, sonu gelmez bir «Megali Idea / Büyük Düşünce» ülküsü için sürülen işçi ve köylü askerlerin, subay otoritesini reddetmesiyle kitleselleşmiştir.[2] Kışlalarda ve siperlerde gizlice basılan Rizospastis, Foni tu Ergati gibi sosyalist yayınlar, “düşman karşı siperde değil, sırtımızdan kâr sağlayan Atina’daki burjuvazidir” fikrini yaymış ve bu komünist fikirler yüzlerce askeri etkilemiştir. Çeşitli cephelerde askerler, hücum emri verildiğinde siperden çıkmayı reddederek, silahlarını havaya ateşleyerek veya topluca “terhis” sloganları atarak savaşmayı fiilen durdurmuşlardır. 1922 Eylülünde Tekirdağ limanında gemilere binen askerler de tüfek namlularına kızıl mendiller bağlayarak “Kahrolsun savaş, yaşasın terhis!” diye bağırarak isyan başlatmışlar ve bu isyan ancak kente gönderilen takviye birliklerle bir gün sonra bastırılabilmiştir. Ordudaki çözülme Yunan burjuvazisinde ciddi kaygılara yol açmıştır. O nedenle, dönemin ana akım burjuva medyası bu durumdan “askerler vatan değil izin istiyor”, “moral çöküşü değil, askerî disiplin tamamen buharlaştı”, “Bolşevik mikrobu yayılıyor” şeklinde dehşetle bahsetmiştir. Burjuvazinin diline hâkim olan bu söylem, askerlerin kararlı tutumuyla savaşın bitmesinin ardından “cephedeki askerlerin grevi Küçük Asya felâketini bitirdi” şeklinde bir boyun bükmeye dönüşmüştür. Askerlerin yükselen tepkisi, binlerce yoksul gencin daha fazla kan dökülmeden evlerine dönmesini sağlamıştır.
1919-1921 İngiltere – “Elini Rusya’dan Çek” Hareketi: İngiltere’deki işçilerin öncülük ettiği bu hareket, proletaryanın emperyalist savaşa karşı geliştirdiği en bilinçli ve stratejik müdahale örneklerinden biridir. İngiliz burjuvazisinin, Birinci Dünya Savaşının yorgunluğunu henüz üzerinden atamamış genç Sovyet iktidarını yıkmak amacıyla Beyaz Ordu’ya destek gönderme kararı, İngiliz limanlarında ve kışlalarında bir sınıfsal barikatla karşılaşmıştır. Hareketin en ikonik anı, Mayıs 1920’de Londra limanındaki işçilerin, Polonya üzerinden Rusya’daki karşı-devrimcilere mühimmat taşıyacak olan Jolly George adlı gemiye yükleme yapmayı reddetmesidir. İşçilerin bu kitlesel itaatsizliği, doğrudan bir dış politika müdahalesine dönüşmüştür. İşçiler, “sınıf kardeşlerimize karşı kullanılacak silahları taşımayacağız” diyerek emperyalist lojistiği uzun süre geciktirmiştir. Daha sonra ise bu sivil direniş İngiliz ordusu içindeki huzursuzlukla birleşmiş ve durum egemen sınıf için bir kâbusa dönüşmüştür. Fransa ve İngiltere’nin Karadeniz’e gönderdiği filolarda, Rus devrimcilerle savaşmayı reddeden denizciler arasında isyanlar baş göstermiş, askerler, işçilerin “Elini Rusya’dan Çek” çağrısına kışlalardan destek vererek “Bizim düşmanımız Rus işçisi değil, bizi bu savaşa sürenlerdir” fikrini savunmuşlardır. İngiliz hükümeti, ordusunun işçilerle kurduğu bu organik bağdan ve askerlerin Bolşevikleşme ihtimalinden o denli korkmuştur ki, Kızıl Ordu’ya karşı planladığı geniş çaplı askerî harekâtı geri çekmek zorunda kalmıştır. Bu süreç, işçi sınıfının fabrikalarda ve limanlarda üretimi durdurma gücünün, cephedeki askerin namlusunu etkisiz hale getiren en büyük “anti-militarist silah” olduğunu tarihsel bir zaferle kanıtlamıştır.
Asker-işçi dayanışması, doğrudan ve dolaylı grevler
1914 Noel Ateşkesi - Spontan Bir Grev Girişimi: Birinci Dünya Savaşının henüz ilk aylarında, Batı Cephesinde Alman, İngiliz ve Fransız birlikleri arasında yaşanan Noel Ateşkesi, sadece romantize edilmiş bir “bayram talebi” değil, dolaylı da olsa askerlerin kendi aralarında imzaladıkları gayri resmi ve spontan bir silah bırakma grevidir. Süreç, aylardır siperlerde kaderine terk edilen askerlerin, Noel kutlamasını bahane ederek subay hiyerarşisini baypas etmesiyle başlamıştır. Askerler mevzilerini terk edip “tarafsız bölge”de birleşerek emperyalist kıyımı fiilen durdurmuşlardır. Bu eylem, askerin karşı siperdeki insanın düşman değil, aynı sınıfsal kaderi ve sefaleti paylaşan bir sınıf kardeşi olduğunu fark etmesiyle oluşan politik bir kırılmadır. Bu kendiliğinden gelişen grevin en somut kazanımı, milliyetçi propagandanın yarattığı düşman imgesinin yerle bir edilmesi ve askerlerin silahlarını bir süreliğine de olsa kime karşı doğrultmaları gerektiğini sorgulamaya başlamalarıdır. Egemen sınıflar ve yüksek komuta kademesi, ordunun bu “denetimsiz kardeşleşmesinden” o denli dehşete düşmüştür ki, eylemi bastırmak için topçu ateşlerini devreye sokmuş, birlikleri dağıtmış ve bir daha benzer bir sınıfsal yakınlaşma yaşanmaması için cephe hattında infaz tehdidini en üst seviyeye çıkarmışlardır. Noel Ateşkesi, 1917’ye giden yolda, üniformalı emekçilerin savaşı bitirmeye yönelik gösterdiği iradenin ilk ve sarsıcı ön provası olarak tarihe geçmiştir.
1919 Amerika / Seattle Genel Grevi ve İşçi-Asker Dayanışması[3]: 1919’da işçi-asker dayanışması temelinde yükselen Seattle Genel Grevinin temel motivasyonlarından biri, Birinci Dünya Savaşının yarattığı yıkıma ve ardından gelen ekonomik krize duyulan öfkedir. Savaştan dönen askerler artık “demokrasi için savaş” yalanına inanmadıklarını, asıl düşmanın karşı siperde değil, içerideki sermaye düzeninde olduğunu savunmaya başlamışlardır. Şehre müdahale için gönderilen askerler, karşılarında kararlı bir duruş içindeki savaş gazilerini gördüklerinde, sınıfsal güdülerinin ağır basması nedeniyle, kendilerine verilen emirleri yerine getirmediler. Öte yandan Seattle Grevi, ABD’deki ırkçılık duvarlarının sınıf bilinciyle sarsıldığı ender anlardan biridir. Siyah askerler, Avrupa’da savaştıktan sonra eve döndüklerinde “Jim Crow” yasaları ve ırkçı saldırılarla karşılaşmışlardır. Seattle’da bu askerler, beyaz işçi arkadaşlarıyla aynı safta durarak, ırksal ayrımcılığın burjuvazi tarafından işçileri bölmek için kullanılan bir araç olduğunu pratikte göstermişlerdir. Ayrıca bu genel greve kadınların katılımının yüksekliği de dikkat çekmektedir. Grev sırasında telefon operatörlüğü, tekstil ve mühimmat gibi kritik işlerde çalışan kadınlar üretimi durdurarak veya yavaşlatarak ordunun pasif kalmasını sağlamışlardır. Şehre sevk edilen askerlerin önüne dikilen kadınlar, sınıfsal bir kardeşlik köprüsü kurarak askerlerin ateş etmesini imkânsız kılan barikatın en ön safında durmuşlardır.
1919 Amerika / New York Grevleri ve “Kızıl Yaz”: ABD tarihinde “Kızıl Yaz” ve devasa grev dalgalarıyla anılan 1919 yılı, savaştan dönen askerlerin sivil hayattaki sınıf mücadelesine üniformalarıyla dâhil olduğu bir yıldı. Seattle gibi kentlerde başlayan genel grevin devamı niteliğindeki bu grevde de terhis olan askerler, kadınlar ve siyahların birlikteliği söz konusudur. Savaş bitiminde evine dönen herkes, vaat edilen refah yerine işsizlik ve enflasyonla karşılaşınca, sendikal örgütlenmelerin ve genel grevlerin en militan unsurları haline gelmiştir. Üniformalı protestolar, burjuvazinin “vatansever kahraman” imgesini parçalamış, askerlikten gelen örgütlenme disiplini, fabrikalardaki grev gözcülerini ve barikatları güçlendirerek sermaye düzeni için ciddi bir tehdit oluşturmuştur.
Kadın işçilerin rolü
Birinci Dünya Savaşının lojistik kalbi olan mühimmat fabrikaları, kadın işçilerin sabotajcı ve grevci kimlikleriyle savaş mekanizmasına içeriden müdahale ettiği gizli bir cepheye dönüşmüştür. Özellikle Almanya’da, 1918 Ocak ayında Berlin’deki mühimmat üretimini durduran yaklaşık 300 bin işçinin öncü gücü, “Barış ve Ekmek” sloganıyla iş bırakan kadınlardı. Bu kadınlar, sadece üretimi tamamen durdurmakla kalmamış, bilinçli yavaşlatma taktikleriyle, askerî disiplin altındaki atölyelerde üretim hızını minimuma indirerek cepheye giden mühimmat akışını felç etmişlerdir.
İngiltere’de “Canary Girls” (Kanarya Kızları) olarak anılan ve TNT zehirlenmesinden derileri sararan kadınlar, bu ölümcül çalışma koşullarına karşı militan grevler örgütleyerek savaş için gereken mühimmatın üretimini kesintiye uğratarak bu durumu siyasî bir krize dönüştürmüşlerdir. Mühimmat sandıklarının içine gizlenen “Biz de burada sizler için grevdeyiz”[4] notları veya mermilerin üzerine kazınan barış sloganları, siperlerdeki askerlere ulaşan en somut sınıfsal dayanışma mesajları olmuştur. Bu lojistik sabotajlar, askerin elindeki silahın etkisini azaltırken, evdeki barış iradesini cepheye taşıyarak ordudaki kitlesel itaatsizliğin moral zeminini hazırlamıştır.
Avusturya-Macaristan’da da kadınların öncülük ettiği mühimmat grevleri, orduyu “mermisiz” bırakma tehdidiyle monarşiyi barış masasına zorlayan en sarsıcı toplumsal basınç haline gelmiştir. Kadın işçiler, üretimden gelen güçlerini emperyalist kıyıma karşı bir reddediş mevzii olarak kullanmışlardır. Amerika’daki büyük çoğunluğu siyah kadınlardan oluşan mühimmat fabrikalarında da iş yavaşlatma ve sendikal örgütlülük bu dönemde güçlenmiştir. Sonuç olarak, fabrikalardaki makinelerin susması, cephedeki silahların susmasını tetikleyen bir sürecin başlangıcı olmuştur.
* * *
Sosyalist basın ve kışlalarda yürütülen ajitasyon, askerî hiyerarşinin ördüğü kalın duvarları delerek üniformanın altındaki erlerin gerçek kimliğini, yani birer emekçi olduğu gerçeğini onlara her fırsatta hatırlatmaya çalışmıştır. Kışlaya sızan her bildiri ve her kaçak yayın, askerin zihnindeki düşman imgesini parçalamaya katkıda bulunmuştur. Fabrikalarda yükselen grev dalgaları, savaşın bir an önce son bulmasını isteyen cephedeki askere sadece bir haber başlığı olarak değil, aynı zamanda “yalnız değilsiniz” diyen devasa bir moral ulaştırmıştır. Savaşın endüstriyel altyapısını bizzat mühimmat üretimini durdurarak içeriden çökertmek, cephedeki askere siyasî bir itaatsizlik alanı açmıştır. Halklar arasındaki bu tarihsel işçi-asker bağı, bugün egemenlerin dayattığı gibi şovenist bir “vatan-millet” edebiyatı üzerinden değil, tamamen ortak kader birliği üzerinden kurulmuştur. Militarizmin dayattığı sahte kahramanlık anlatılarına karşın, bu dayanışma hattı insanın insana değil, sınıfın sınıfa olan enternasyonalist sadakatini temel almıştır. Siperlerde el sıkışan eller, ulusal sınırların burjuvazinin pazar kavgalarını korumak için çekilmiş yapay çizgiler olduğunu fark eden işçi-askerlerin elleridir artık. Bu bağ, üretimden gelen gücün yıkım gücüne baskın çıkmasıyla örülmüş devrimci bir iradedir.
1900-1925 arası dönemde yaşanan kitlesel itaatsizlikler ve grevler, egemen sınıflar için birer askerî başarısızlık değil, doğrudan bir varoluşsal tehdit olarak kodlanmıştır. Burjuvazi, silahı tutan elin sınıf bilinciyle titreyeceğini ve namlunun asıl düşmana, yani mülk sahibi sınıflara dönebileceğini dehşetle tecrübe etmiştir. Bu tarihsel ders, egemenleri orduların yapısını kökten değiştirmeye zorlamış, ordunun toplumla olan organik bağını koparmak için “profesyonel ordu” adı altında yeni bir yalıtım stratejisi geliştirilmiştir. Bu dönüşümün temel nedeni, işçi-asker dayanışmasının yarattığı o muazzam devrimci potansiyeli bir daha asla gün yüzüne çıkarmamaktır. Bu yüzden ordular, zorunlu askerlik mekanizmasıyla halkın içinden gelen erlerden oluşan birlikler yerine, geçimini tamamen bu işten sağlayan ve ideolojik olarak sterilize edilmiş profesyonel birliklere dönüştürülmeye çalışılmaktadır. Bu süreç, ordunun bir nevi lejyonerleşmesidir. Burjuva devletler, 1917 Petrograd’da ya da 1918 Kiel’de yaşananların tekrar etmemesi için kışla duvarlarını aşılmaz hale getirmeyi hedeflemişlerdir.
Tarihsel deneyimlerin de sarsıcı bir şekilde gösterdiği üzere, emperyalist savaşlar hiçbir zaman halkların haklı davası olmamıştır. Aksine emekçi halkın kanı üzerinden yükselen birer pazar ve paylaşım kavgası niteliği taşımıştır. Emperyalist savaşlara sadece dışarıdan izleyen ve edilgen bir pasifizmle son verilemez. Bu noktada savaşı sürdürmeyi reddeden milyonların, özellikle de cephede namlusunu sınıf kardeşine doğrultmayan askerin ve fabrikada o mühimmatları üretmeyen işçinin iradesi son derece önemlidir. Militarizme karşı sınıf bilinciyle donanmış, her kışlayı ve fabrikayı bir direniş odağına çeviren örgütlü işçiler karşısında hiçbir güç duramaz. Emperyalist saldırganlığın panzehiri, ulusal bayrakların arkasına gizlenen sermaye çıkarlarını teşhir ederek, enternasyonalist bir dayanışma hattını kararlılıkla örmektir. İşçi sınıfının tek gerçek savaşı, emekçileri ölüme süren bu çürümüş düzene karşı yürütülen sınıf savaşıdır. Unutulmamalıdır ki, savaşları başlatanlar egemenlerdir ama onu emekçilerin doğrudan ve dolaylı destek ve katılımı olmaksızın sürdüremezler. Emekçiler örgütlenip, bu katliamlara karşı üniformayı ve iş tulumunu birer direniş mevziine dönüştürdüklerindeyse işin rengi tümüyle değişir. Dolayısıyla bugün yapılması gereken, pasif barış çağrıları değil, kışla duvarlarını aşan bir sınıf bilinciyle emperyalist savaşı sınıf savaşına dönüştürmektir.
[1]Elbette ki bu grevi basit bir mutfak isyanı olarak tanımlamak hatalıdır. Onu sınıf mücadelesinin askerî kışlaya sızmasıyla bir asker grevine dönüşmesinin ilk kıvılcımı olarak nitelendirmek daha doğru bir bakış açısı olur.
[2]Foti Benlisoy, Küçük Asya Trajedisi: Grev, Firar ve İtaatsizlik, İstos Yay., 2011
link: S. E., Bir Sınıf Eylemi Olarak “Asker Grevi” (1900-1925), 11 Haziran 2026, https://en.marksist.net/node/8782
Marksist Tutum Okuyan Bir İşçi Soruyor


