Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfı açısından giderek ağırlaşan bir tabloyla karşı karşıyayız. Emperyalist savaş, yoksullaştırma politikaları, kapitalizmin yarattığı toplumsal çürüme, otoriterleşme, gençlerin gelecek kaygısı, kadın sorunu, çevre sorunu... Tüm bunlar sınıfımız için her geçen gün daha yakıcı hale geliyor. Bu yaşananlar aynı zamanda işçi sınıfı içerisinde kaçınılmaz bir tepki de yaratıyor. Baskı ortamına rağmen, itiraz sesleri de yükseliyor. Bu yoruma kapalı bir doğa yasasıdır. Ekonomik kriz derinleştikçe, toplumsal sorunlar büyüdükçe ve rejimin baskıları arttıkça tepkilerin de arttığını görüyoruz. Son dönemde okullarda yaşanan saldırılar karşısında birçok emekçi ailesinde kaygıyla birlikte mücadele etme isteği de ortaya çıktı. Eğitim emekçileri hem mesleki hakları hem de okul saldırılarına karşı iş bırakma eylemleri gerçekleştirdi. Geçmişe kıyasla daha kitlesel hareket ettiler, sendikalarının ortak eylem kararlarıyla meydanları doldurdular. Doruk Madencilik işçilerinin eşleri ve çocuklarıyla birlikte yürüttüğü mücadele toplumun geniş kesimlerinden destek gördü. Anadolu’da, yoğun sömürü ve baskılara rağmen işçi eylemlerinin arttığına tanık oluyoruz. Diğer taraftan doğanın yağmalanmasına ve yaşam alanlarının yok edilmesine karşı büyüyen eylemler de giderek ortaklaşıyor. Her gün daha kitlesel çevre eylemleri gündeme geliyor.
Tüm baskı ve yasaklara rağmen grevler ve direnişler yoğunlaşıyor. Sendikaların dağınıklığına ve eksikliklerine rağmen 1 Mayıs’ta ülkenin dört bir yanında emekçiler meydanları doldurdular. Savaşlara, ekonomik krizlere, yoksullaştırma politikalarına, baskı ve yasaklara karşı seslerini yükselttiler. Taleplerin, öfkenin ve umutların ortaklaştırıldığı bir gün oldu. Son yıllarda özellikle genç kuşaklarda itiraz ve arayışın belirgin biçimde güçlendiğini görüyoruz. Bunlar gören gözler açısından buz gibi gerçektir, hiçbiri tesadüf ya da şaşırtıcı değildir.
Bugün kapitalist sömürü ve zulme yönelik öfkenin mayalandığı ama aynı zamanda işçi sınıfının ezici kısmının hâlâ örgütlü mücadeleden uzak durduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak sınıf devrimcilerinin işi karamsarlığa kapılmak ya da şikâyet etmek değildir. Toplumun edilgenliği, bizim irademizi, kararlılığımızı, devrimci mücadeleye olan inancımızı sekteye uğratamaz. Tam da bu edilgenliği kırmaktır bizim görevimiz.
Böylesi dönemler kabaca iki insan tipi yaratıyor. Birinci kesim dönemin karanlığına teslim olmuş, yakınıp herkesi eleştirerek yaşayanlardır. Kendilerine mücadeleden, dayanışmadan ve sorumluluk almaktan bahsedildiğinde, “hiçbir şey değişmez. Bizim işyerindeki işçilerden hiçbir şey olmaz. Bunca şey yaşanıyor, kimse ses çıkarmıyor. Bir tek benimle ne değişecek ki” derler. Değişime olan inançlarını kaybettikleri gibi, farkında olmadan başkalarının umudunu da törpülerler. Mücadelemizin safları ise tüm olumsuzluklara rağmen değişim arzusunu gören, olan biteni doğru temellerde kavrayan insanlarla doludur. Onlar da sömürü düzenini sorgulayan, mücadele isteği artan, arayış içine giren ve sorumluluk alma ihtiyacı hisseden insanlarla temas kurmanın, birliğimizi büyütmenin yöntemini ararlar.
Bizlere düşen yönümüzü doğru tarafa çevirmektir. Yani duyarlılığı artan, itiraz eden işçiler ve gençlerle temas kurmaktır. Onları adım adım mücadelemizin parçası haline getirmektir. Yaşanan ekonomik ve siyasal sorunların birbiriyle ve kapitalizmle bağını netleştirmek; bu sorunlara karşı mücadeleleri ortaklaştırmaktır. Biliyoruz ki böyle bir gücü hiçbir kuvvet yenemez. Sınıfımızın örgütlü gücü, kapitalizmin karanlığını yırtıp atacak yegâne iradedir.
link: İstanbul/Esenyurt’tan MT okuru bir emekçi, Örgütlü Mücadelenin İşaret Ettiği Yöne Dönmek!, 25 Mayıs 2026, https://en.marksist.net/node/8772



