İngiltere, 2026 1 Mayıs’ını, 1926 Büyük Genel Grevinin 100. yılının arifesinde karşılıyor. Kapitalizmin ve onun mezar kazıcısı işçi sınıfının doğduğu İngiltere’de bir asır önce yaşanan bu deneyimin, bugünün işçi sınıfına anlatacak çok şeyi var. Aradan geçen yıllar boyunca İngiltere’nin büyüyen işçi sınıfı, faşizme karşı verdiği mücadelelerle, büyük madenci grevleriyle, mücadeleyle kazanılmış haklara yönelik saldırılara ve kemer sıkma politikalarına gösterdiği dirençle, emperyalist savaşa karşı yükselttiği enternasyonal dayanışmayla gücünü sınamaya devam etti. Ancak yüz yıl önce tırmanılan doruk noktasına bir daha çıkamadı. 9 gün boyunca ülkeyi sarsan 1926 Genel Grevi, İngiltere’nin ilk ve tek kitle grevi oldu. 1926 Genel Grevi, burjuvazinin unutturmaya çalıştığı ve bir daha açılmasından ölümüne korktuğu için sıkıca kapattığı bir tarih defteri, aşılması gereken bir zirvedir.
2022-23 yılları arasında büyük grev dalgasıyla İngiltere’yi baştan aşağıya saran hoşnutsuzluk aylarında, hafızalar yoklanmış, hatıralar tazelenmiş, 1926 Genel Grevine atıfla “Genel Grev!” çağrıları mücadeleci işçiler arasında yankılanmıştı. Ancak bugünün yaygın genel grev anlayışının çok ötesinde, burjuva düzene karşı bir savaş ilanı anlamına gelen, 1926 Genel Grevi gibi adının hakkını veren bir genel greve gidecek yolun önünde aşılacak nice engel var. Burjuvazinin boşluk tanımadan yürüttüğü saldırılarıyla, müesses nizamın bir uzvu haline gelen sendikal bürokrasinin uzlaşmacılığıyla ve onların suyundan yürüyüp reformizme savrulan solun katkılarıyla sınıf mücadelesinin görece zayıf olduğu bugün, işçilerin mücadelesi büyüyen çelişkiler paralelinde yine de devam ediyor. Tefessüh etmiş kapitalist düzenden umudunu kesip yüzünü mücadeleye dönen, emperyalist savaşın alevleri dünyayı yakarken vicdanları kavrulan, iki parti düzenine ve alternatifsizliğe karşı çıkıp bir çıkış yolu arayan yeni kuşak işçiler, gençler, kadınlar meydanları bir an olsun boş bırakmıyor.
Mücadelesini savaş karşıtı mücadeleyle somutlayan, sesini, biriken öfkesini ve tepkisini meydanlara akıtan kitlelerin bağrında yükselen arzu; bu kahrolası düzenin saçtığı pisliği yeryüzünden temizlemek, savaşlara son vermek ve dünyayı elinde bir oyuncak gibi döndüren zenginler kulübünün düzenini yerle bir etmektir. Geçmişte ve çok uzakta görünen 1926 Genel Grevi gibi örnekler bugünün işçi sınıfına aradığı çıkış yolunu gösteriyor. Tarihin bir kesitinde devrimlerin eşiğinden dönen, bir başka kesitinde kitle grevleriyle devrimlerin yolunu açan, çarların ve kralların saltanatına son veren geçmiş işçi kuşaklarının izlediği yol, bugün de yürünecek yolumuz. Yalnızca siyah-beyaz film arşivlerinde görünen o sahneleri arşivden çıkarıp renklendirmenin, canlandırmanın zamanı geldi de geçiyor. Kimileri için kapanmış bir kitap olarak görülen geçmiş, dünya işçi sınıfının zaferlerle dolu geleceğine açılan bir kapıdır. Bir daha aynı yenilgileri ve ihanetleri yaşamamak için ise tarih dersine çalışmak gerekiyor.
İngiltere’yi sarsan 9 günün şafağı
1926’nın Mayıs günlerini olgunlaştıran tarihsel süreç, Ekim Devrimi ve Avrupa’yı saran devrimci yükseliş günlerine, daha geride savaş yıllarına, hatta Birinci Dünya Savaşı öncesine kadar uzanır. “Büyük Huzursuzluk” diye tarihe kaydedilen 1910-1914 yılları, Yeni Sendikacılık (New Unionism) anlayışının ortaya çıkmasıyla sendikalı işçi sayısının hızla artmasına, madencilerin, demiryolu işçilerinin, liman ve taşımacılık işçilerinin kitlesel grevlerine tanıklık etti. Savaşın başlamasıyla bu atmosfer dağıtılmış, grevler bastırılmış ancak işçi sınıfından esen rüzgâr tümüyle tersine döndürülememişti. Rusya’da işçileri iktidara taşıyan ve dünyayı sarsan Ekim Devriminin yarattığı dalga, tüm dünyanın kapitalist efendilerini korkuttuğu gibi İngiliz efendileri de derinden korkutmuştu. Korkmakta haklıydılar. Devrimin dalgası Britanya kıyılarına vurdukça işçiler militanlaşıyor, İngiltere işçi sınıfı da tıpkı Rusya işçi sınıfı gibi kendi yolunu arıyordu.
Savaştan galip çıksa da İngiltere’nin ekonomisi ve özellikle kömür endüstrisi, modern teknolojiyi yakalayan diğer kapitalist rakiplerinin gerisinde kalmıştı. Savaş sonrası kısa süreli yükseliş döneminin ardından gelen ekonomik çöküş, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarında keskin düşüşle, işsizlik ve yoksullukla sonuçlanmıştı. İngiliz burjuvazisi dünya pazarında tutunmanın yolunu krizinin faturasını işçilere kesmekte buluyor, özellikle kömür endüstrisindeki verimsizliğinin yükünü işçilerin sırtına bindirmeyi planlıyordu. İşsizlik tehdidi, artan fiyatlar ve düşen ücretler dahil olmak üzere burjuvazinin birçok saldırısıyla karşı karşıya kalan işçiler için, grev ve mücadele dolu yıllar yeniden başlıyordu. 1920 yılına gelindiğinde 8,5 milyon sendika üyesinin bulunduğu İngiltere’de, yalnızca 1919-1921 yıllarında yaşanan grev sayısı savaş öncesi döneme göre 3 kat artmış, 6 milyondan fazla işçiyi kapsayan işyeri anlaşmazlıkları gerçekleşmişti.
Dönemin tüm sektörlerine enerji akışını sağlayan, kan veren madencilik sektörü hem İngiliz ekonomisinin hem işçi sınıfının kalbiydi. İşgücünün önemli bir bölümünü oluşturan madencilik sektörü, o dönemde bir milyondan fazla işçisi olan tek sektördü. En militan işçiler madencilerin bağrında yetişiyordu. Güçlü sendikal gelenekleriyle, mücadele deneyimleriyle, maden kasabalarında, madenci aileleri arasında yarattıkları kolektif bilinç, dayanışma ruhu ve sınıf kültürüyle İngiltere’de sınıf mücadelesinin başını çekiyorlardı. 1910’dan itibaren sayısız greve imza atan madenciler, ücretlerin yükseltilmesinden iş saatlerinin azaltılmasına, ücretleri koruyan ulusal anlaşmalardan madenlerin kamulaştırılmasına varan taleplerle sürekli bir mücadelenin yürütücüsü oldular.
1921’e gelindiğinde kömür endüstrisinin düşüşe geçmesiyle maden sahipleri, içinde bulundukları krizin faturasını işçilere kesmenin yollarını aramaya koyulmuşlardı. Ücretlerde kesintileri ve hükümetin yeni madencilik düzenlemesini kabul etmedikleri için maden işçilerini bekleyen kitlesel işten atmalar olacaktı. Maden işçileri bu saldırılara karşı derhal mücadeleye atıldılar. Savaşın başında kurulan ve madencilerin, demiryolu ve ulaşım sendikalarının birliğinden oluşan Üçlü İttifak, maden işçilerine yönelik saldırıları püskürtmek ve dayanışmayı büyütmek üzere ulusal bir demiryolu ve ulaşım grevi çağrısında bile bulunmuştu. Hükümet ise olağanüstü hâl ilan etmiş, kömür madenlerine asker göndermiş, hatta maden ocaklarının başına makineli tüfekler yerleştirmiş, maden işçilerine açıkça savaş ilan etmişti. İttifak’ın sağ liderleri, demiryolu ve ulaşım işçilerinin dayanışma çağrılarına ve grev kararına rağmen 15 Nisan 1921’de teslimiyetle karşılık vermiş; İngiliz işçi hareketinde Kara Cuma olarak bilinen o gün 2 milyondan fazla işçinin greve çıkmasını grev kararından vazgeçerek engellemiş, maden işçileri yalnız bırakılmıştı. Maden işçileri ise 3 ay süren yalıtılmış grevlerinin sonucunda açlığın kapıya dayanmasıyla birlikte yüzde 10 ilâ 49 arasında değişen oranlarda ücret kesintilerine razı gelerek maden ocaklarına geri dönmüştü. Yıl sonuna kadar diğer sektörlerde de büyük ücret kesintileri yaşanmış, kitlesel işsizlik nedeniyle sendikaya üye işçi sayısı 2 milyondan fazla azalmıştı. Madencilere vurulan darbe tüm işçi sınıfına vurulmuş darbeydi. Ancak maden işçilerinin bu yenilgisi 1926’nın Mayıs günlerini hazırlıyordu.
1924’ten itibaren işçi sınıfı içerisinde sol bir dalga yükseliyordu. İngiliz egemenlerinin Bolşevik dalganın söndüğünü düşündüğü o günlerde işçi sınıfı içerisinde Britanya Komünist Partisinin etkisi yayılıyor, işçiler sosyalist fikirlere daha açık hale geliyordu. Sağ sendika liderlerinin teslimiyetçi çizgisinden usanan işçiler yüzünü sola çevirmiş; Ulusal Azınlık Hareketi (National Minority Movement) gibi işçi sınıfının bağımsız siyasetini savunan yapılar içerisinde örgütlenmeye başlamıştı. Komünist Partinin sendikalar içinde örgütlediği Ulusal Azınlık Hareketi sayesinde, 1 milyon 250 binden fazla yeni sendikalı işçi kazanılmıştı. Komünist Partiye ve Bolşeviklere olan sempati öylesine büyüyordu ki, Lenin’in takipçisi olduğunu söyleyen, dönemin sendika liderleriyle kıyaslandığında mücadeleci bir sendika lideri olan Arthur Cook, maden işçilerinin sendikası Büyük Britanya Madenciler Federasyonunun (Miners Federation of Great Britain – MFGB) yeni lideri olarak seçilmişti. 1926’ya kadar üye sayısı 1,2 milyona ulaşan MFGB ve maden işçileri, sınıf mücadelesinin başını çekmeye devam ediyordu.
Burjuvazinin korktuğu başına geliyor, yükselen işçi mücadelesinin belini kırmak gerekiyordu. Bunun yolunun maden işçilerinin belini kırmaktan geçtiğini çok iyi bilen egemen sınıfın hedefinde maden işçileri vardı. İşçi sınıfının kalbi olan maden işçilerine başlatılacak bir saldırının tüm işçilere yapılmış bir saldırı olacağının bilincinde olan tüm sektörlerden işçiler ise madencilerle dayanışmaya, saldırıya karşı savaşmaya hazırdı.
Ne bir kuruş eksik ücret ne işgününe bir dakika ek!
Mayıs 1925’te daha fazla ücret kesintisi ve daha uzun çalışma saatlerinin yeniden gündeme gelmesi, iki sınıf arasındaki hesaplaşma günlerinin yaklaştığının habercisiydi. Maden sahipleri, içinde bulundukları ağır kriz koşullarının bedelini işçilere ödetmek istiyordu. Temmuz 1925’te, dönemin Muhafazakâr Partili Başbakanı Stanley Baldwin bunu açıkça deklare ediyordu: “Bu ülkedeki tüm işçilerin, sanayiyi yeniden ayağa kaldırmak için ücretlerinde kesintileri kabul etmesi şart.” Baldwin, yalnızca madenciler için değil tüm işçiler için ücretlerde genel bir kesinti istiyordu, sendikaların ve işçi sınıfının gücünü kırmak ise esas arzusuydu. Ancak burjuva hükümetin beklediği gerçekleşmedi. Demiryolu ve taşıma işçileri, çıkarılan kömürü taşımayı reddettiklerini, sendikalarıyla birlikte genel grev ilan edeceklerini duyurdular. Bu güçlü tepki karşısında hazırlıksız yakalanan hükümet geri adım attı. Sektörle ilgili rapor sunması için maden ocaklarına Samuel Komisyonlarını atadı, kömür endüstrisine dokuz ay boyunca sübvansiyon sağlayarak savaşın hazırlıkları için zaman kazandı.
İşçi sınıfına karşı başlatılan savaşın hazırlıklarına girişilmişti. Eylül 1925’te büyük bir grev kırıcı örgüt olan Tedariklerin Sürdürülmesi Örgütü (Organisation for the Maintenance of Supplies – OMS) kuruldu. Bu örgüt aracılığıyla, aralarında faşistlerin de olduğu grev kırıcı gönüllüler, grevci işçilerin boşalttıkları yerlerde görev yapmaya hazır tutulacaktı. Ayrıca hükümet bir acil sivil idare sistemi kurarak, genel grev ilan edilmesi halinde, ulaşımı, gıda ve yakıt tedarikini kontrol etmek üzere 10 Bölge Komiseri atadı ve komiserliklere bağlı olmak üzere 240 bin özel polis memur görevlendirdi. Ekim 1925’e gelindiğinde ise, ülke genelinde kitlesel gösterileri örgütleyen öncü işçilere yönelik baskı operasyonları başlatılacak, Komünist Partinin önde gelen 12 lideri “isyana teşebbüs”ten tutuklanacak, Güney Galler’de grevci 167 maden işçisi yargılanacak, yayın organlarına ve baskı makinelerine el konularak işçiler arasında propaganda faaliyeti engellenmeye çalışılacaktı.
Bu arada Eylül 1925’te gerçekleşen TUC (İşçi Sendikaları Kongresi) yıllık kongresinde, işçi delegelerin büyük çoğunluğu kapitalizmin devrilmesini ve işçi konseylerinin kurulmasını savunan önergeler lehine oy kullanmış, işçiler arasında Genel Grev çağrıları yükselmişti. Ancak beklenen günler için kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir hazırlık yapmayan TUC, bunun yerine 9 ay boyunca sübvansiyonların bitmesini ve Samuel Komisyonunun sunacağı raporu bekledi. Nihayet 10 Mart 1926’da yayınlanan rapor, iş saatlerinin uzatılmasını ve ücretlerin yüzde 13,5 oranında düşürülmesini “tavsiye” ediyordu. Raporun hemen ardından maden sahipleri, düşük ücretleri, uzun çalışma saatlerini duyurdu; bu koşulları kabul etmeyen işçilerin ise maden ocaklarından uzaklaştırılmasını buyurdu! Maden işçileri elbette bu dayatmayı reddetti. 1926 Genel Grevinin temel sloganı haline gelen şu sözler, ülkenin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına tüm maden ocaklarında yankılandı: Ne bir kuruş eksik ücret ne işgününe bir dakika ek! Not a penny off the pay, not a minute on the day!
İşçi sınıfı ile burjuvazi arasında büyük bir çarpışma başlıyordu. Dönemin Maliye Bakanı Winston Churchill içine girilen süreci “Bu eğer sonuna kadar sürdürülürse ya parlamenter hükümetin devrilmesiyle ya da parlamenter düzenin kesin zaferiyle sonuçlanacak bir çatışmadır; bunun orta bir yolu yoktur” diye tarif ederken, TUC Genel Konseyinin Jimmy Thomas gibi sağcı sendika liderleri ise burjuvaziyle uzlaşmanın yolunu arıyordu. İşçi sınıfını ya devrime ya yenilgiye götürecek yolda onlar ikinci yolu tercih edecek kadar sağa sapmışlardı. Ancak tabandan gelen basınca daha fazla dayanamayan TUC, 1 Mayıs 1926’da özel bir konferans düzenledi. Sendikalı işçilerin yüzde 99,9’u yani 3 milyon 600 bin işçi grev oylamasında evet dedi! TUC Genel Konseyi, nihayet 4 Mayıs günü başlayacak Genel Grev kararını duyurdu.
Yıl 1926, 3 Mayısı 4 Mayıs’a bağlayan gece… İngiltere işçi sınıfının mücadelesinde bir dönüm noktası. İşçi sınıfının gücünü tadacağı günler ve yenilgiyi yaşayacağı o büyük deneyim ufukta beliriyordu. Milyonlarca işçi 3 Mayısı 4 Mayısa bağlayan gece itibariyle üretimi durdurdu. Bir milyonun üzerinde madencinin yanı sıra, liman ve deniz işçileri, ulaşım, matbaa, metal, kimya, inşaat, elektrik ve gaz sektörlerinden 2 milyon işçi grevdeydi. Denizciler sendikasının liderleri greve katılmayı engellemeye çalışsa da grev kırıcılık mücadeleci işçiler tarafından bertaraf edildi. Ülke genelinde burjuvazinin örgütlediği grev kırıcı OMS ordusuyla ve polisle karşı karşıya gelen işçilerin grevi gün geçtikçe büyüyordu. Grev devam ettikçe diğer sektörlerden en az 500 bin işçi daha greve dahil oldu. İskoçya’dan Galler’e, Londra’dan Newcastle’a işçilerin kararı ve iradesiyle yaprak bile kıpırdamıyor, işçilerin izni olmadan tek bir tekerlek bile dönmüyordu!
İşçilerin öz-örgütlenmesi büyüyor!
“Umudun Günleri” diye anıldı o Mayıs günleri, o günleri hatırlayan işçi kuşaklarının anılarında. O Mayıs günlerinde, güneş aralanan bulutların arasından yüzünü gösteriyor, işçi sınıfı baharını yaşıyordu. O Mayıs günlerinde, sınıf gücünü keşfediyor, bağrında yeşerttiği örgütlülüğünün tadına varıyordu. TUC, grevin şehirlerde ve kasabalarda nasıl yürütüleceğini planlamamış, tek bir hazırlık bile yapmamıştı. Ancak yerel sendika örgütleri aracılığıyla işçiler kendi bölgelerinde grevi yürütmeye başlamışlardı bile. Ülkenin kuzeyinden güneyine, İşçi ve Eylem Konseyleri, grev komiteleri kuruluyor; işçiler bu konseyler aracılığıyla kontrolü eline geçiriyor, bu öz-örgütlülükleri dolayımıyla gücünü keşfediyordu. Burjuva devletin aylarca hazırlanarak örgütlediği grev kırıcı orduya, polis saldırılarına karşı işçiler de işçi savunma birlikleri kurarak hazırlanmışlardı.
Ülke genelinde, 400’ü aşkın yerel sendika konseyi, 100 ilâ 147 arasında Eylem Konseyi kurulmuştu. Eylem Konseyleri, grev gözcülüğü, gıda dağıtımı, iletişimin sağlanması ve temel ihtiyaç maddelerini taşıyan araçlara geçiş izni de dahil olmak üzere birçok görevin organize edilmesinden sorumluydu. Patronlar kömür ve gıda maddeleri gibi malları taşımak istiyorlarsa işçi komitelerinden geçiş izin almak zorundaydı. Glasgow bölgesinden bir işçi anılarında şöyle diyecekti: “Merkezi grev komiteleri ve eylem konseyleri günde yirmi dört saat aralıksız toplanıyordu. Kendi ulaşım araçları vardı: diğer tüm ulaşım biçimleri durdurulmuştu ancak mesajları iletmek için kendi kurye sistemlerini kurmuşlardı, çünkü ortada posta hizmeti diye bir şey yoktu, basın da yoktu. Bu yüzden eylem konseyleri, çalışmalarını sürdürebilmek için bisikletler, yenisiyle eskisiyle motosikletler, eski kamyonetler, tekerlek üzerinde hareket edebilen ne varsa hepsini kullandı; bunlar hem kuryeler tarafından kullanılıyor hem de grevdeki liderleri grevin çeşitli noktalarına ulaştırmak için seferber ediliyordu.”
Sendikalı olmayan işçiler bile akın akın greve katılıyordu. Büyük kent meydanlarında kitlesel ve militan gösteriler düzenleniyor, polisin ağır saldırısına ve yüzlerce gözaltıya rağmen işçilerin kararlılığı devam ediyordu. Mücadeleci işçilerin yanı sıra Komünist Parti liderleri ve üyeleri de tutuklanıyor, hapis cezalarına çarptırılıyordu. Tüm bunlara rağmen işçi safları sıkıydı, her geçen gün daha fazla işçi grev saflarına katılıyordu. Grev, ekonomik mücadele sınırlarını aşıp hükümete ve burjuva devlete karşı bir mücadeleye dönüştükçe Eylem Konseyleri giderek öz-yönetim organlarına dönüştü. Grevin örgütlenmesi ülkenin bütününde tamamen tabandaki işçilerin elindeydi. Her geçen gün yerellerdeki komitelerin ve konseylerin gücü ve inisiyatifi güçleniyordu. Hükümetin aylarca hazırlık yaparak kurduğu yapılar ise yerel hizmetleri organize edemiyor; güç, yerellerdeki işçi komitelerine ve konseylere kayıyordu. Durham madenlerinde çalışan bir işçi şöyle aktaracaktı o günleri: “Mayısta 9 gün boyunca iktidarı ele aldık ve her anın tadını çıkardık. Her köydeki eylem konseyleri adeta sovyetler gibiydi. Yerel belediye binalarını devraldık, polis karakolunun ve kilisenin yanındaydı, oldukça elverişliydi ve işleri oradan yürüttük. Kendi matbaamız vardı; bir çocuğu motosikletle kâğıt almaya gönderirdik, masrafı da belediyeye yazardık, vergi verenlerin karşılığını gerçekten aldığı zamanlardı.”
Rusya’daki sovyetleri andıran ve bir çeşit işçi iktidarı organına dönüşen bu konseyler, ne yazık ki, yerel bölgelerle sınırlanmış; kendiliğinden, plansız ve programsız bu yapıların birbiriyle koordinasyonu zayıf kalmıştı. Eksik olan şey, bu büyüyen muazzam hareketi bir adım ileriye taşıyacak, merkezi işleyişe ve örgütlülüğe sahip devrimci bir önderlikti. Britanya Komünist Partisi, eylem konseylerinin kurulmasında ve gerekli müdahalelerde aktif ve olumlu roller oynasa da “yukarıdan” gelen talimatlar uyarınca, TUC Genel Konsey kararlarıyla ters düşmemeli, sendika bürokrasisiyle kopuşu değil ittifakı sağlamalıydı! 1920 yılında, Bolşevik Devrimden aldığı ilhamla, devrimci bir parti iddiasıyla kurulan Britanya Komünist Partisi, Ulusal Azınlık Hareketi aracılığıyla sınıf içerisinde yürüttüğü çalışmalarla yıllar içerisinde önemli sektörlerde etkisini ve gücünü arttırmış; militan sendikacıların, öncü ve mücadeleci işçilerin çekim merkezi haline gelmişti. Fakat özellikle maden bölgelerinde sınıf dayanışmasını güçlendirmek ve sınıfın bağımsız mücadelesini örmek için yürüttüğü çalışmalarla İngiltere’de sınıf mücadelesindeki oynadığı role rağmen, Komünist Parti en nihayetinde Lenin’in ölümünden sonra Stalinist bürokrasinin egemenlik aygıtına dönüşen Komintern’e bağlıydı. Stalinist Komintern tam anlamıyla sağa savrulmuş, diğer ülkelerde işçi sınıfının devrimci yükselişini reformist ittifaklarla boğmuştu. İngiltere’de de bunun somut ifadesi, 1925 yılında Sovyet sendikaları ile TUC Genel Konseyi arasında kurulan Anglo-Rus Komitesi idi. Stalinizm, “uluslararası sendika ittifakı” adı altında kurulan bu ittifakı, işçi sınıfının bağımsız devrimci inisiyatifini bastırmak, eylem konseylerinin bağımsız işçi iktidarı organları olarak büyümesini engellemek üzere kullandı. Genel grevin kaderi de sağcısından solcusuna TUC liderlerinin ve sendika bürokrasisinin eline bırakıldı. İhanetin yolları, sendika bürokrasisiyle el ele veren Stalinizmin oportünist taktikleri ve uzlaşmacı siyasetiyle döşeniyordu.
İhanetin ve yenilginin dersleri
Yükselen dalga burjuva hükümeti endişelendirdiği kadar TUC Genel Konseyini de endişelendiriyordu. 8. ve 9. günlere gelindiğinde, grev genişleyerek ilerliyordu. TUC Genel Konseyi ise koşulsuz teslim olmaya hazırdı. İşçilerin daha kötü koşullarda işyerlerine dönmesine bile razıydı. Perde arkasında TUC Genel Konseyi maden patronlarıyla ve hükümetle görüşmelerini sürdürüyor, bir çıkış yolu arıyordu. Grevin 9. gününde, yani 12 Mayıs Perşembe günü, tersane işçileri ve makinistler de greve coşkuyla katılmışlardı. Grevin gittikçe artan gücünden korkan TUC Genel Konseyi ise o gün Başbakan Baldwin ile bir araya geldi. Grevin doruk noktasını yaşadığı öyle bir günde TUC, hükümetten işçiler lehine hiçbir söz ve anlaşma garantisi almadan ve grevci işçilere danışmadan genel grevin bittiğini duyurdu.
TUC Genel Konseyinin grevi durdurma kararı, milyonlarca işçiyi dehşete düşürdü. Newcastle Eylem Komitesinin çıkardığı bir işçi bülteninde TUC liderlerinin ihaneti şöyle değerlendiriliyordu: “İşçi mücadelesinin tarihinde, 1914’te liderlerimizin ihaneti hariç, bu hafta başımıza gelen kadar işçi sınıfının çıkarlarına karşı hesaplı bir ihanet hiçbir zaman görülmemiştir.” İhanete uğrayan işçiler, TUC liderliğinin verdiği bu kararı tanımamış; demiryolu ve liman işçileri, makinistler ve pek çok sektörden işçiler o gün ve ertesi gün grevlerine devam etmişti. Resmi olarak grevin bitirilmesinin ardından 100 bin yeni işçi daha greve katılmıştı. İşçi sınıfının gerçek öfkesiyle ve yerellerde büyüyen büyük çatışma ihtimalleriyle karşı karşıya gelen Baldwin ise bu kez uzlaşmacı yüzünü takınarak sahneye çıkacaktı. İşverenlerden kesintiler olmadan önceki şartlara dönülmesini, işçileri eski şartlarla işe geri almasını isteyecek, sendikaları parçalama girişimlerini “tasvip etmediğini” söyleyecekti. Nihayetinde uzlaşmacı sendika liderleri ve burjuva devlet el ele vererek işçileri işyerlerine döndürmeyi başardığı için yükselen mücadele daha fazla sürdürülemedi. Birçok sektörden işçiler işlerine geri dönmeye başlarken, maden işçileri Kasım 1926’ya kadar ocaklara dönmediler. Aylarca zor koşullar altında devam ettirdikleri grevleri boyunca, maden bölgelerinde muazzam dayanışma örnekleri sergilediler. Kış ayları yaklaştıkça ve açlık koşulları bastırdıkça, ücret kesintilerini ve daha uzun çalışma saatlerini kabul etmek zorunda kalıp işe döndüler.
Böylelikle İngiltere işçi sınıfı devrimci bir yükselişin eşiğinden yenilgiyle döndü. TUC liderlerinin ihanetinin işçi saflarında bir bozguna ve yılgınlığa dönüşmesini engelleyen yine yerel konseyler oldu. Yerellerdeki mücadeleci ve militan işçi liderlerinin çabasıyla işçiler arasında bir moral bozukluğu dalgası yayılmasa da işçi sınıfının bir devrim potansiyeli daha heba edildi. Burjuva hükümeti ise zaferini işçi sınıfına yönelik yeni saldırılarla taçlandıracaktı. 1927 tarihli Sendikalar Yasasıyla, farklı sektörlerden işçilerin birbiriyle dayanışma amacıyla ilan ettiği “sempati grevleri” dahil olmak üzere genel grevler fiili olarak yasaklandı, pek çok sendikal faaliyet sınırlandırıldı. (Bu yasa 1946’da yürürlükten kaldırıldı ancak Thatcher döneminde çıkarılan yeni işçi karşıtı yasalarla benzer kısıtlamalar yeniden getirildi.) 1970’li yıllara kadar İngiltere işçi sınıfı saflarında derin bir durgunluk hâkim olacaktı. Ancak 1972’de, işçi sınıfı saflarında dalganın yeniden yükseldiği günlerde hatırlanacaktı 1926’nın Mayısı.
İhaneti ve yenilgiyi tadan İngiltere işçi sınıfı için 1926 Genel Grevi onun devrimci potansiyelini de gösteren muazzam bir deneyimdir. Aradan geçen yüz yıl gösteriyor ki, insanlığı ve gezegeni uçurumun ağzına getiren, tepeden tırnağa çürüyen kapitalist düzeni o uçurumun ağzından yuvarlamak, yarattığı pisliği yeryüzünden silip atmak ancak dünya işçilerinin devrimci mücadelesiyle mümkün olacaktır. Ekim Devriminden 1926 Genel Grevine tüm bu şanlı deneyimlerin açtığı yol, yengileri ve yenilgileriyle, bugünün dünya işçi sınıfının yürüyeceği tek yoldur. Bu yolu zafere taşımak, dünya işçi sınıfının enternasyonal devrimci mücadelesi için çalışmaktan, reformist patikalara savrulmadan yarının yükselecek dalgalarına hazırlanmaktan ve hatırlamaktan geçiyor. Yenilgiyle sonuçlanan ve geriye muazzam dersler bırakan 1926 Genel Grevi de 100. yılında hakkını vererek hatırlanmayı ve onu aşacak mücadelelere hazırlanmayı bekliyor.
Galler’de genç yaşından itibaren kömür madenlerinde çalışan, 1926 Genel Grevine ve ardından gelen madenci direnişine bizzat tanıklık eden bir işçi-şair olan Idris Davies’in dizeleriyle bitirelim:
1926’yı hatırlıyor musun? O çorbaların ve nutukların yazını,
Dönmeyen tekerleklerin ve ıssız demiryolu geçitlerinin üzerinde parlayan güneşin ışığını,
Ve o ay ışıklı sokaklarda kahkahaların ve küfürlerin yükseldiği zamanı?
1926’yı hatırlıyor musun? Sloganları ve kuruşluk konserleri,
Caz orkestralarını ve bozkır pikniklerini
Ve büyük şehirlerin iftiracı dillerini?
1926’yı hatırlıyor musun?
O büyük düşü ve felâkete dönüşünü,
Tutkunu ve haini,
Ve her şeyden çok,
Sade ve inançlı insanların cesaretini?
“Evet, evet, hatırlıyoruz 1926’yı” dedi Dai ve Shinkin
Charing Cross Road kaldırımında dururken,
“Ve hatırlayacağız 1926’yı, kanımız kuruyuncaya dek.”
Kaynakça:
link: Suna Akaltan, 100. Yılında 1926 İngiltere Genel Grevi, 4 Mayıs 2026, https://en.marksist.net/node/8762
1 Mayıs 2026: Mücadeleye Devam!



