Vedat Türkali –asıl adı Abdülkadir Pirhasan– 13 Mayıs 1919’da Samsun’da dünyaya geldi. Bir asra yakın ömrüne nice mücadele ve eser sığdırmış, komünist olarak yaşamış ve ölmüş bir çınar. Ömrünün son gününe dek durmaksızın üreterek, sanatını, yaratıcılığını ve fikirlerini gelecek kuşaklara, devrimcilere aktardı Vedat Türkali. Türkiye sosyalist hareketinin dönüm noktalarına denk düşen bu ömrün hafızasında, her kuşaktan sosyalistin bilincinde izler bırakan, gelecek kuşaklara cesaret ve ilham veren bir mücadele vardı.
Sınıfın tüm renkleriyle büyüdü
Doğduğu ve büyüdüğü mahalle olan Kökçüoğlu Mahallesinde, Kürtler, Lazlar, Çerkezler ve Boşnaklar iç içe yaşardı. Türkali’ye göre büyüdüğü mahalle, insana ve yaşadığı topluma dair fikirlerinin ilk tohumlarının atıldığı yerdi. Bu mahallede doğduğu için talihli olduğunu vurgular kendi hayatını anlattığı “Komünist” eserinde. Yine aynı eserde; okula bir defter ve kalemle gidebildiğini, delik ayakkabıları ile kışı beklerken içinin titrediğini, tüm bu koşullara rağmen İstanbul’a gidebilmesinin üç ablasının özveri dolu çırpınışları sayesinde olduğunu aktarır. Çocukluğunu geçirdiği dönem, işçi ve emekçilerin derin bir yoksullukla boğuştuğu bir dönemdir. Tüm bu yoksulluklarına rağmen mahallenin orta gelir düzeyindeki bir ailesi olduklarını söyler. Dayanışmanın, büyüdüğü mahalledeki önemini ise, “Bu yoksullar, güç durumda kalmış birinin tarlasına imece çalışmaya gidiyorlar; güçleri ölçüsünde birbirlerine ödünç araç gereç, … ramazanlarda yemek, belirli kutsal günlerde kardıkları helvayı birbirlerine gönderiyorlar; doğumunda, düğününde, ölümünde, hastalığında, bayram günlerinde dertlerini, acılarını, mutluluklarını birbirleriyle paylaşıyorlardı” sözleriyle anlatır. Türkali’nin kardeşçe bir dünyaya duyduğu özlem de bu duyguda saklıdır. O inandığı sınıfın tüm duygularına tanık olmuştu. Bu anıların bıraktığı izler Türkali’nin kalemindeydi, onun kalemi her harfinde bir sorumluluk taşıyordu. Geçmişin ve geleceğin sorumluluğu… Bu sebeptendir ki, ilmek ilmek işlediği çoğu eserinin yazım aşaması yıllar sürdü. Türkali’ye göre yazmak, yaşamak kadar gerçek olmalıydı çünkü.
“İlk-ortaokul boyunca, okulda öğretilenler doğrultusunda ateşli bir Kemalist’tim. Babam namazında, orucunda Müslüman, Kemalist reformlara tiksinerek karşı çıkan, şeriat yanlısı biriydi. Tüm ailem, çevrem de öyle.”Lise dönemine kadarki hayatı işte bu çelişkilerle geçmişti. Hatta kendi tabiriyle “sallanıp durdum” diyerek niteliyordu bu süreci. Lise dönemine geçtiğinde edebiyata düşkünlüğü vesilesiyle hayatında önemli yerleri olan “Sefer Aytekin” ve “Komünist Mehmet”le tanıştı. Tanıştıkları ana dair anısını şöyle aktarır: “Hiç unutmadığım bir gün oldu benim için. İçinde yaşadığımız bizim toplumda da insanların «proletarya», «burjuvazi» ayrımıyla başka başka sınıflar içinde yaşadıklarını; burjuva varsılların, yanlarında karın tokluğuna çalıştırdıkları proleter yoksulların emeği ile yaratılanlara el koyduklarını, onları sömürüp süründürerek varlık içinde yaşadıklarını, bundan kurtulmanın tek yolunun da komünizm olduğunu o akşam ilk kez onun ağzından duydum! Daha önce bir biçimde duyup işittiğim şeyler bizim ülkemizde de vardı demek! Epeyi bunalımlı günler başlamıştı benim için; bu «Komünist Memet» beni de mi komünist yapıyordu?”
Öğrencilik süreci boyunca aynı zamanda bakkal, tuhafiye, marangoz, kuyumcu yanlarında çalıştı, tütün dizdi ablalarıyla. Zorlu ama diğer yanıyla da onu her açıdan şekillendiren bir çocukluk geçirdi. İşte Mehmet’le tanışması da tüm bunların üzerine gelmişti. Nâzım Usta’nın dediği gibi oldu; kitap rüzgâr olup perdeyi kaldırmıştı artık. Rüzgâr esip perdeler sıyrıldıkça Türkali komünist olmaya karar vermişti. Bir akşam dönüşü yolları doldurmuş işçi kalabalığıyla karşılaşmıştı: “Bir akşam dönüşü yolları doldurmuş işçi kalabalığıyla karşılaştım; gündeliklerinde anlaşmazlık çıkmış, iş bırakmışlar. Nasıl bir sevince, heyecana düşmüştüm! Gizlice tuttuğum yolda aradığım bir şeyle buluşuyordum ilk kez! Gençliğimin imge gücüyle düş dünyamı en etkileyen olaylardan biri olup kaldı, aralarından geçtiğim sokaklarda gezinen, öbek öbek yığılıp söyleşen o işçi kalabalığı.”Türkali için işçi sınıfına duyduğu inanç, kalabalık meydanlara duyduğu hasret hep baki kaldı. Lise son sınıftaysa yeni bir dünya düşüne bir yoldaşı daha eklendi: Merih. Yıllar boyu yoldaş, arkadaş, eş olarak devam edeceklerdi yaşamlarına. Liseyi bitirip İstanbul’da öğretmenlik okuluna gitmeden önce Samsun’daki mücadele arkadaşları ile buluştuğunda, onların “artık İstanbul’a gidiyorsun, bizi unutursun” dokundurmalarına karşı hissettiklerini şöyle anlatmıştı: “Yoksa onları unutuyor muyum tedirginliği, beni uyanık tutan en etkili söz oldu yaşamım boyu.”Türkali yoldaşlarını hiçbir zaman unutmadı!
Özgürlük, işçi sınıfı ve İstanbul…
1937 yılında Merih’le birlikte İstanbul’da üniversiteye başlamışlardı. Türkali istemese de parasızlık yüzünden mecburen Milli Savunma Bakanlığına başvurarak asker-öğrenci olarak Türkoloji bölümüne başladı. Hayatlarındaki bu yeni dönemde sinemaya, tiyatroya gidebiliyor, sosyalist yayınlara artık daha kolay ulaşabiliyordu. Marksist kitapları, Hikmet Kıvılcımlı’nın yazdıklarını okuyup tartışıyorlardı. Çoğu zaman Merih’in okuduğu felsefe bölümü derslerine de giriyordu. Türkali, o dönemde değişen havanın, giderek artan baskıcı ortamın farkındaydı. Harp Okulu ve Donanma davalarının başladığı günlerde, “bu koşullar altında yapacaktım ne yapabilirsem” diyerek yanlarına komünist fikri taşıyan bir kişi daha eklemenin gayreti içine girmişlerdi. Okuduğu “Türkoloji” bölümü, Hitler faşizminin etkisiyle giderek Nazi Almanya’sı destekçisi haline gelmişti. Dönem zordu ve faşizme karşı mücadeleyi büyütmek gerekiyordu. Bu ihtiyaçla, yıllar geçtikçe yanlarına eklenen arkadaşlarıyla partilerini (TKP) aramaya devam ettiler. Kendilerine niye hâlâ ulaşılmadığını anlamıyorlardı. TKP’nin “desantralizasyon” dönemine karşılık gelen yıllarda bu kararı anlamamış, hatta bu kararı kendisine ileten arkadaşına da inanmamıştı. Lenin’in çeşitli kitaplarını okuyan Türkali’nin aklına bu karar hiç yatmamıştı. Stalinist bürokratik yapının tüm komünist partilere kendi ideolojisini dayattığı ve karşı gelmenin anti-komünizmle yaftalandığı bir dönemde parti içinde eleştiride bulunanlar da saf dışı ediliyordu.
Türkali, bu dönemi Marksizmden kopuk tarihsel bir ihanet olarak nitelendirmişti. Yine de arkadaşlarıyla beraber örgütlerini aramaktan ve sahip çıkmaktan vazgeçmediler. Yanlarına yeni mücadele arkadaşları eklemek, onları sosyalist fikirlerle tanıştırmak için çaba harcıyor, sürekli yan yana geliyor ve Marksizm okumalarına devam ediyorlardı. Seneler geçerken örgütlü biçimde partiyi arama aşamasına geçmişlerdi. TKP 1943’te tekrar gizli çalışma kararı almış ve yeni bir dağınıklık dönemi başlamıştı. Bu dönemde üniversiteyi bitiren Türkali edebiyat öğretmeni olarak Akşehir’de askeri okula atandı, elinde ne kadar parası varsa her bulduğu fırsatta İstanbul’a geldi ve partisiyle ilişkisini devam ettirmek için çaba harcadı. İşte Türkali’nin sanatında, burada kısaca bahsedebildiğimiz, Türkiye sosyalist hareketinin dönemeç noktalarında verdiği savaşların, arayışların, inancın izleri ve haklılığı vardır. Her görevi fedakârlıkla yerine getiren Türkali’ye bu sefer de Adana bölgesinde TKP ilişkilerinin yeniden toparlanması görevi verilir. Bunun üzerine İstanbul’dan Akşehir’e gider. Onunla görüşmesi gereken yoldaşını bekler, fakat bu görüşme günlerce beklese de olmaz. Mücadeleyi büyütmek için Akşehir’de beklerken İstanbul’da kızı Deniz doğmuştur. Mücadele arkadaşları, ailesi kavganın şehri İstanbul’dadır. İşte İstanbul şiiri böyle yazılmıştır. Sevdiklerine hasretini, mücadeleye olan inancını, haramilere duyduğu nefreti, her şeye rağmen kavganın şehri İstanbul’a duyduğu sevgiyi şiirine nakşetmiştir Türkali. Tüm yaşamı boyunca indirmediği yumruğuyla “bekle bizi İstanbul” der şiirinde. Bu şiir daha sonra şarkı olmuş, dilden dile söylenmiş, İstanbul’u yaratanların yumruğunun, inancının, umudunun en güzel notalarından biri olmuştur ve halen de olmaya devam ediyor!
Soğuk zindanlara karşı mücadelenin sıcaklığı
İkinci Dünya Savaşının bitmesiyle tüm dünyada sözde “demokrasi” rüzgârları eserken, sosyalist hareket bu süreçte TC’nin adımlarını doğru analiz edemiyordu. Sonucunda da TKP merkezi örgütü, üyelerini illegal mücadeleye gerek olmadığına ikna etmeye çalışıyordu. Türkali ise buna ikna olmuyordu. “Zımni bir anlaşma var aramızda; biz gizli çalışmıyoruz, onlar da bize dokunmuyorlar!” dendiğinde şunları düşünüyordu: “Yasaları çiğnemiyorduk ama asker olduğum için gizli çalışıyorduk bir anlamda! Bana değil, Parti’ye bir şey olmasıydı kaygım. Polisin komünistlere dokunmayacağına inanan da kaç kişi vardı o günün Türkiye’sinde, bilmem!”Devlet gerçek yüzünü çok zaman geçmeden göstermiş ve yine komünistlere saldırmaya girişmişti. Türkali de 1951 tevkifatında tutuklananlardan olmuştu.
Cezaevinde geçen 7 yıl boyunca umudunu ve direncini taze tutmuş, dizelerine işlemişti duygularını. Soğuk zindanlara inat sıcacık barış ve özgürlük düşü vardı dizelerinde. “Cezaevinde Barış Türküsü” şiirinde şöyle diyordu: “Dünyayı böylesine sardı mı kollar/ Ne etsin kelepçe neylesin zincir/ Kaç kez gösterdi tarih aldatmayacak bizi/ Bu denizli kuşlu dünyada/ Bir tek acılar mıdır payımıza düşen/ Dökülsün yollara beş kıtada/ Ekmek de özgürlük de barışın gülleridir/ Yumuk elli bebekler pencerelerde bekliyor/ Dünyayı çepeçevre kuşatan barış kervanlarını/ Çelik canavarlar gibi tanklar değil/ Caddelere yakışan özgürlük ekmek türküleridir!” O hep geleceği düşledi, geleceğin devrimcilerine ilham vermek sorumluluğuyla kalemini oynattı. Onun derdi başka bir dünya kurmak gayretiydi. Başka bir şiirinde, “Çocuklar bizim dediğimiz/ Yüzümüze utanç duymadan bakmaktır/ Mal değil mülk değil istediğimiz/ Size namuslu bir dünya bırakmaktır” diyerek onurlu yaşamın gereğinin mücadele olduğunu vurguluyordu.
Türkali, filmleriyle de safını seçmeye çağırıyor!
Cezaevinden şartlı tahliye edildikten sonra gazetelerde ve yayıncılık alanında çalışmıştır Türkali. Bu süreçte sinemaya da ilgi duymuş, edebiyatını perdeye taşımıştır. Birçok senaryo yazmış, filmler çekmiştir. Yazdığı senaryoları sansürden koruyabilmek için Vedat Türkali ismini bu dönemde kullanmaya başlamıştır. O günden beri de işçi sınıfının Vedat Türkali’si olarak hafızalarda yer etmiştir. Filmlerin çekimi sırasında Türkali ile anılarını anlatan oyunculardan biri şöyle demiştir: “Vedat Hoca insanların sorunlarıyla tek tek ilgilenirdi. Hiçbir sette görmediğim saygılı bir yaklaşımı vardı.” Boşuna Vedat Hoca denmemişti Yeşilçam’da ona.
“Yeşilçam Dedikleri Türkiye” romanında Yeşilçam’ı, dönemin siyasi atmosferini, hem de sinema üzerine düşüncelerini anlatır. “Nasıl bir sinema olmalı?” sorusunaysa çektiği filmlerle yanıt verir. Baskıya, sansüre karşı hem kalemine hem de kamerasına leke sürdürmez ve dönemin yükselen sınıf mücadelesini işlediği “Karanlıkta Uyananlar” filminin senaryosunu yazar. Bu film Türkiye’de çekilmiş ilk grev filmi olarak tarihe geçer. Karanlıkta Uyananlar, Bir Gün Mutlaka, Bedrana, Kara Çarşaflı Gelin, Güneşli Bataklık… Bir diğer en değerli işçi filmlerinden olan “Güneşli Bataklık” filmi sınıf mücadelesinin yükselişte olduğu 1976 yılında çekilmiştir. Kapitalizm bataklığını kurutacak güneşin işçi sınıfının mücadelesi olduğunu ortaya koyar bu filmde. Yani Türkali filmleriyle de işçi ve emekçileri safını seçmeye çağırmıştır. Sinemaya dair fikirlerini anlattığı kitabında geçen şu pasaj, Türkali sinemasının neden emeğin sineması olduğunun bir diğer ifadesidir: “Yalnız sevmekle kalmam, inanırım da sinemaya… Etkisine, yetkisine, yeteneğine, geleceğine inanırım. (…) İyi satan kitaplar bizde on binlerle ölçülür; sinemanın ise on milyon seyircisi var. Hem de çoğunlukla abc’yi bile sökemeyenler.”
Gerçekliği anlatma mahareti yazdığı tiyatro oyunlarında da görülür. “141. Basamak” oyununda güldürü biçiminde zorlu basamaklar metaforu ile devrimci mücadeleyi, “Bu Ölü Kalkacak”ta bireysel varoluşu, “Dallar Yeşil Olmalı”da insanın çevreyle ilişkisini ve doğayı, “Şeytanın Kaşık Oyunları”nda deprem üzerinden sınıf çatışmalarını anlatır. Sinemasında, tiyatrosunda sınıfına seslenmiş, ustalıkla hafızalara işlemiştir mücadeleyi.
Mücadelenin izinde bir kalem…
Türkali ilk romanı “Bir Gün Tek Başına”yı 1974 yılında yazmıştır. Roman 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen öncesi süreçte küçük-burjuva aydınların durumunu anlatır. Roman, başkarakterinin içine düştüğü hastalıklı ruh hali, karakterin sıradan biri olarak mı yoksa mücadeleye atılarak mı hayatına devam edeceği sorusu üzerine kurgulanır. Kitapta geçen bir pasajda Nisan 1960’da öğrenci ayaklanmaları başladığında Kenan (ana karakter) öğrencilerin arasına katılmaya çalışır: “Bağırmak geldi içinden onlarla birlikte, olmadı bir türlü. […] öyle cılızdı ki sesi, kendine bile gülünç geliyordu. Peki, kiminle birlikte bağıracağım ben? İşçilerin arasına da giremedim. Tek başınayım şu yolun kıyısında.”Örgütlülük yoksa vicdanın da, ruhun da, aklın da sesi cılız kalır. Yine kitapta geçen Baba karakteriyle örgütsüzlüğü eleştiren Türkali şunları yazar: “Yetti dağınıklık. […] Örgütsüz hiçbir şey olmaz… Yiğitlikler yapmışsın, dayanılmaz acılara katlanmışsın, ölmüşsün tek tek, bir örgüt içinde olmadıysa bunlar, boş… Kimsenin kimseden haberi bile olmaz. Birikim de yapamazsın. Çektiğinle kalırsın. Aydınlarımızın çilesi işte…” Küçük-burjuvalığın yarattığı bu hastalıklı ruh halini Elif Çağlı “Küçük-burjuvanın Anatomisi” yazısında derinlemesine işler ve “Küçük-burjuva zihniyetin sınırları içinde yaşayan herkes neredeyse tüm varoluşunu çelişkiler üzerine inşa etmiş gibidir. Bir küçük-burjuva genelde «bir o yan ve bir bu yandan» oluşur”diyerek küçük-burjuva ruh halinin özüne iner. Türkali, tanıklık ettiği dönemlerde küçük-burjuva eğilimlerin, işçi sınıfından kopan aydınların devrimci mücadeleye verdiği zararları görmüş, bu konuları kitabında işleyerek geleceğin sosyalistlerine dersler vermiştir. Bu ilk romanı ve diğerleri adeta belgesel niteliği taşımaktadır. Örgütlü yaşamın önemini bilen, gençlik yıllarını örgütünü arayarak geçiren Türkali’nin ilk romanında bu temayı işlemesi tesadüf değildir. Örgütlü yaşama ve örgütlü eyleme katılmayan hiç kimse içindeki küçük-burjuvayı öldüremez!
Sanatında verdiği savaşın haklılığını ortaya koymuştur Türkali. Olup bitenleri dosdoğru saptayarak, sadece yazmak için değil, her bir kelimenin sorumluluğunu taşıyarak devam etmiştir yazın hayatına. “Özgürlüğü isteyen insan özgürlüğü kullanmak yürekliliğini göstermelidir her zaman, yoksa özgürlüğe layık değildir” diyerek kalemini sınıfının safında tutmuş, boyun eğmeyi reddetmiştir.
12 Mart darbesinin karanlığını “Mavi Karanlık”ta (1978), 12 Eylül faşizminin kayıplarını, işkencelerini ise “Tek Kişilik Ölüm” (1989) romanında işlemiştir. “Tek Kişilik Ölüm”ün satırlarında zindanlarda yankılanan işçilerin, gençlerin, kadınların sesleri vardır. Kitabına bu ismi seçmesinde bir anlam vardır. Örgütsüz kalmak demek, yaşama dair direncini ve umudunu yitirmek demektir ve bunun bir nevi ölüm olduğunu vurgular Türkali. 70’li yıllarda devrimci örgütlülüğe dair teorik ve pratik yanlış yaklaşımlar küçük-burjuva sosyalistlerin giderek artmasına sebep olmuş ve romanda geçen diyaloglarda geçmişin hatalarının buna yol açtığını anlatmıştır. Kitabı yazma amacını ise şöyle anlatır: “…Tarihte kaçırılmış fırsatların getirdiği zarar kolay giderilemiyor. Hele ders alınması bilinmemiş de, kayıplar üst üste binmişse… Değerlendiremediğimiz fırsatların acısını, o günleri yaşayarak çekmiş birileri olarak bize düşen; neleri, nasıl kaçırdığımızı açık seçik ortaya koyup içtenlikle sergilemektir. Geçmişi cicili boyalarla süsleyip yeni kuşaklara gözbağcılık etmek devrime de, demokratik gelişmeye de zarardan başka bir şey sağlamaz. Tüm çabam, uğraşım bu temel inancıma dayanır. Bu inancın ürünüdür Tek Kişilik Ölüm.”Daha önce de kitaplarının belgesel niteliği taşıdığını söylemiştik. Bu kitabı da vicdani bir belgeseldir.
Vedat Türkali’nin Türkiye sosyalist hareketinin 1930-40’lı yıllarının belgesel özeti niteliğinde bir kitabı daha vardır ki o da Güven’dir. “Hep yazmak istediğim kitap... Bugüne kadar yazdıklarım, Güven’i yazmak içindi” diyerek eserinin hayatındaki önemini vurgular. “Güven”i yazmak için yaklaşık 50 yılı anlatan belgeleri toplamış, bunlar için Rusya ve eski Doğu Bloku ülkelerine gitmiş, Komintern arşivinin açıklanmasıyla da bu belgelerden yararlanmıştır. Kitabın yazımı yaklaşık 12 yıl sürmüştür. Güven aynı zamanda Türkali’nin kişisel tarihinin de izlerini taşır. Bir söyleşisinde, “Güven’i yazmak kolay değil. Bütün TKP tarihini bilmek lazım. O romanda her şey doğrudur. Tarihe iki taraflı bakmak lazım. TKP için koyduğum her şey doğrudur. Stalingrad’daki bilgiler sokak adları her şey doğrudur” diyerek Güven eserine güvenilmesi gerektiğini anlatmak ister belki de. Romanda faşizme karşı mücadele etmek isteyen, bunun için de örgütlülüğü seçen, bu yolda TKP’yi arayan gençler ana temadır. Yoldaşlarına güven, sınıfına güven ve örgütüne güven ihtiyacıdır anlatılan. Her kapıyı sonuna kadar çalan bu karakterlerin hikâyesi, yazımızın başında söz ettiğimiz Türkali ve arkadaşlarının hikâyesiyle örtüşmektedir. Kemalizmin baskıları “devletin külahı” tabiriyle anlatılmaktadır romanda. Yine romanda geçen Sahir Hoca, “Biz halk için devrim istiyoruz ama halkın sesini dinlemiyoruz. Komintern ne derse o oluyor. Peki, biz neredeyiz bu denklemde?” diyerek sınıf temelinde devrimci çalışmanın önemine ve gerekliliğine vurgu yapar. “Siz Marksizmi ezberlediniz mi, yoksa yaşadınız mı?”diye sorarak geleceğin devrimcilerine teori ve pratiğin birlikteliğini hatırlatır. Çünkü Türkali yaşamı boyunca inandığı gibi yaşamış, yazmış ve mücadele etmiştir.
Son romanı “Bitti, Bitti, Bitmedi” ise 1980 sonrası dönemde Diyarbakır cezaevinde yaşananları konu edinir. Türlü işkencelere maruz kalan Murat karakteri gözünden anlatılır devletin sopası. Türkali cezaevinde yaşananları 78’liler Vakfındaki belgelere dayandırmıştır. TC’nin Kürtlere yönelik senelerdir süren inkâr ve imha politikalarını anlatırken Ermeni soykırımını da işlemiştir romanında. Ve kitabını şu sözlerle Dr. Haig Açıkgöz’e adamıştır: “Mahalle, ilkokul, üniversite ve uzun yıllar TKP içinde birlikte çalışma onurunu kazandığım, çektiği bütün işkencelere karşın hiçbir tutuklamada beni ve sorumlu birçok kişiyi ele vermeyen Dr. Haig Açıkgöz’e yürekten sevgi ve borçluluk duygularımla.” Bu sözler komünistleşmenin insana verdiği en önemli yetinin, vefanın gereğidir… Hayatının son dönemlerinde de Kürt sorununa dair adım atmaktan, yazmaktan çekinmemiş ve kalemini yine ezilenlerden yana kullanmıştır. Katıldığı bir sempozyumda sol hareketi Kemalizmden arınmaya çağırmış ve “75 yıllık mücadele yaşamı boyunca, bu istekle ve merakla bugüne kadar yaşadım, biraz daha yaşarsam bunun için yaşayacağım” demiştir. Yine 2010 yılında verdiği röportajda, «Vedat beyin Kürtlere karşı aşırı sempatisi var» diyorlar. İşte en hayati cümle bu. Evet, benim aşırı bir sempatim var. Niye? Anam Kürt değil babam Kürt değil. Ben yeryüzünde hangi halk acı çekiyorsa, işkence görüyorsa, 70 yıldır sürekli devlet baskısı altında sömürülmüşse en çok o halkları seviyorum. Onların yanında oldum, olacağım. Benim temel etik inancım bu. Marksist-Leninist olmak bu demek”diyordu. Türkali, Kemalizmin esaretine girmemiş, bu topraklarda emeğe, barışa ve özgürlüğe dair mücadelede komünist saflarda yer almıştır. 29 Ağustos 2016’da hayatını kaybedene dek, mücadelenin izinde bir yaşam sürmüştür.
Faşizmin karanlık günlerinde, her yenilgiden sonra bitti deseler de, her işkenceden sonra bitti deseler de, nice devrimci katledildi bitti deseler de, halklar yok edildi bitti deseler de, savaşlar, sürgünler, yasaklar yaşandı bitti deseler de… Bitmedi! Bu düzenin karanlığı bitmedi! “Tek bir günün sırası gelsin diye yaşam boyu bekliyoruz” diyen Türkali ve daha nice devrimci bizlere gösterdi ki, bitmeyen bir şey daha var: Mücadele! Sosyalist bir dünya özlemiyle o günü beklerken, yaşamını bu mücadeleye adayan, devrimci bilinci kuşananlar bitmedi! Sınıfsız bir dünya kurulana dek de bitmeyecek!
link: Nilay Taşçı, Yaşamının, Kaleminin Direnişiyle; Vedat Türkali!, 29 Ağustos 2025, https://en.marksist.net/node/8587
Ezilenlerin Yüreğine Akan Büyür: Hasan Hüseyin Korkmazgil




