Trump’ın, Avrupa ülkelerine NATO’nun devamı için “pamuk eller cebe” yollu şantajı ve onları devre dışı bırakıp Rusya’yla anlaşarak Ukrayna’daki savaşı bitirme arayışında görünmesi, Batı ittifakı içerisinde bir tepki ve panik doğurmuştu. Trump yönetiminin bu çıkışlarla nereye varmak istediğini, bu bağlamda son NATO zirvesinin ne anlama geldiğini ve Ukrayna’daki savaşın sonunun görünmediğini bir önceki yazımızda[1] ele almıştık. Bu kez aynı hususlara Avrupalı emperyalistlerin nasıl yaklaştığına odaklanacağız.
Trump’ın çıkışlarını takiben, bahar aylarında hem İngiltere hem de AB’nin önde gelen ülkeleri, NATO’nun çökmesi olasılığına karşı, alternatif bir güvenlik şemsiyesinin nasıl oluşturulabileceği ve Ukrayna’ya savaş desteğinin nasıl sağlanabileceği üzerine zirveler düzenlediler. Yakın zamana kadar öncelikleri Ukrayna’da Rusya’yı durdurmaktı; fakat yaşananların dayattığı gerçekler ışığında Avrupalı emperyalistler de paylaşımın dışında kalmamak ve küresel ölçekte daha belirleyici bir rol oynayabilmek için militarizmi körükleme ve silahlanma yarışını hızlandırma kararı almış durumdalar. Bunun nedenini ABD’nin dayatmalarına boyun eğmek olarak açıklamak meseleyi fazlasıyla basite indirgemek olur. Savaş ve silahlanma, tarihsel sistem krizi içinde debelenen kapitalizmin kaçınılmaz sonucudur. Batılı emperyalistler de birazdan göreceğimiz gibi, giderek belirgin şekilde askeri harcamalara dayalı bir iktisadi canlanmaya bel bağlıyorlar.
Geçmişte Fransa tarafından gündeme getirilen ama Almanya tarafından reddedilen Avrupa Ordusu fikri, bu arayış sürecinde yine Fransa tarafından gündeme taşındı. İngiltere’nin AB’den ayrılmasının ardından Fransa, Avrupa Birliği’nin yegâne nükleer gücü ve BM Güvenlik Konseyindeki tek daimî üyesi haline gelmişti. Nicedir AB’nin liderliği hususunda Almanya’yla rekabet halinde olan Fransa, bu sıfatlarını da kullanarak, sözkonusu alternatif oluşturma arayışlarında ön aldı. Özellikle Ukrayna’yı destekleme adı altında AB bileşenleriyle zirveler düzenledi, ancak bu yılın kış aylarındaki Münih Güvenlik Konferansından da, takip eden diğer zirvelerden de bu yönde bir adım atma kararı çıkartmayı başaramadı. Zira Almanya, Avrupa’nın en büyük silahlı gücü haline gelme hedefiyle kendi önüne ciddi bir militarizasyon planı koyarken şimdilik ABD ve NATO’nun şemsiyesi altında kalmaya devam etmek istiyor! Son NATO zirvesinde, tüm Avrupalı ortakları ABD’ye “ağamsın, babasın” yollu yaltaklansalar da, buradan ABD’yle olan çelişkilerin ya da kendi aralarındaki şiddetli rekabetin sonlandığı anlamı çıkartılamaz. Bu tarz emperyalist ittifakları çelişkilerden azade kaynaşmış ve kalıcı bir şey olarak değil, çelişki içinde birlikler olarak görmek gerekir. Almanya da Fransa da, göz ardı edilebilecek emperyalist güçler olmadıklarını kanıtlamak istiyorlar; hele de Ukrayna’da kendilerini bir anda masanın dışına atılmakla tehdit edilmiş bulmuşken! Geçtiğimiz günlerde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Filistin devletini resmen tanıyacakları şeklindeki açıklamasını da aynı kapsamda düşünmek gerekir.
Avrupalı emperyalistlerin NATO’ya alternatif bir askeri birlik yaratma arayışlarının nihai sonucu, tarihsel/sistemik bir gerçeğin bir kez daha teyit edilmesi oldu: Bir dizi güçlü emperyalist ülkeyi barındıran Avrupa’nın sıkı bir askeri ve siyasal birliği oluşturmasının imkânsızlığı! Bu işin iktisadi üstünlük ya da diplomatik manevralarla başarılamayacağı çoktan kabul edilmiş, geriye kalan askeri yol da birkaç kez denenmişti. Napolyon’dan Hitler’e bu yöndeki kanlı girişimler her seferinde halkların katledilmesinden başka bir şey üretmeyen bir fiyasko olmuştu. Yıllardır AB’nin yalnızca iktisadi değil, siyasi ve askeri birliğe de evriltilmesine dönük girişimlerin fiyaskoyla sonuçlanmaya mahkûm oluşunun temelinde de aynı tarihsel/sistemik gerçeklik yatıyor.[2] Avrupa’yı tek bir çatı altında askeri olarak birleştirebilen tek güç Atlantik’in ötesinden bir kurtarıcı edasıyla gelen ABD oldu, o da düzeni kökünden tehdit ettiği düşünülen SSCB’ye karşı!
Savunma mı, savaş mı?
Kimi liberal yazarlar, dünyanın artık “kuralsız, güç egemenliğine dayalı” bir hale geldiğinden, “küresel hukuk düzeninin tamamen aşındığı”ndan yakınıyorlar. “Artık” denmese bu tespit tamamen doğru olurdu! Zira kapitalist dünya hiyerarşisi en başından itibaren zaten güç egemenliğine dayalı idi. 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşıyla bu dünyanın yeni hegemonu olarak ABD öne çıkmış ve onun dayattığı kurallar, kurumlar ve hukuk hüküm sürmeye başlamıştı. Ama bu da tarihin en büyük katliamı olan II. Dünya Savaşının ürünüydü; yani doğrudan iktisadi ve askeri gücün belirlediği bir uluslararası sistem ve düzen idi söz konusu olan. SSCB’nin yıkılışının ardından tüm dengeler değişti ve II. Dünya Savaşı sonrasının dengelerini yansıtan bu uluslararası sistem/düzen de çöktü. O zamandan bu yana küresel ölçekte yeniden bir hegemonya kavgası yürüyor ve bu kavga yeni tipte bir dünya savaşı da doğurmuş durumda. Kapitalizmde değişen iktisadi güç dengelerine göre yeni bir uluslararası paylaşımın sağlanmasının nihai aracı savaştır; kapitalizmden razı olanların sanki başka türlüsü mümkünmüş gibi bu durumdan yakınmaları ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.
Tüm kapitalist devletler, askeri harcamalarını “savunma giderleri” adı altında yapıyorlar. Savaş bakanlıklarının adı savunma bakanlığı, silah/savaş sanayii de savunma sanayi oluyor onların dilinde! Oysa bu doğru olsa ve herkes gerçekten de savunma amacıyla bu harcamaları yapıyor olsa, kimse başkasına saldırmayacak demektir, bu da hiç kimsenin savunma harcaması yapmak zorunda olmadığı anlamına gelir. Demek ki, ortada en az bir saldırgan vardır ve savunmacı olduğu iddiasındaki devletlerden en az biri fena halde yalan söylüyordur. Gerçek şu ki, tüm emperyalistler ve bölgesel güçler bu harcamaları saldırı karşısında kendilerini savunmak üzere değil, emperyalist paylaşımın nihai aracı savaş olduğundan, savaşla paylarını korumak ya da büyütmek amacıyla yapıyorlar.
Kapitalist sistemde silahlanmanın ve askeri harcamaların hiçbir şekilde sonu bulunmuyor. Zira sürekli olarak askeri teknoloji gelişiyor ve eski sistemler devre dışı kalıyor. Bu da her seferinde yeni baştan en yeni teknolojili silahlara dönük bir harcama zorunluluğu doğuruyor. Bir taraf yeni bir silah geliştirse, rakipleri de onu etkisizleştirecek yeni silahlar geliştirmek üzere kamçılanıyorlar. Silah üreticileri her halükârda büyük kârlar elde ediyorlar; bunları geliştirme imkânlarından yoksun olan ülkelerse (ki çoğunluğu oluşturuyorlar), büyük güçlerin insafına, yardımına, koruyuculuğuna mahkûm oluyor, bu silahların daha geri modellerini almak için bile büyük bir borç batağına saplanıyorlar. Her halükârda silahlanmanın esas yükü artan vergiler ve kısılan sosyal harcamalarla emekçilerin sırtına biniyor.
“Silahlanalım!”
Geçen yıl tüm dünyada 2,7 trilyon dolar askeri harcamalara gitti. Bu devasa miktarın insanlığın yaşadığı açlık, kıtlık, susuzluk, ilaçsızlık, salgın hastalıklar, okulsuzluk gibi pek çok ivedi sorunu bir çırpıda çözebilecek bir miktar olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim.
Silahlanmada başı çekenin ABD olduğu iyi biliniyor. Hem kendisi askeri harcamalarını sürekli arttırıyor hem de başkalarına daha fazla silah satmak için türlü dolaplar çeviriyor. Örneğin Ortadoğu’da yürüttüğü savaştan dolaylı olarak trilyonlar kazanıyor (buna rağmen bazı aklıevveller ABD’nin Ortadoğu’da savaş istemediğini ciddi ciddi iddia edebiliyorlar). Mayıs ayı içerisinde Ortadoğu’ya yaptığı gezi sonrasında Trump’ın, BAE, Katar ve Suudi Arabistan’la 10 yıl boyunca gerçekleştirilmek üzere toplamda 3,2 trilyon dolarlık silah satışı ve yatırım anlaşması imzalayarak geri dönmesi bu anlama geliyor. Sünni diktatörlükleri İran’a karşı korumak adına onlardan alınan apaçık bir haraçtır bu. ABD, tıpkı Avrupa’ya olduğu gibi bu diktatörlüklere de “sizi korumamı istiyorsanız karşılığını ödemelisiniz” diyor. ABD ordusu ülke tarihinde daha önce görülmemiş düzeyde silah stoklamış durumda, “altın kubbe” adlı yeni bir hava savunma sistemi için de tam 575 milyar dolarlık bir harcama yapılacak.
Silahlanmayı kışkırtmakta NATO şefi Rutte’nin Trump’tan aşağı kalır yanı yoktur. NATO’nun Lahey zirvesinden önce yaptığı açıklamalarda, Rusya’nın tehdit oluşturduğunu ve bu tehdidin Ukrayna savaşı bitse bile süreceğini söyleyen Rutte, “daha güçlü, daha ölümcül bir ittifak olmalıyız” diyerek, hava ve füze savunmasını beş katına çıkarmak gerektiğini, “binlerce zırhlı araç ve tank ile milyonlarca top mermisine de” ihtiyaç olduğunu vurguladı. Trump’la kol kola son NATO zirvesinde tüm üyelere GSYİH’nin %5’i oranında askeri harcama zorunluluğunu da kabul ettirdiler. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı (yani AB’nin hükümet başkanı) Von der Leyen de her fırsatta, “güç yoluyla barış”tan, Avrupalıların kendi savunmaları için “çok daha fazla harcama yapmaları gerektiği”nden dem vuruyor.
“Rusya tehdidinin görmezden gelinemeyeceğini” söyleyen İngiliz hükümeti de Haziran ayı başında askeri kapasitesini arttırma planını açıkladı. Buna göre, altı yeni mühimmat fabrikası kurulacak ve 12 adet nükleer denizaltı inşa edilecek, “egemen savaş başlığı” yani nükleer silah programına 15 milyar sterlin yatırım yapılacak. Geçen yıl İngiliz Genelkurmay Başkanı, “üç yıl içerisinde savaşa hazır hale gelmek gerektiğini” söylemişti. Alman Genelkurmay Başkanı da aynı yönlü açıklamalar yaparak Rusya’nın çok hızlı şekilde silahlandığını, en geç dört yıl içinde NATO ülkelerine saldırabilecek duruma geleceğini belirterek, Rusya paranoyasını körüklüyor.
AB, Mart 2025’te “ReArm Europe” [Avrupa’yı Yeniden Silahlandır] adlı bir plan kabul etti. Daha sonra kimi ülkelerin bu isme itirazlarıyla, plan “Readiness 2030” [2030’a Hazırlık] ismini aldı. Buna göre, önümüzdeki yıllarda AB çapında 800 milyar avroya kadar mali kaynak silahlanma için seferber edilecek.[3] Bu doğrultuda bütçe kuralları gevşetilecek, mevcut AB fonları silahlanmaya yönlendirilecek, özel sektör silah sanayii doğrultusunda teşvik edilecek. Bu doğrultuda AB devlet ve hükümet başkanlarından oluşan Avrupa Birliği Konseyi, Mayıs sonunda, ortak silah üretim ve tedariki için 150 milyar avroluk bir fona onay verdi. Fonun adı Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) olacak.[4] Başta Alman şirketleri olmak üzere, büyük silah üreticileri, bu program üzerinden büyük siparişler almanın hayaliyle avuçlarını ovuşturuyorlar. Son dört yılda AB’nin Ukrayna’ya yaptığı toplam askeri yardımın 62 milyar avro oluşuyla karşılaştırırsak bu meblağların büyüklüğü daha iyi anlaşılır![5]
Görüldüğü üzere tüm AB ve NATO ülkeleri silahlanma harcamalarını arttırıyorlar. Ama tarihte iki kez Avrupa’yı yakıp kavuran güçlerin başında gelen Almanya’nın bir kez daha hızla silahlanmaya girişmesi ayrı bir önem taşıyor. Bu durumun hem dünya savaşını daha da körüklemesi hem de emperyalist ittifaklarda yeni gelişme ya da çatlaklar yaratması ihtimal dâhilindedir.
Almanya’nın hızlanan militarizasyonu
Almanya’nın yeni başbakanı Merz, gündemlerinin öncelikli başlığının, Alman Silahlı Kuvvetlerinin “Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusu haline gelmesi için ihtiyaç duyulan tüm mali kaynakları sağlamak” olduğunu söyleyerek ekliyor: “Ders basit: Güç saldırganları caydırır, zayıflık ise saldırganlığa davetiye çıkarır. (…) Öyle güçlü bir Almanya ve Avrupa haline gelmeliyiz ki, silahlarımızı kullanmak zorunda kalmayalım.” Bunun için de Almanya’nın “NATO ve AB içinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi” gerekiyormuş. Ona göre Avrupa’nın Almanya’dan beklentisi de buymuş!
Açık ki Almanya, AB içindeki mali ve iktisadi önderlik konumunu siyasi/diplomatik/askeri alana da taşıyarak bu konuda en önemli rakibi olan Fransa’yla arasındaki askeri uçurumu kapatmak istiyor. Bu doğrultuda geçtiğimiz aylarda Almanya’da bir Anayasa değişikliğine gidilerek “borç freni” gevşetildi, savaş aygıtının güçlendirilmesi ile askeri altyapı harcamaları için 500 milyar avroluk bir borç paketine onay verildi.[6] Sadece bu paket bile koca AB’nin yukarıda aktardığımız projesinin yarısından fazla bir miktar anlamına geliyor. Sosyal-demokrat savunma bakanı, bunun “daha fazla askeri birlik, daha fazla teçhizat ve askeri harekâta daha fazla hazırlık” olduğunu söylüyor ama tüm bunların savaşı daha da yayma arzusu olduğunu belirtmiyor.
Haziran 2023’te, Almanya ilk kez bir Ulusal Güvenlik Doktrini açıklamıştı. Bu doktrinde, uluslararası alandaki bloklaşma ve çok kutupluluk gibi gelişmelere hızla karşılık verebilme hedefleniyor. Çin, ekonomik gücünü baskı unsuru olarak kullanan, anti-demokratik, otoriter bir güç olarak tanımlanırken, Rusya en büyük tehdit olarak sayılıyor. Almanya’nın gelişmelerden faydalanarak “jeostratejik manevra alanı” elde etmesi ve “küresel düzeyde siyasi iklimin şekillenmesinde başat aktörlerden biri olması” hedefleniyor. Belgede “savunma harcamaları”nın arttırılması, ordunun modernize edilmesi ve askeri personel takviyesi hususları “savunma politikası”nın temel unsurları olarak belirlenmişti.
Almanya’da halkın büyük çoğunluğu karşı olmasına rağmen egemenler 2011’de kaldırılan zorunlu askerlik sistemine dönüş çağrıları yapıyorlar. Bu çağrıların Almanya’yla sınırlı olmadığını da biliyoruz. Avrupa Birliği savunma politikası sözcüsü Florian Hahn da AB ülkelerinde “yıl sonundan önce zorunlu askerlik hizmetinin yeniden uygulamaya konulması” çağrısında bulundu.
Son yıllarda içinden çıkılamayan durgunluğu “askeri Keynesçilik” olarak anılan uygulamalarla aşma eğilimi giderek güçleniyor. Deutsche Bank, küçülen otomotiv sanayiine ait tesislerin, silah sanayiine devredilmesi gerektiğini açıkladı. Yalnızca Almanya’da değil, başka ülkelerde de kriz nedeniyle kapanan metal işletmelerinin silah üretecek şekilde dönüştürülmesi gündemde. Devletin yapacağı askeri harcamaların artması, emekçilerin sırtına bindirilen vergi yükünün de artması, sahip oldukları sosyal haklardan kesintiler, kötüleşen yaşam ve çalışma koşulları anlamına geliyor.
“Savaşı unutan” Avrupa
Avrupa halkları uzun yıllar boyunca egemenler tarafından savaşın artık geride kaldığı düşüncesiyle avutulmuştu. Dünyanın türlü coğrafyaları savaş ateşinde kavrulurken, savaşın da onun sonuçlarının da Avrupa topraklarına ulaşmayacağı havası yaratılmıştı. 90’larda Balkanlar’da yaşanan savaş ve acılar dahi Avrupa’ya ait olarak görülmedi, çöken SSCB’nin yarattığı sorunların uzantısı olarak gösterildi.
Bugün işler tümüyle değişmiş durumda. Afrika ve Ortadoğu’daki savaştan kaçan milyonlar hayatta kalmak ümidiyle acılarıyla birlikte Avrupa ülkelerine aktılar.[7] Ardından Ukrayna-Rusya savaşı tüm barış algılarını tuzla buz etti. Artık Avrupa ülkelerinde burjuva iktidarlar, önceki dönemin tam tersine, savaş ve istila tehdidini öne çıkararak izledikleri militarist politikaları ve emeğe saldırı programlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar.
Dünya savaşının Avrupa cephesi şimdilik kıtanın sadece doğusunu doğrudan etkiliyor. Kapitalist güçler savaşın kendi topraklarından uzakta, paylaşım kavgasının verildiği alanlarla sınırlı kalmasını istiyorlar. Bununla birlikte hem gerçekten ne olacağının belirsizliği nedeniyle hem de halkları paniğe sürüklemek için burjuva hükümetler türlü adımlar atıyorlar. Örneğin son yıllarda Almanya’da ve kimi İskandinav ülkelerinde sürekli olarak halka evlerinde mümkünse sığınaklar oluşturmaları ve gıda stoklamaları tavsiye ediliyor. Yakın zaman önce Almanya’da tüneller, metro istasyonları, yeraltı otoparkları ve kamu binalarının bodrumlarının sığınak olarak kullanılabilecek şekilde düzenlenmesi kararı alındı. Aceleleri olsa gerek ki, yeni sığınak yapmaktansa bu yöntemle hızlıca ihtiyacın karşılanabileceğini söylüyorlar.
Körüklenen Rus istilası paranoyası
AB egemenleri “her an işgal edilebiliriz” şeklinde bir paranoya yarattılar. Halkları bu temelde korku ve paniğe sürükleyerek Üçüncü Dünya Savaşını yayma arzularını, izledikleri militarist politikaları ve askeri harcamaların arttırılmasını meşrulaştırmak istiyorlar. Avrupa’nın askeri ve siyasi liderleri sürekli olarak “yaklaşan savaşa” hazırlanma çağrıları yapıyorlar. Kastettikleri tehdit Ukrayna Savaşının başlamasıyla öcüleştirilen Rusya’dan başkası değildir. Rusya Avrupa ülkelerini işgal ve ardından da ilhak etmek için fırsat kollayan bir ülke olarak resmediliyor. Geçmişte Saddam Irak’ının, günümüzde İran’daki molla rejiminin Ortadoğu için bir tehdit olarak sunularak yaygara kopartılmasından bir farkı yok bu projenin. Oysa yapılan anlaşmaları çiğneyerek eski SSCB bileşenlerini Rusya’ya karşı tutum almaya ve NATO’ya katılmaya teşvik edip Rusya’yı kışkırtanlar Batılı emperyalistlerdir. Birkaç yıl önce Ukrayna konusunda Rusya’yı köşeye sıkıştırarak, onu bir yıpratma savaşının içine çektiler, sonra da onu izole ettiler, şeytanlaştırdılar. Bunun sonuçlarından biri Rusya’nın Suriye’deki etkinliğinin yok olması ve oranın Batılı emperyalistlerin (en başta da ABD’nin) nüfuz alanı haline gelmesiydi.
Batılı emperyalistler benzer bir oyunu şimdilerde Kafkasya’da da sergiliyorlar. ABD-İsrail ve AB, Azerbaycan’ı Rusya’ya (ve aynı zamanda da İran’a) karşı kışkırtıyor, ondan uzaklaşıp Batı’yla yakınlaşmaya teşvik ediyor. Azerbaycan, kendisini Nahçivan Özerk Bölgesine bağlayan Zengezur Koridorunu ele geçirmek istiyor. Bu da onu Ermenistan’a olduğu kadar Rusya ve İran’a da karşı konumlandıran nedenlerden birini oluşturuyor. İsrail’le son yıllarda kurduğu çok yakın işbirliği ve ticareti ve Azerilerin çoğunlukta olduğu İran’ın kuzeyindeki topraklara dönük emellerini de İran’la yaşanan gerilimlerin temel nedenleri olarak sayabiliriz. Öte yandan İsrail’le güya karşıt taraflarda kendini konumlandıran Türkiye de, derin ilişkiler içinde olduğu Azerbaycan dolayımıyla İsrail’le partner durumuna geliyor. Emperyalist dalaşmanın bir diğer alanı olan Ermenistan’ın da bilhassa Azerbaycan’la yaşadığı son savaştan bu yana Rusya’yla ilişkilerinde artan bir gerilim ve güçlenen bir Batı’ya kayma eğilimi sözkonusudur. Batı yanlısı Başbakan Paşinyan’a dönük darbe girişimleri, büyük emperyalist güçlerin dalaşının bir dışavurumudur. Böylece bir kez daha Ortadoğu’da yürüyen paylaşım savaşıyla Kafkasya’daki güç savaşı iç içe geçiyor.
Bu olgular Batılı emperyalistlerin yalanlarını açığa vuruyor. Ama bu durum, diğer kutba baktığımızda, Rusya’nın hiç de haklı bir savaş yürüttüğü anlamına gelmiyor. Rusya’nın da emperyalist bir ülke olduğu, Ukrayna’dan Libya ve Suriye’ye kadar dâhil olduğu savaşlarda emperyalist çıkarlar temelinde hareket ettiği apaçıktır. Bu açılardan tıpkı ABD ya da AB gibi Rusya da işçi sınıfının düşmanıdır. Ancak kendilerini özgürlükçü ve barış yanlısı gösterip rakiplerini saldırgan olarak resmeden Batılı emperyalistlerin yalanlarının aksine, halihazırda Rusya’nın Doğu Avrupa’yı işgal ve ardından da ilhak etmek gibi bir niyeti olduğuna dair somut bir kanıt yoktur.
Aslında emperyalizmin temel özelliklerini dikkate aldığımızda, çağımızda büyük emperyalist güçlerin, yeni topraklar fethetmek, rakiplerinin topraklarını ele geçirmek gibi bir yaklaşımları olmadığını görürüz. Günümüzde, böylesi bir fetih ve ilhak politikası izlemenin hiçbir büyük emperyalist güç için akla yatkın bir tarafı da bulunmuyor. Zira sömürge savaşları, komşu olmayan bölgelerde (deniz aşırı topraklar gibi) geniş çaplı toprak ilhakları dönemi çoktan kapanmıştır. Bu artık hiçbir ilhak olmayacak anlamına gelmiyor kuşkusuz. İrili ufaklı kapitalist güçler, kendilerine yakın ve komşu bölgelerde, tarihsel olarak çözülmemiş, tartışmalı kalmış bölgelere el koymak için fırsat kolluyorlar. Bu hep olacaktır da. Ne var ki, emperyalist dünya savaşları her tür işgal ve ilhaka açık olsa da emperyalizmin bir (iç ya da dış) sömürge imparatorluğu olmadığı, dünyanın toprak bakımından değil, esasen nüfuz alanları temelinde bölünmesine dayandığını unutmamak gerekiyor. Bugün büyük emperyalist güçler nüfuz alanlarında, kendilerine ekonomik-siyasi-askeri açıdan bağlı yönetimlerin iş başında olmasını, kendilerine önemli iktisadi/askeri ayrıcalıklar sunularak siyaseten küresel kamplaşmada kendi yanlarında olunmasını yeterli görüyorlar. Rusya’nın mevcut duruşu da bu yöndedir. Gerek Belarus, gerek Kafkasya gerekse de Orta Asya’daki eski Sovyet cumhuriyetleriyle ilişkilerini bu temelde sürdürme çabasındadır.
Buraya kadar anlatılanlardan, yürüyen Dünya Savaşını yalnızca ABD’nin değil diğer büyük Batılı emperyalistlerin de daha da yayma ve büyütme arzusunda olduğu ortaya çıkıyor. Karşılarındaki Rusya ve Çin de işlerin nereye doğru gittiğini görüyor, ona göre hazırlanıyorlar. Şurası çok açık ki, emperyalistlerin, yağmacıların, militaristlerin getireceği tek şey daha fazla ölümdür. Onlar barışın değil, daha fazla nüfuzun, daha fazla gücün peşinden koşarlar. Onlara göre, barış ancak “büyük zaferden sonra” olabilecektir; o zamana kadar da daha fazla silah, daha fazla asker, daha güçlü saldırı gerekecektir. Halktansa daha büyük fedakârlık, vatan savunusu için devletin etrafında sıkı biçimde kenetlenmek istenecektir. Barış hayallerini büyük güçlere, onların pazarlıklarına ya da uluslararası burjuva kurumlara bağlayanlar, yalnızca kendilerini değil, dünya emekçilerini de aldatıyorlar. Gerçek çırılçıplak ortadadır: Emperyalistleri durdurabilecek yegâne güç örgütlü devrimci işçi sınıfıdır.
[1] Oktay Baran, NATO Zirvesi, Ukrayna Savaşı, Emperyalist Bloklar, 19/7/2025, https://marksist.net/node/8557
[2] Bu tartışmanın detayları için bkz: Elif Çağlı, Avrupa Birliği Sorununda Marksist Tutum, Nisan 2003, https://marksist.net/node/506
[3] https://www.indyturk.com/node/757582/haber/avrupanın-yeniden-silahlanma-serüveni-rearm-europe-nedir
[5] Trump sürekli olarak, Ukrayna’ya destek konusunda ABD’nin AB’ye fark attığını, üstelik AB’nin yardımlarının borç olduğu yalanını tekrarladı. Oysa: “Ukrayna'ya katkı konusunda Avrupa, ABD'yi geçmiş durumda. Avrupa, 70 milyar euroluk insani, 62 milyar euroluk askeri yardım yaparken, ABD'den 50 milyar euroluk maddi ve insani, 64 milyar euroluk da askeri yardım geldi.” (https://www.indyturk.com/node/753970/dünya/5-maddede-münih-güvenlik-konferansı)
[6] 2008 krizinden sonra Anayasaya eklenen bir kural hükümetin yıllık net borçlanmasını GSYH’nin %0,35’i ile sınırlıyordu. Yapılan düzenlemeyle askeri harcamalar bu borç freninden muaf tutuldu.
[7] Almanya’da bir grup akademisyen tarafından hazırlanan “2025 Barış Raporu”na göre, başta Ukrayna, Gazze ve Sudan’dakiler olmak üzere savaşlar nedeniyle tüm dünyada 122 milyondan fazla insan evlerinden edildi.
link: Oktay Baran, Avrupalı Emperyalistler ve Militarist Yükseliş, 26 Temmuz 2025, https://en.marksist.net/node/8575
Geçmişten Bugüne ABD’nin Savaş Yalanları
Çağını Anlayan Devrimci Sanatçı Bertolt Brecht




