Beslenme basit tanımıyla yaşamın sürdürülebilmesi için vücuda dışarıdan gerekli besin maddelerinin alınmasıdır. Fakat yaşamı sağlıklı bir biçimde sürdürebilmek için vücuda makro besinler olarak tarif edilen çeşitli protein, yağ, karbonhidratlar ile mikro besinler olarak tarif edilen vitamin ve mineralleri yeterli ve dengeli bir biçimde düzenli olarak almak gerekir. Daha anne karnındayken doğru beslenme, insanın hem zihinsel hem de fiziksel gelişiminin desteklenmesi ve çeşitli sağlık sorunlarının önlenmesinde önemli bir rol oynar. Diğer yandan yetersiz ya da sağlıksız beslenme pek çok hastalığa zemin hazırlarken bağışıklık sistemini zayıflatarak bedeni tüm tehditlere karşı savunmasız hale getirebilir. Bu nedenle sağlıklı beslenme sadece yaşamı devam ettirebilmek için değil, insanın doğumdan ölüme geçirdiği süre boyunca esenlik içinde bir yaşam sürebilmesi açısından gerekli olan şartlardan biridir. Ne yazık ki bugün üretimin devasa boyutlara ulaştığı bir çağda sağlıklı beslenmeden söz edemiyoruz. Çünkü yaşamın her alanına sirayet eden, sınırsız bir açgözlülükle dünyaya çöken kapitalizm altında bütüncül anlamda bir sağlıklı yaşam mümkün değildir.
Kapitalizm toplumsal eşitsizlikleri derinleştirirken, hayatın çelişkili yüzlerini de ortaya koyuyor. Bunlardan çarpıcı olanlardan bir tanesi de bir yanda açlıkla mücadele eden insan sayısının 1 milyara yaklaşması, diğer yanda da obezitenin adeta bir salgın halini almasıdır. Birbirine zıt bu büyük sorunlar tıpkı diğer pek çok sorun gibi tesadüfi bir biçimde gelişmemiştir. Tüm bu sorunlar kapitalizmin kâr odaklı işleyiş biçiminden kaynaklanıyor. Sistem bir yandan üretimi harlarken bir yandan da üretilen ürünlere ulaşamayanların sayısı giderek artıyor. Aynı zamanda da yaşayabilmek için temel ihtiyaçlarına dahi ulaşmakta güçlük çeken emekçiler dâhil olmak üzere geniş kitleler sistemin yarattığı ve sürekli teşvik ettiği tüketim kültürünün içinde sıkışıp kalıyor.
Tarih boyunca beslenmek hayatta kalmak için zaruri bir ihtiyaçtı ve insanlar mevsimlere göre değişen doğal ürünlerle besleniyor, hayvanları avlayarak ya da yabani meyveler toplayarak yaşamlarını kısıtlı besin kaynaklarıyla sürdürüyorlardı. Neolitik devrim diye adlandırılan yerleşik tarıma geçişle beraber beslenme alışkanlıklarında köklü değişimler yaşandı. Yerleşik hayata geçmeye başlayan insanın beslenmesinin merkezine buğday, arpa gibi tahıllar yerleşmeye başladı. Üretici güçlerin ve üretimin uzun ve sancılı gelişiminin ardından doğan uygarlık (sınıflı-devletli toplum), besin kaynaklarını daha da arttırıp çeşitlendirdi. Aynı zamanda yemek yemenin anlamı da sınıflara göre değişmeye başladı.
Besin maddelerine ulaşımı kolay olan üst sınıflar yemek yemeyi sadece karınlarını doyurmak olarak görmediler, bir haz ve gösteriş aracı haline getirmeye başladılar. Mesela Antik Roma’da ihtişamlı sofraların kurulduğu, misafirlere gösterişli ziyafetler düzenlendiği biliniyor. Lucius Licinius Lucullus’un adını taşıyan efsanevi “Lucullus ziyafetleri”nin, aşırı lüks ve abartılı yemek tüketiminin sembolü haline geldiği ve İngilizcede “gösteriş/lüks” vb. anlamında kullanılan Lucullan kelimesinin kökeninin de bu ziyafetlerden geldiği söylenir. Yiyecek tüketiminin haz odaklı yapıldığı bu şatafatlı ziyafetlerde konukların doyduktan sonra da yemeye devam edebilmeleri için Vomitorium adı verilen kusma odaları vardı. Doyan kişiler için bu odalarda kustuktan sonra tekrar sofraya oturup yemeye devam etmek bir ayrıcalık biçimiydi. Elbette bu haz merkezli tüketim anlayışı sadece bireysel değil sınıfsaldı. Toplumun ayrıcalıklı küçük bir kesimi böylesi bir aşırılık içinde sefa sürerken, geniş halk kitleleri kıt kanaat yaşamaya çalışıyordu. Patriciler (“soylu” üst sınıf) için çeşit çeşit etlerle, egzotik meyvelerle, içkilerle donatılan sofralarda pleblere (alt sınıflar) yer yoktu. Onlar çoğunlukla enerji ihtiyaçlarını karşılamak için “puls” adı verilen buğday ve arpa lapasıyla besleniyorlardı. Kölelerin durumu ise çok daha feci idi.
İlerleyen dönemlerde, gerek Ortaçağ Avrupa’sında gerekse sanayi devriminden sonra gelişen süreçte üretici güçlerde büyük gelişmeler yaşanırken, gıdaya erişim ve beslenme biçimleri konusunda sınıfsal eşitsizlikler varlığını sürdürmüştür. Çünkü tarih boyunca sömürücü sınıflar üretilen ürünleri gasp edip sınırsızca tüketmekle kalmamış, gıda üzerinden gidecek olursak, kimin ne yiyeceğine, ne kadar, ne zaman yiyeceğine karar veren bir pozisyonda olmuşlardır. Dolayısıyla toplumun çoğunluğunu oluşturan üreten sınıfın gıdaya erişimi kısıtlı kalmış, yaşamları çeşitliliğin sınırlı kaldığı, sadece hayatta kalabilmek üzerine bir beslenmeyle devam etmiştir.
Beslenmenin hastalıklı hali
Bugünkü tüketim alışkanlıklarına baktığımızda ise “zaman” kavramıyla tüketimin iç içe geçtiğini görüyoruz. Sanayi devrimiyle birlikte fabrikalarda uzun çalışma saatleri ve buna bağlı olarak değişen yaşam biçimi, beraberinde çalışmanın dışındaki aktivitelere ayrılacak zamanı daralttı. Kadınların yaygın şekilde çalışmaya başlamaları da bu değişimin önemli bir parçasını oluşturdu. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte yemek yapmak ve yemek için ayrılan zamanı kısaltmak için çeşitli türden hazır gıdalar yaygınlaşmaya başladı. Aynı zamanda insanı günlük hareket rutininden uzaklaştıran kapitalizm, yemeği de kitlesel tüketim nesnesi haline getirdi. Seri üretime sokulan hazır gıdaların yanında fast-food diye adlandırılan yiyecekler patlama yaptı. Zamanla bu tür yiyecekler büyük şirketler tarafından markalaştırıldı ve zincir restoranlarda satışa sunulur hale geldi. Özellikle ABD’de başlayan bu zincirler giderek bir beslenme biçimi halini aldı ve diğer ülkelerde de yayılmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Bunun yanı sıra işlenmiş gıdalar arttı; tatlandırıcılar, koruyucular, renklendiriciler, trans yağlar gibi pek çok madde hem üretim maliyetini düşürmek hem de bu gıdalara bağımlılık yaratmak için sistematik olarak kullanıldı ve oranları gittikçe artırıldı.
Artık damak zevki doğal gıdalardan uzaklaşan, daha çocukluk yaşlarından itibaren işlenmiş hazır gıdalara yönelen bireyler çoğunlukta. Yağ ve karbonhidrat oranı son derece yüksek olduğu için kalori bombasına dönüşen ve ayrıca sağlıksız malzemelerle hazırlanan bu hazır gıdalara maruz kalan, günün büyük kısmını hareketsiz geçiren, çevresel, ekonomik, psikolojik pek çok faktörden etkilenen ve çeşitli genetik yatkınlıklara da sahip olan pek çok kişi obezite hastalığına yakalanıyor.[1]Bu hastalık vücutta aşırı yağ birikmesi olarak tanımlansa da başka hastalıklarla ilerleyen karmaşık ve kronik bir hastalıktır. Bugün dünya genelinde obezite artışı ciddi bir düzeye ulaşmış durumda. Özellikle gençler arasında yaygınlaşan bu eğilim ciddi sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. İnsülin direnci, tip 2 diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği, kalp ve damar hastalıkları, kireçlenme gibi eklem hastalıkları, solunum ve sindirim sistemi hastalıkları, bazı kanser türleri, depresyon, uyku ve hareket problemleri gibi pek çok hastalık, obezlerde daha yaygın bir biçimde görülüyor.
Dünya Sağlık Örgütünün verilerine göre 2022 yılında dünya çapında 18 yaş ve üzeri yetişkinlerin yaklaşık %16’sı obezdi. Daha yakın bir tarihte 2024 yılında ise 5 yaş altı tahmini 35 milyon çocuk aşırı kilolu olarak tespit edildi. Üstelik bir zamanlar yüksek gelirli ülkelerin bir sorunu olarak kabul edilen aşırı kilo, artık düşük ve orta gelirli ülkelerde artış gösteriyor. Örneğin zihinlerde açlıkla ve sıska çocuklarıyla yer edinen Afrika’da, 5 yaş altı aşırı kilolu çocuk sayısı 2000’den bu yana yaklaşık %12 arttı. Ya da 2024’te aşırı kilolu olan veya obeziteyle yaşayan 5 yaş altı çocukların neredeyse yarısı Asya’da yaşıyordu. Özellikle de son 10 yılda obez olarak tespit edilen çocuk ve ergenlerin sayısının yaklaşık 129 milyon arttığı görülüyor.[2]Türkiye’de de bu tablo dünyayla paralel biçimde giderek artan bir ivmeyle seyrediyor. Dünya Sağlık Örgütünün 2022 verilerine göre Türkiye Avrupa’da obezitede ilk sırada yer alıyor. Sağlık Bakanlığına göre ise Türkiye’de kadınların yaklaşık yüzde 21’i, erkeklerin ise yüzde 14’e yakını obez (toplamda %17). Obezite riskli fazla kiloluluk durumu söz konusu olduğunda ise bu oranlar %30’un üzerine çıkıyor.
Kapitalizm özellikle son yirmi yılda çılgınlık haline getirdiği “yemek olayı”yla obeziteyi dünya çapında patlama noktasına getirmiştir. Sosyal medya fenomenleri, yemek programları, gastronomi festivalleri, yine abartılı bir biçimde yemek yemek üzerine çekilen “Mukbang” videoları, kitleleri hep daha fazla yiyecek tüketmeye teşvik ediyor. TikTok, Instagram gibi mecralarda milyonlarca kişilik izleyici kitlesine sahip fenomenler bu videolarda büyük porsiyonlu, yüksek kalorili ve genelde sağlıksız yiyecekleri kamera karşısında tüketerek, izleyicinin görsel haz yaşayarak daha fazla yeme eylemine başvurmasını hedefliyor. Beslenme sadece doymakla sınırlandırılan bir eylem olmaktan çıkartılarak abartılı bir haz aracı haline getiriliyor ve vücudun sınırları zorlanıyor. Gününün büyük kısmını işte ve trafikte geçiren insanlar daha fazla yeme isteği yaratma üzerine tasarlanmış hazır yemekleri, sipariş vererek tüketiyor. Üstelik bu siparişler sadece acıktığında verilmiyor. Tok olanlar da her an her şeyi yemeye hazır durumdalar. Bunların yanı sıra, şeker ve karbonhidrat almaya alışmış bir bedenin bağımlılık sinyalini verdiği tatlı siparişlerini de hesaba katmak gerekiyor. Böylece bir telefona ya da internet tıklamasına bakan siparişlerin sayısı artarken, markete gitmek için harcanacak kalori de göbekte kalıyor. Öyle ki, günde en az 10 saat çalışan kuryeler sürekli birilerine yemek yetiştirmeye çalışıyor. Gıda endüstrisi durmaksızın üretiyor, tat seçenekleri ve sağlıksız gıdalara bağımlılık arttırılırken ne insan sağlığı ne doğa umursanıyor.
Sağlıklı beslenmek mümkün mü?
Diğer yandan sistem, sağlıklı ve organik beslenme konusunda da sürekli bir tavsiye halinde. Glutensiz ürünler, organik ürünler, sağlıklı protein kaynakları, tam tahıllı ürünler, gastro-turizm vb. içerikler de medyada dolaşıyor. Çeşitli programlarda diyetisyenler, doktorlar çıkıp “onu yemeyin zararlı, bunları düzenli tüketin” vs. diyorlar. Obezitenin önlenmesi için beslenme alışkanlıklarının, yaşam biçiminin değiştirilmesi gerektiğini söylüyorlar. Peki, açlık ve yoksulluk sınırı arasında bir skalada ücret alarak hayatını sürdürmeye çalışan milyonlar için sağlıklı gıdaya ulaşmak mümkün mü? Beden sağlığını iyileştirmek için egzersizler, çeşitli spor aktiviteleri yapabilecekleri ücretsiz alanlar var mı? Her şeyin ötesinde uzun saatler boyunca çalışmak zorunda bırakılan işçilerin bu aktivitelere ayırabilecekleri zamanları ve enerjileri var mı? Elbette hayır.
Sağlıklı gıdaya, spor aktivitelerine erişim zor ve pahalıyken yukarıda saydığımız araçlarla teşvik edilen karbonhidrat ağırlıklı sağlıksız gıdalara, bunları teşvik eden video içeriklerine erişim daha ucuz ve daha kolaydır. Ekonomik krizin emekçi kitleler için bir yıkım haline geldiği bir süreçte bıraktık protein kaynağı et tüketmeyi, pazardan meyve sebze almak bile lüks haline gelmiş durumda. Gıda endüstrisinin kâr odaklı üretiminin yansıması ise tağşişli, sağlıksız gıdaların market raflarında yerini alması demek. İşçi ve emekçiler kimi zaman da “sağlıklı” diye pazarlanan ama aslında çok sağlıksız olan ürünleri tüketmek zorunda kalıyorlar. Böylece obezite gibi bir sağlık sorununun ya da yetersiz beslenmenin ve buna bağlı olarak gelişen çok çeşitli hastalıkların içinde buluyorlar kendilerini.
Fakat sorunun bir diğer boyutuna da dikkat çekmek lazım. Zira kapitalizmin sinekten yağ çıkarma hikâyesi burada bitmiyor. Obeziteyi kronik bir sorun haline getiren sistem, bu sorunun sözde çözümü adına da geniş bir sektör yaratmış durumda. Bir yandan tüketim alışkanlıklarını bozarak vücut kitle indeksi bozulan kitleler yaratırken, diğer yandan “makbul” olanın fit bir beden olduğunu öne sürerek ideal bir vücut algısı yaratmaktan geri durmuyor, bu vücuda sahip olmayanları damgalayıp dışlıyor. Yine sosyal medyanın çeşitli araçlarını kullanarak tek tip vücut yapısını öne çıkartarak bu forma girmek isteyenleri başka başka pazarlara yönlendiriyor. Özellikle gençler üzerinde son derece etkili olan bu propaganda sürekli bir döngü halinde işleyen piyasayı canlı tutuyor. Diyetisyenler, spor salonları, zayıflama çayları, zayıflama ilaçları, estetik operasyonlar, mide küçültme ameliyatları… Bir yandan doymaksızın tüket, “kendini ödüllendir”! Diğer yandan zayıflamak ve fit görünmek için tüket! Kapitalizmin her şeyi tüketim nesnesi haline getirme, her şeyi kâra çevirmedeki mahareti bu alanda da parmak ısırtıyor.
Sonuç olarak kapitalizm, insanın en temel gereksinimlerinin, beslenmesinin de önüne dikilen, onu adeta günden güne zehirleyen bir sistemdir. Obezite ise genel toplum sağlığını tehdit eden dünya ölçeğinde bir krize dönüşmüştür. Bu krizi aşmanın yol ve yöntemi olarak burjuva ideologlar çok çeşitli tavsiyeler veriyorlar. Hatta Türkiye’de bu krize çözüm olarak Sağlık Bakanlığı “İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa” gibi projelerle, yoldan geçenlerin boy ve kilolarını ölçerek vücut kitle indekslerini hesapladıkları bir proje bile başlattı. Bu proje kapsamında obezite teşhisi konulan kişilere sağlıklı beslenme ve egzersiz önerileri veriyorlar! İnsan aklıyla alay edercesine son derece göstermelik olan bu tür öneri ve yöntemlerle bu sorunun çözülemeyeceği ortada. Dolayısıyla bu sistem altında kronikleşen diğer tüm sorunların çözümü için gerekli olduğu gibi sorunun kaynağını kurutmak gerekiyor. Sorunun kaynağı kapitalist sistemin kendisidir ve epey uzun zamandır kökünün kazınmasını bekliyor…
[1] Boy kilo indeksi 18 ile 24 arasında olan kişiler normal kilolu sayılırken, 25’in üzerinde olanlar fazla kilolu, 30’un üzerinde 1. derece obez, 35’in üzeri 2. derece obez, 40’ın üzeri olanlar ise morbid obez kategorisinde değerlendiriliyor.
link: Başak Güler, Kapitalizmin Sofrasında Büyüyen Salgın: Obezite, 13 Temmuz 2025, https://en.marksist.net/node/8554
Ne Oluyor Bize?





