

Faşist rejim her alanda vites yükseltmiş durumda. Rejimin topyekûn saldırı dalgasının bir parçasını da basına yönelik saldırılar oluşturuyor. Birgün gazetesi yazı işleri müdürü ve iki yayın koordinatörünün 8 Şubatta gözaltına alınıp ertesi gün serbest bırakılması, gazeteci Özlem Gürses’in “devletin askeri teşkilatını alenen aşağılama” suçlamasıyla 2 yıla kadar, Halk TV’den Suat Toktaş, Seda Selek, Serhan Asker, Barış Pehlivan ve Kürşad Oğuz’un ise 6-14 yıl hapsinin istenmesi, son haftalara dair akla gelen ilk örnekler arasında. Kürt gazetecilere yönelik saldırılar, gözaltı ve tutuklamalar da aralıksız devam ediyor. Van’daki ikinci kayyum darbesi protestolarında 6 Kürt gazeteci ters kelepçeyle gözaltına alındı. Aralık ayında da iki Kürt gazeteci Rojava’da Türkiye’nin SİHA saldırısıyla katledilmişti.
15 Şubatta açıklanan İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Ocak Ayı İfade, Toplanma ve Örgütlenme Özgürlükleri İhlal Raporu da aynı gerçeklere işaret ediyor. Raporda 2025 Ocak ayında gazetecilere yönelik baskı ve ihlallerin çok yoğun yaşandığı belirtiliyor. Buna göre Ocak ayında ülke genelinde en az 17 gazeteci gözaltına alındı, 8 gazeteci tutuklandı, 25 gazeteci hakkında soruşturma açıldı.
Avrupa Birliği (AB) üye devletleri ve aday ülkelerde basın ve medya özgürlüğüne ilişkin Medya Özgürlüğü İzleme Raporu da aynı tabloyu resmediyor. Tutuklamalar, gözaltılar ve hapis cezalarının, 128 gazeteciyi kapsayan 51 vaka ile Türkiye’de en yaygın ihlal türü olduğu vurgulanıyor. Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün hazırladığı 2024 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksinde Türkiye’nin, 180 ülke içerisinde 158’inci sırada yer alması boşuna değil. Dünyanın en büyük gazeteci hapishanelerinden biri olması ise durumun özeti niteliğinde.
Durumun bu derece vahim olması ise mevcut rejimin faşist niteliğinden kaynaklanıyor. Henüz otoriterleşme safhasına geçmeden çok önce medya alanını zapturapt altına almaya girişmişti AKP iktidarı. Daha iktidarının ilk yıllarında diğer burjuva iktidarlar gibi güçlü bir medya tekelini himayesine almadan yola devam edemeyeceğini biliyordu. Nitekim iktidar koltuğuna yerleşir yerleşmez bu yönde adımlar atmaya başladı. Medyada 2004’ten itibaren büyük el değiştirmeler başlarken, bunda bugünlerde bir kez daha öne çıkan TMSF aracı olarak kullanıldı. Sabah ve ATV’nin, Ciner-Çalık-Kalyoncu ortaklığı tarafından tepeden gelen direktifler doğrultusunda satın alınıp “havuz medyası”nın oluşturulmasıyla başlayan süreç, ilerleyen yıllardaki şantaj, tehdit ve el koyma girişimleriyle diğer medya organlarına da uzanarak devam etti. 2011’de Milliyet ve Vatan, 2018’de ise tüm Doğan Medya Grubu Erdoğan Demirören’e satıldı.
Bu yazı kapsamında detaylarına girmek mümkün olmasa da kısaca 2015 Ekiminde giriştiği Gülenci medyanın fethinden tutun da 15 Temmuz’dan sonraki çeşitli çökme ve saldırılara dek, sosyalist basın ve birkaç muhalif medya kanalı hariç, neredeyse bütün bir medya alanını kontrolüne alır duruma geldi. Netice itibariyle faşist rejim, baskı ve zor aygıtlarını da kullanarak medya alanını kendi tekeline almayı başardı. Öyle ki hâlihazırda Türkiye’de medya izleyicisinin %80’e yakınını rejimin yardakçısı 4 şirket elinde tutuyor. Yine bu 4 yandaş şirket, gazete okuyucularının da yaklaşık %60’ını paylaşıyor. Bu şirketlerin kimler olduğunu tahmin etmek güç değil: Kolin, Ciner, Demirören ve Doğuş Grubu.
Yaygın medyada (gazete, radyo, televizyon, dergiler, bloglar, çevrimiçi yayınlar vs.) böylesine tahakküm kuran rejim, kitlelerin ilgisini çekmeye başlayan sosyal medyaya ve internet gazeteciliğine el atmaktan da geri durmadı. Faşist rejimlere özgü yol ve yöntemlerle bu alandaki saldırılarını da hayata geçirdi, geçirmeye devam ediyor. Bu anlamda akla gelen ilk örnek 18 Ekim 2022’de çıkartılan dezenformasyon yasası olacaktır. Cumhuriyet tarihinin en ağır sansür ve oto-sansür mekanizmasının kurulmasına yol açabilecek nitelikteki bu yasa tipik bir faşist yasaydı. Nitekim yürürlüğe girmesiyle birlikte sadece iki yıl içinde “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla 4590 kişi hakkında soruşturma açılmıştı. Gelin görün ki, Osmanlı basın tarihinde sansürün doruğunu simgeleyen Abdülhamit yasalarını hatırlatan bu yasa dahi rejimin derdine deva olamadı. Ve rejim ilerleyen yıllarda bu kez “etki ajanlığı” adıyla “yeni” bir büyük birader maskesiyle çıktı sahneye.
Yasa önerisinde “devlet güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası verilir” ifadeleri yer alıyordu. Basın meslek kuruluşları, hukukçular, akademisyenler ve demokratik kitle örgütleri yasanın rejimin sopasına dönüşeceği uyarısında bulunmuş ve yükselen tepkiler nedeniyle yasa askıya alınmıştı. Ancak geçtiğimiz günlerde Ayşe Barım için hazırlatılan iddianamede “etki ajanlığı” suçlamasının telaffuz edildiğini burada bir kez daha hatırlatalım. Zira henüz yasası bile çıkmayan bir suçlamanın maşa yargı eliyle nasıl da fiilen uygulanabileceğinin ibretlik bir örneğiydi bu.
“Etki ajanlığı” yasası her an askıdan alınıp yasal düzenleme olarak hayata geçirilebilir. Üstelik buna ek olarak, heybede tutulan başka turplar da var. Bunlardan birisi “etki ajanlığıyla” benzer içerikteki Siber Güvenlik Kurulu yasası. Bu yasal düzenleme de basın ve ifade özgürlüğünün alenen ihlali için rejimin cephaneliğine yeni mühimmat ekliyor. Yasa teklifine göre, “veri sızıntısı olmadığı halde böyle bir içerik oluşturmak” suç kapsamına alınıyor. Bu tür içerikler üretenlere 2 ilâ 5 yıl arasında hapis cezası öngörülüyor.
Yasa teklifi, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kurulan Siber Güvenlik Kuruluna da geniş yetkiler sağlıyor. Buna göre Kurul, hâkim kararı olmadan arama yapabilecek, dijital materyallere el koyabilecek ve kopyalama işlemi gerçekleştirebilecek. Bu yetkiler, sözümona Anayasal güvenceye tabi özel yaşamın gizliliği ve konut dokunulmazlığı gibi temel hakların da ihlali anlamına geliyor. Bu haliyle sadece gazeteciler değil, sosyal medya kullanıcıları da hedef tahtasına konuluyor. Düzenleme yasalaşırsa veri sızıntısı iddialarını paylaşan veya bu tür içerikler üreten herkes hapis cezası riskiyle karşı karşıya kalacak. Rejimin bu ve benzeri hamlelerle muhalif sesleri tamamen susturmayı hedeflediği açık.
Bunu sözcüleri aracılığıyla açıkça ilan etmekte de bir beis görmüyor. Kulislerde geleceğin Fahrettin Altun’u olarak adı geçen Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin’in 8 Şubat günü X hesabından yayınladığı mesaja bakalım. Rejimin gözde sansür kurulunun başındaki zatın mesajı, basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskının nasıl bir boyuta ulaştığını göstermesi bakımından hayli çarpıcı. Şahin mesajında muhalif ana haber sunucularını hedef alarak şunları söylüyor: “Haber bültenlerinde ülkemizde «olumlu olaylar» olmadığı algısı yaratılıp vatandaşlarımızın karamsarlığa ve yalnızlığa düşürülmek istendiği görülmektedir. Yayıncı kuruluşlarımızın, haber içeriklerinde editoryal bağımsızlıkları bulunmaktadır. Ancak bu bağımsızlık kamu yararı, toplum huzuru ve toplumdaki güven ortamını zedelemeyecek şekilde çalışmayı gerektirmektedir. Ülkemizde enerji, savunma sanayi, yerli ve millî teknoloji, sanat, kültür ve spor olmak üzere birçok alanda başarılı çalışmalar ortadayken, karamsarlık aşılayan «yandık», «bittik», «mahvolduk» haberciliğinin kimseye bir faydası da yoktur.” Şahin’e sormak gerek: Mesela Kartalkaya’da yanarak can verenlerin acısı nasıl bir pembe tabloyla anlatılır? Tek dertleri kendi imajları, itibarları. Yüzlerce ocağa ateş düşmüş, ne gam!
Ülkedeki basın ve ifade özgürlüğü ihlallerinin baş aktörlerinden olan RTÜK açıkça gazetecilere pembe haberler yapmasını salık veriyor. Biat etmeyenlere ise en üst sınırdan yaptırım uygulama tehditleri savuruyor. Şahin’in uyarısından birkaç saat sonra Birgün gazetesine yönelik saldırıların gelmesi tesadüf değil. Üstelik gazete çalışanlarına yöneltilen suçlama da ibretlik. Birgün gazetesinin gazetecileri rejimin borazanı Sabah gazetesinde yer alan bir haberi, oraya atıfta bulunarak yayınlamaları nedeniyle gözaltına alındı! Erişim yasağı haberine kısıtlama getirilmesi haberinin kısıtlanması gibi absürt bir durum bu! Aynı saatlerde gazeteci Metin Cihan’ın X hesabına da Türkiye’de erişim yasağı getirildi. Cihan, “Bluesky” hesabı üzerinden Twitter yasağının Türk hükümetinin talebi üzerine getirildiğini aktardı. Metin Cihan, bizzat bakanlık verileriyle Gazze’de katliamlar sürerken TC devletinin Siyonist İsrail devletiyle ticaretini aralıksız sürdürdüğünü apaçık ortaya sermekle biliniyor.
O kadar baskı, sansür ve otosansüre rağmen rejimin tatmin olmadığı her halinden belli. Tüm bu baskılar korkularının büyük olduğunu gösteriyor. İçeride de dışarıda da işler yolunda gitmiyor. Ekonomiden politikaya, dış siyasetten kültürel yaşama dek büyük bir yıkım yaratan rejim, kendisine yöneltilen en ufak bir eleştiriden dahi ölesiye korkuyor. Her alanda artan saldırılar gibi basına yönelik saldırılar da resmetmeye çalıştıkları güç tablosunun gerçeklikle hiçbir alâkasının olmadığını gösteriyor. Artan saldırılar güce değil güçsüzlüğe, güvene değil korkuya işaret ediyor.

link: Can Aytekin, Basına Yönelik Artan Saldırılar Rejimin Korkusunu Ele Veriyor, 28 Şubat 2025, https://en.marksist.net/node/8454
Gıdalardaki Görünmeyen Zehirler