Bundan 110 yıl önce bu toprakların yoksul emekçileri Balkanlardan Kafkaslara, oradan Ortadoğu’ya geniş bir coğrafyada savaş alanlarına sürülmüştü. Osmanlı yönetici sınıfı imparatorluğun bekası için emperyalist paylaşım savaşında yer alması gerektiğine karar verip kan deryasına boydan boya dalmıştı. İktidarı elinde bulunduran İttihat ve Terakki liderliği, emperyalist savaşı imparatorluğun uzun gerileyişini terse çevirmenin, kaybedilen toprakları geri kazanmanın ve yeniden büyük bir güç haline gelmenin fırsatı olarak görmüştü. Milyonlarca yoksul emekçi savaş hengamesi içinde can verdi, sakatlandı, ailesinden koptu, yerini yurdunu kaybetti, soykırımlara, tehcirlere maruz kaldı. Osmanlı’nın bu son dönemindeki emperyal macera tarihçilerin ve tarih kitaplarının çoğunluğu tarafından hep egemenlerin gözünden anlatılır. Zafer, yenilgi, kahramanlık, ihanet, sırtından hançerlenme, emperyalist güçlerin şeytani planları vs.
Savaş cephelerinde Anadolu ve Rumeli’den yüz binlerce yoksul emekçi içinse haksız savaşların anlamı, tarifsiz acılardan başka bir şey değildi. Nitekim Yemen Türküsü, Çanakkale Türküsü, Hey Onbeşli gibi türkülerde savaş meydanlarının kahramanlık öyküleri değil, aksine savaşın acıları dile getirilmiştir.
Bu savaş cephelerinin toplumsal-tarihsel hafızada en çok yer edenlerinden biri Yemen’dir. Meşhur Yemen Türküsü kitleler halinde bu cepheye götürülen yoksul emekçilerin acılarının yürek burkan bir ifadesi olarak canlılığını hiç yitirmemiştir. Yemen’e gidip de dönmeyen nice askerin öyküsü birleşip halkın duygu dünyasında Yemen Türküsü olmuştur. “Şu Yemen elleri ne de yamandır” diyen feryat, “Giden gelmiyor acep nedendir?” sözleriyle geride kalanların özlem ve acılarını duru bir güçle ifade etmiştir.
Şimdi aradan bir asırdan fazla zaman geçmişken, bu toprakların egemenleri yeni bir Yemen seferine hazırlanıyorlar. ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizminin İran’ı doğrudan hedef almak suretiyle üst aşamaya çıkardığı Ortadoğu’daki savaşın önemli bir ayağını da Yemen cephesi oluşturuyor. Yemen’in büyük bölümünde hâkim olan Husilerle Suudi Arabistan arasında yıllardır süren savaş şimdilerde yeni bir aşamaya geçmiş bulunuyor. Bu yeni aşama Suud monarşisinin şimdiye kadar olmadığı ölçüde ağır darbeler almaya başlamasıyla belirleniyor. Dünyanın en büyük hidrokarbon enerji şirketi olan Aramco’nun yönetim merkezinin ve tesislerinin vurulması, Riyad Havaalanı gibi dünyanın en işlek ve gelişkin havalimanlarından birinin ardı ardına füze ve dron saldırılarıyla vurulması, bu yeni durumu sembolik biçimde ortaya koyuyor. Sahip olduğu zenginlik ve imkânlar, hava savunma sistemi dahil bilumum gelişkin silah sistemleri, uzun zamandır yapılan ve rekorlar kıran milyarlarca dolarlık askeri harcamalar, ABD emperyalizminin aktif desteği gibi birçok faktör düşünüldüğünde, kendisinden çok daha küçük bir güç olan Husiler karşısında yaşanan bu acizlik hali deyim yerindeyse paçaların daha da tutuşmasına yol açmış bulunuyor.
Verdiği yardım ve destek yetersiz kalan ABD emperyalizmi, çürümüş Suud monarşisinin korunup kollanması için başka yol ve yöntemler, başka aktif destekçiler arayışı içinde, bir araç olarak kendi bölgesel müttefikleri arasında bölgesel askeri ittifaklara yol verdi. Bugün Mekke İttifakı olarak önümüze çıkan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yeni askeri anlaşma bunun en önemli somutlanışlarından biri olarak görünüyor. Suud’a ekstra destek ihtiyacı ve görevini, kendi alt-emperyalist konumu ve yayılmacı hevesleri açısından da bir fırsat olarak gören faşist Türk rejimi, işe hevesle soyundu ve bir Yemen seferi için daha Meclis onayı bile olmadan sahaya inmiş durumda.
Bu anlaşmanın Türkiye ve bölgenin emekçileri açısından son derece tehlikeli bir gelişme olduğunu baştan vurgulamak gerekiyor. Bu ittifak Türkiye’nin, yürümekte olan emperyalist dünya savaşına şimdiye kadarkinden çok daha derin ve kapsamlı bir şekilde dahil olması anlamına gelmektedir. Türkiye işçi sınıfı yüzyıl öncesinin acılarından daha büyük acılar yaşamamak için, bu militarist emperyal hamlelere tereddütsüz karşı çıkmalıdır.
Faşist rejim emekçi kitlelerin ödemekte olduğu bedelleri daha da katlayacak olan, yeni cehennem kapılarının açılması anlamına gelebilecek bu hamlesini emekçi kitlelere yutturabilmek için türlü yalanlar söylüyor. Bu yalanları teşhir etmek ve arkasındaki gerçekliği ortaya koymak önem taşıyor. Aşağıda bunları ele alacağız.
Yayılmacılık ve militarizm
Rejimin temsilcileri ve medyadaki sözcüleri bu anlaşmanın bölgeyi ve dolayısıyla Türkiye’yi daha güvenli yapacağını, bölgeye barış ve istikrar getirmeyi hedeflediğini söylüyorlar. Sahtelik akan bu özürcü açıklamayı, çoğu zaman, Türkiye’nin güvenliğini daha uzak coğrafyadan kurarak “stratejik derinliğini” arttırdığını söyleyen böbürlenici sözler takip ediyor. Kâh özürcü söylemlerle kâh afili jeopolitik söylemlerle gizlenmeye çalışılan şey ise, gerçeğin söylenenin tam aksine, enerji kaynakları, iletim hatları, ticaret yolları üzerinde yürüyen emperyalist yeniden paylaşımdan pay kapma arzusu olduğudur.
Faşist rejim ABD ve İsrail’in İran seferi başladığından bu yana bu savaşın tarafı olmadığını, olmayacağını ilan edip göstermelik itidal çağrıları yapageliyordu. Gerçekte ise İran karşıtı cephenin üstü kapalı bir bileşeni olarak rol oynamaktan geri durmadı. Türkiye’deki ABD üsleri istihbarat ve başka işlevlerle İran karşıtı emperyalist saldırılarda kullanıldı ve nitekim İran buna karşı tavrını ortaya koymak üzere füzeler de gönderdi. Her ne kadar taraflar konuyu geçiştirici açıklamalar yaptılarsa da İran mesajını vermiş, Türkiye de mesajını almış oldu. Diğer taraftan rejim medyası her ne kadar ABD-İsrail saldırganlığını bir ölçüde teşhir etse de İran karşıtlığını net biçimde ortaya koymaktan çekinmemiştir. Mevcut aşamada Suudi Arabistan ve Pakistan’la kurulan İran’ı çevreleme ittifakı gerçekte bu İran karşıtlığının yeni bir aşamasıdır. Şimdilik en somut planda, savaşta İran’ın adeta ikinci bir kolu gibi hareket eden Husileri hedef alan savaşın doğrudan parçası olma yolunda hazırlıklar yapılmaktadır.
Husiler hem bir yandan Hamas’ın 7 Ekim saldırısı sonrasında İsrail’in Filistin’i hedef alan soykırımcı saldırganlığına karşı zaman zaman İsrail’e askeri saldırılar düzenliyor hem de İran’a saldıran güçlerin Kızıldeniz’i askeri ve ticari olarak kullanmasına mani olmak için saldırı ve tehditlerde bulunuyor. Füzelerin, İHA’ların, SİHA’ların uçuşup alev topları olarak yağdığı bu savaşlarda Suudi Arabistan bilfiil bir taraf. Onunla yüksek düzey askeri müttefiklik ilişkisine girmek, daha doğrudan bir şekilde bu savaşın tarafı olmak anlamına gelir. Bununla Suud monarşisinin Yemen halkına karşı yıllardır yürüttüğü acımasız saldırganlığa ortak olunmakta, İsrail’i, Suudi Arabistan’ı ve Körfez monarşilerini füzeleriyle, İHA’larıyla hedef alan Husiler ve İran için yeni bir düşman ve hedef haline gelinmektedir. Birbirleriyle savaş halindeki bölge ülkelerinin bir bölümüyle birlik olup diğer bölümünün karşısında aktif biçimde konumlanmaya barışçı girişim demek arsız bir riyakârlık olabilir ancak. Bu çatışmaya gerçekten barışçıl çözüm getirmek istense yapılacak çok basit bir şey var aslında. Suudi Arabistan uzun yıllardır Yemen’de Husi iktidarını yıkmak için içerideki güçleri desteklediği gibi dışarıdan saldırıları da devam ettiriyor. Husiler buna karşı direniyor, savaşıyor. Bu çatışmaya BM dahi müdahil olmuş ve bir barış süreci için yol haritası oluşturmuş durumda. Husiler barış için bunun işletilmesini istediği halde, kimse nedense Suudi Arabistan’ı buna uymaya zorlamıyor ya da bundan bahsetmiyor. Açık bir çözüm var: Suudi monarşisinin Yemen’den elini çekmesini sağlamak. Bunu yapmayanların bölgeye barış, huzur ve güvenlik getirmeye çalıştığından söz edilemez.
Türkiye’deki iktidar sadece İran savaşı ve Yemen bağlamında değil, genel olarak bölgedeki savaş ve çatışmalarda artan ölçüde taraf oluyor, deyim yerindeyse her yere burnunu sokuyor. Çoğu durumda bu hareketlerinin sonucu barış, huzur ve güvenin artması değil, aksine gerilimlerin artması oluyor. Türkiye’nin egemenleri hiçbir surette barış, huzur ve güven peşinde değiller. Aksine, “bir savaş yürüyor, bir paylaşım var, bu bir fırsattır, biz de bu hercümerç içinde nasıl ganimet kaparız” diye özetlenebilecek bir yaklaşım içindeler.
En yakın örnek olarak Suriye’yi hatırlayabiliriz. Türkiye Suriye’de ne yaptı? Orada barış, güven ve istikrar için mi uğraştı 10 yılı aşkın süredir? Orada büyük oranda emperyalistler eliyle yürütülen iç savaş görünümlü savaşın doğrudan bir parçası oldu, Esad iktidarını devirmek için başta ABD olmak üzere diğer Batılı emperyalist güçlerle işbirliği halinde aktif olarak çalıştı. Dahası Rojava’nın batı bölgelerini alenen işgal etti. Dolayısıyla ülkede akan kanın önemli bölümünün sorumluluğunu taşıyor.
Benzer şekilde Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında da Türkiye sözde bölgede barış ve istikrarı tesis etme yönünde çaba harcadığının propagandasını yapmaktadır. Gerçekte bu savaşta Batılı emperyalistler tarafında yer almakta ve artan ölçüde çatışmaya dâhil olmaktadır. Bu nedenle Ukrayna’da kurdukları dron üretim tesisleri Rusya tarafından vurulmakta, Karadeniz’de Türk sahipli ya da Türk bayraklı gemiler sıra dışı bir sıklıkla hedef alınmaktadır. Bu saldırılarda gemiler batmakta, denizciler hayatlarını kaybetmekte. Ama savaşa örtülü biçimde dahil olduğu gerçeğinin fazla açık olmasını istemeyen iktidar bu olayların duyulmasını büyük ölçüde engellemektedir.
İktidarın halkı aldatmak için söylediği yalanlardan biri de Mekke Anlaşmasının saldırma amaçlı değil “savunma” amaçlı olduğudur. Eskiden “savaş” bakanlığı olan devlet departmanının adının sonradan tüm dünyada “savunma” bakanlığı olarak değiştirilmesi nasıl öz olarak hiçbir şeyin değişmemesi anlamına geliyorduysa, buradaki lafzi güvence de işin özünün savaş, militarizm ve emperyalist paylaşımdan pay kapma olduğu gerçeğini örtbas edemez. Savunma söylemi gözünü paylaşıma, ganimete dikmiş emperyal hevesli sömürücüler için gerektiğinde çekinilmeyecek saldırganlığın kılıfıdır sadece. Güçlerinin yeteceğini ya da punduna getirdiklerini düşündükleri her durumda en acımasız saldırganlıkları yapmaktan çekinmeyeceklerdir. Aslında saldırgan taraflarla aynı tarafta ve çizgide durmanın, onların saldırılarında onlara yardımcı olmanın savunma söylemiyle ilgisi yoktur. Türkiye’de ABD askeri üsleri vardır ve bu üsler ABD ve İsrail’in İran’a karşı savaşlarında kullanılmışlardır.
Reuters’ın haberine göre Türkiye, Yemen’deki Husilerin saldırılarına karşı Suudi Arabistan’a hava savunma sistemleri, askeri teçhizat, istihbarat, insansız hava araçlarıyla ilgili personel ve lojistik olanaklar sunuyor. Dışişleri Bakanı başta olmak üzere yetkililerin açıklamalarına göre bu sadece savunma amaçlıymış. Ama Husiler, diyelim bu sistemleri hedef alıp da tahrip ettiğinde ya da personel zaiyatına yol açtığında bu ne anlama gelecektir, Türkiye ne yapacaktır? Buna cevap olarak Husileri hedef alan saldırılar yapılmayacak mıdır? Bu gibi durumlar saldırı ve savunma kavramlarının hassas geçişkenliklerine ışık tutan ve hiç de sıra dışı olmayan durumlardır. “Savunma” kavramına kutsal bir dokunulmazlık halesi yüklenemeyeceği açıktır.
Açığa çıkan bilgiler anlaşmanın sıradan askeri işbirliği anlaşmalarının ötesine geçtiğini gösteriyor. NATO’da olduğu gibi, bir ülkeye yapılan saldırının diğerine yapılmış sayılacağına hükmediliyor. Böylece örneğin İran, ABD ve İsrail saldırılarına eşlik ettiği ya da bunlara olanaklar sunup yardımcı olduğu için Suudi Arabistan’a karşılık verdiğinde, Türkiye de İran’la düşman olup onunla savaşa katılmaya itilebilecek. Ya da diyelim Hindistan’la sürekli olarak bir çekişme ve gerilim içindeki Pakistan, yine onunla çatışmaya tutuştuğunda, Türkiye bir nükleer güç olan Hindistan’la savaş durumuna düşebilecek.
Bölgesel yayılmacı hevesler içindeki faşist iktidar, işçi sınıfı üzerindeki sömürü ve baskıyı alabildiğine arttırarak coğrafyaya yayılmaya, gözüne kestirdiği her yere askeri olarak konuşlanmaya çalışıyor, başka ülkelerde kendine yakın burjuva güçler şekillendirip, o ülkelerin zenginliklerini gasp etmeye çalışıyor. Somali’den Libya’ya, Katar’dan Suriye’ye kadar geniş bir alanda birçok askeri üs ya da birlik konuşlandırmış durumda. Özellikle sınırdan uzak bölgelerin Türkiye’nin güvenliğiyle ilgisi olmadığı ortadadır. İktidarın dünya görüşüne bağlı olmayan, ama bu gelişmelere olumsuz gözle bakmayan bir emekli askeri uzmanın da belirttiği gibi, bunlar aynı zamanda, “enerji ve ticaret koridorları (Kızıldeniz, Basra Körfezi) üzerinde de söz sahibi olma arzusunu yansıtıyor”.
Eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde olan ve hem zengin petrol varlıkları açısından hem de dünyanın en önemli deniz ticaret yolları üzerinde olması açısından Yemen ve Arabistan coğrafyasında yeniden bir askeri varlık olarak boy göstermenin, Türkiye’nin egemenleri için iştah kabartıcı göründüğüne şüphe yok. Emperyal heveslerle bölgede zaten uzun zamandır başlamış olan yayılma süreci Somali, Libya, Katar gibi ülkelerde askeri üslerle mesafe almışken, şimdilerde Arabistan yarımadasının daha derinlerine doğru genişletilmek istenmektedir. Aynı zamanda İslam dünyası açısından özel ve hassas kutsal mekânları da içeren bu bölge Erdoğan’ın İslam dünyasının liderliğine soyunma hayalleri açısından da bir anlam taşıyor.
Milliyetçi yalanlar ve şişinme
Türkiye’nin bölgedeki siyaseti ve rolü konusunda gerçeğin uzağına düşen iki uç yaklaşıma düşmemek gerekiyor. Birisi rejimin propaganda ettiği ve birçok kesimi de şu ya da bu ölçüde etkisi altına alan büyük emperyal güç havası, diğeri ise Türkiye’yi basitçe büyük güçlerin oyuncağı gibi gösteren, bölgede pek etkisi olmayan zayıf bir güçmüş gibi gören yaklaşım. Türkiye mevcut rejim altında gözünü büyük hayallere dikmiş ve kendisini de bir ölçüde dev aynasında gören ama nihayetinde alt-emperyalist bir bölge gücüdür. Yıllar önce Elif Çağlı’nın yaptığı bu tespit geçen yıllarla birlikte daha belirgin bir gerçeklik kazanmaktadır (Bkz. Elif Çağlı, Alt-Emperyalizm Üzerine: Bölgesel Güç Türkiye, marksist.net). Yayılmacı ve militarist emellere sahip bir güç olarak Türkiye bu emelleri doğrultusunda hamleler yapmaktadır. Küresel bir büyük güç olmayıp alt-emperyalist güç olduğu için bunun sınırlılıklarına ve çelişkilerine sahiptir. Bazı yönleriyle emperyalist bir ülke gibi davranabilen, ama bazı yönleriyle büyük emperyalist güçlerin altında onların çizdiği doğrultuda hareket eden, onların altında iş gören az sayıda ülke bu kategoriyi oluşturmaktadır. Bu konumuyla Türkiye’nin kimi hamleleri boşa düşmekte, geri tepmekte, hasarlar almakta, ama aynı zamanda kimi hamlelerini de sonuca ulaştırmaktadır. Bir kapitalist bölge gücü olarak ne alaya alınıp küçümsenmeli ne de kendini büyük güçmüş gibi gösterme gayretinin emekçileri etkilemesine izin verilmelidir. Kimi muhalif burjuva ve küçük-burjuva kesimler AKP ve Erdoğan’ı küçümseme hastalığına tutulmuş oldukları için ilk bahsedilen yanılgıya kolayca düşebilmektedirler.
Bu genel belirlemeleri yaptıktan sonra Türkiye’nin gücünün sınırlılıklarını ve emekçi kitleleri aldatmaya dönük propagandasının sahteliklerini sergilemek daha sağlam bir zemine oturur. Örneğin iktidar çevrelerinin Mekke Anlaşması ve bağlantılı konular hakkında yaymaya çalıştıkları bir düşünce, bu anlaşmayı taraf ülkelerin kendi başlarına kotardıkları ve buna da Türkiye’nin liderlik ettiğidir. Bununla vurgulanan temel düşünce de, bu ittifakın dışarıdan gelen güçlerin bölgenin sorunlarına müdahalesini önlemeye, bu dış güçlere karşı bir irade yükseltmeye dönük olduğudur. Böylesi bir hava yaratarak emekçi kitlelerin gururunu okşamaya çalışmaktadırlar. Dışişleri Bakanının sağa sola epeyce seyahat yaptığı doğrudur ama bu aktivite ne kurulan ittifakın taraf ülkelerinin kendi bağımsız hareketinin ürünü olduğu ne asıl lider gücün Türkiye olduğu ne de bu ittifakın ABD gibi büyük dış güçlere karşı olduğu anlamına gelir. Evet Türkiye alt-emperyalist bir güçtür ve bölgede belli bir etkinliği vardır. Ancak bu güç ve etkinin sanki büyük emperyalist bir ülkenin gücü ve etkisine denkmiş gibi sunulması ya da ABD ve İsrail’e kafa tutuyormuş gibi gösterilmeye çalışılması emekçi kitlelerin gözünü boyamayı amaçlayan milliyetçi bir şişinme ve aldatmacadır. Gerçekte bu ittifakın perde gerisindeki hamisi, rehberi ABD emperyalizmidir.
Nitekim ABD ve başka Batılı emperyalist güçler, NATO yetkilileri anlaşmayı pek bir hararetle sahiplenip övmüşlerdir. Dahası, çok somut olarak “Türkiye’yi Yemen’e karşılık vermeye davet edecek misiniz?” sorusuna Trump’ın verdiği yanıt Mekke Anlaşmasının perde arkasındaki gerçek patronunun kim olduğunu ortaya koymaktadır: “Yapabilirim. O harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygım var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.” Bu sözler daha önceki birçok konuda olduğu gibi asıl patronun kim olduğunu Trump üslubuyla ortaya koymaktadır.
Şunu da unutmamak gerekir ki, Trump konuşmalarında Türkiye’den bahsettiğinde, şaşmaz biçimde, Erdoğan’ın gönlünü hoş etme anlamına gelen birkaç cümlenin yanı sıra, Türkiye’nin çok güçlü bir ordusu olduğunu söylüyor. Çeyrek yüzyıl kadar önce Türkiye’ye konferans için gelen meşhur George Soros’un “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” dediğini hatırladığımızda, Trump’ın ve diğer Batılı emperyalist güçlerin bu ordudan kendi amaçları için faydalanmak isteyeceklerini ve faşist rejimin de bu önemli metayı pazarlık konusu olarak değerlendirmek isteyeceğini görmek zor olmaz.
ABD emperyalizminin burada yapmaya çalıştığı şey, Siyonist İsrail’in ve çürümüş Suud monarşisinin İran’a ve Arap halklarına karşı korunup kollanması işinde bölgedeki diğer müttefiklere daha fazla ve daha doğrudan roller vermektir. Bu yaklaşım kendi sırtındaki yükün kısmen bölgedeki diğer gerici müttefiklere aktarılması anlamına gelmektedir. Trump dönemindeki ABD’nin emperyalist yeniden paylaşımın yürütülüşünde izlemeye çalıştığı bu yol sadece Ortadoğu’ya özgü değildir. NATO ve Avrupa konusunda da örneğin benzer bir yaklaşım sergilenmektedir. Müttefiklerin ellerini daha fazla taşın altına koyması, masrafları daha fazla üstlenmesi istenmekte, bu doğrultuda bastırılmaktadır. Ama bu yaklaşım kontrolün tümüyle bu alt aktörlere göçertilmesi anlamına gelmemektedir. Bu yaklaşımın doğası gereği, sahaya giren yeni aktörlere bir inisiyatif alanının doğduğu açıktır. Türkiye gibi olanlar bunda büyük fırsat kapısı görmektedirler. Ancak yine de kimse artık buraların efendisi biziz şeklinde bir yanılsamaya kapılmamalıdır. ABD genel rotayı ve temel planları çizmektedir. Aktörlerin bunların dışına çıkmasına izin verilmez, yeltenenler de cezalandırılır. Nitekim bunun örneği olarak, Suriye’de kendisine çizilen çerçevenin ötesine taşmayı deneyen Türkiye İsrail’den tokadı yemiştir.
Yeri gelmişken kısaca belirtmek gerekiyor ki ABD’nin geniş Ortadoğu’daki çeşitli noktalardan askeri güç eksiltme şeklindeki adımları da bu yaklaşım çerçevesine oturmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’ya saldırılarının sürdüğü son çeyrek yüzyıl boyunca askeri güç çekme durumları yaşandı. Bunların pek çoğunda sanki ABD emperyalizmi yenilgiye uğramış ve tası tarağı toplayıp gidiyormuş gibi bir hava yaratıldı. Doğrusu ABD emperyalizminin de bu aldatıcı havayı bozmak için çaba harcadığı söylenemez. ABD’nin bölgedeki askeri birliklerinin sayısını kimi zaman azaltıp kimi zaman çoğaltmasına çok büyük anlamlar yüklemek yanılgıdır. ABD dünya ölçeğinde bir savaş yürütmektedir ve bunu kendisi için en az maliyetle, en verimli şekilde yapmaya çalışmaktadır. Burada “maliyet” kelimesi ekonomik olmanın yanı sıra onun çok daha ötesinde politik anlamlar içermektedir. Örneğin sahaya büyük ölçekte kara güçleri sürmek bu alanda mümkün olduğunca kaçınılan bir şeydir. Zira büyük sayılara ulaşan asker kayıplarının politik maliyeti büyük olabilmektedir. Vietnam’ı hatırlamak yeterlidir. ABD’nin “yeni” yaklaşım çerçevesinde yaptığı şey, bazı işleri müttefiklerine aktarmak, yükü onların üstlenmesini sağlamaktır.
ABD’nin yeni yaklaşımının Ortadoğu özelindeki somutlanışında öne çıkan yönlerden biri de örneğin merkezi devlet yapılarının dağıtılması ya da zayıflatılması politikasının terk edilmesidir. Bunun kalıcı olup olmayacağı elbette bir soru işaretidir, ama mevcut aşamada izlenen politikanın bu olduğu açıktır. Buna göre, bölgedeki iktidarlar desteklenip, bunların bazı işleri ABD’nin çizdiği çerçevede yürütmesi istenmektedir. Bunun en büyük örneği Türkiye, Suriye ve Irak’ta merkezi yönetimler için sorun/tehlike arz eden Kürt hareketine verilen desteğin asgari limitlere çekilmesi, bölge politikalarının yürütülmesinde bu ülkelerdeki merkezi iktidarlardan daha fazla yararlanılmaya başlanmasıdır. Bu durum örneğin tüm bölgede Kürt sorunuyla ilgili gelişmelerin yönünde önemli değişikliklere yol açmıştır.
Mekke Anlaşması ABD’nin yeni yöneliminin yansımalarından biridir sadece. Böylece İran ve müttefiklerinin ezilmesi, Suudi Arabistan ve körfez emirlikleri ile İsrail’in güvenliğinin sağlanması görevleri belirli yönleriyle bölgesel ittifaklarla da yerine getirilmek istenmektedir. Aslında ABD ve Batılı emperyalist güçlerin Ortadoğu’ya ilişkin yaklaşımlarının temel unsurunu oluşturan İsrail’in güvenliğinin sağlanması için daha İran savaşı başlamadan önce İbrahim Anlaşmaları diye adlandırılan girişim başlatılmıştı. Çeşitli Arap ülkeleri ile İsrail arasında kotarılan bu anlaşmalara Suudi Arabistan muhtemel tepkilerden çekinerek dâhil olmamıştı. Ancak gönüllüydü ve bunun olabilmesinin zeminini olgunlaştırmaya çalışıyordu. İbrahim Anlaşmalarının kapsama alanının uygun konjonktürde daha fazla genişletileceği hep söylenirken şimdi bölgede yeni bir anlaşma olarak Mekke Anlaşmasının çıkması manidardır.
Rejimin emekçi kitleleri aldatmak için Mekke Anlaşması hakkında yürüttüğü propagandanın bir ayağını da bunun “bölgeyi karıştıran İsrail’in dizginlenmesi” gibi amaçlara hizmet edeceği, dolayısıyla önemli bölge ülkelerinin sanki İsrail’e karşı bir ittifakıymış gibi sunulması oluşturuyor. Burada da gerçek tam tersidir. Rejim, Filistin ve İran’ın yanında konumlanarak İsrail’e saldıran ve İsrail’in de düşman ilan edip saldırdığı Husilere karşı savaşa katılmaktadır. Husilerin üzerine çullanmak için dört bir koldan bir araya gelen yeni İttifak açıkça İsrail’in çıkarına çalışmaktadır. Rejimin izlediği politikaların ruhunu bilenler için bu şaşırtıcı değildir. Zira bu rejim tüm İsrail karşıtı söylemine rağmen şimdiye kadar ona destek olan hayati önemdeki ticari ilişkileri ısrarla sürdürmekten geri durmamıştır.
Şimdi ise fiiliyatta onunla askeri olarak da aynı çizgiye oturmaktadırlar. En acil ve yakıcı görevi Suud monarşisini düştüğü durumdan kurtarmak olan Mekke İttifakı bu önemli misyonda İsrail’in de yer aldığı gerçeğini örtbas etmektedir. Gerçekten de İsrail Husiler karşısında Suudi monarşisine destek olma konusunda adı konmamış bir ittifak bileşeni gibi hareket etmektedir. Riyad’a giden Pakistanlı subayların orada istihbarat toplantılarında İsrailli uzmanların yer aldığını gördüklerinde yüzlerinde beliren şaşkınlık, sadece gerçekliğin soğuk duşu olabilir. Suudilere ve Mekke müttefiklerine askeri danışmanlık yapan İsrailli uzmanlar, durum tepki çekmesin diye bunu ABD CENTCOM çatısı altında yapmaktalar sadece.
Emperyal maceralar ve militarizm işçi sınıfının çıkarına değildir
Bölgedeki emperyalist planlara çok daha aktif biçimde katılma anlamına gelen bu girişiminin yayılmacı militarist karakteri hakkında işçi sınıfı ve emekçi kitlelerde hiçbir tereddüt olmamalıdır. Faşist rejim Suriye’de akıttığı kandan sonra, şimdi de Yemen’de yoksul emekçilerin kanını akıtma konusunda yeni bir sefere kalkışmaktadır. Ve bunu ABD emperyalizminin çıkar ve istekleriyle uyum içinde, çürümüş gerici Suud monarşisi ile diğer Körfez monarşilerini İran’a karşı korumak için yapmakta, bölgedeki ganimetin paylaşımından pay kapmak istemektedir. Dile getirdiğimiz üzere bu İslamı korumakla ilgili olmadığı gibi, gerçekte İsrail’in çıkarlarına hizmet etme, dahası onunla bu işte yan yana çalışma anlamına da gelmektedir.
Kalkıştığı işin emekçi kitlelerin çıkarlarına tümüyle zıt ve tehlikeli doğası nedeniyle faşist iktidar parlamentoya hiçbir açıklama yapmadan, hiçbir Meclis görüşmesi olmaksızın bu anlaşmayı imzaladı. Parlamentonun ve anayasanın pek bir hükmünün olmadığını ortaya koyan bu icraat yordamı rejimin faşist niteliğini de bir kez daha göstermiştir. Elbette her şey halledildikten sonra şimdi dostlar alışverişte görsün tarzı bir Meclis görüşmesi yapılacak ve iktidar cephesinin oylarıyla, anlaşma sözde Meclis tarafından onaylanmış olacaktır. Meclis süreci resmi olarak başlatıldığında bile anlaşma metninin partilere, vekillere verilmemiş olması, ama vekillerden ve partilerden sakınılan metnin uluslararası basında ortaya çıkması faşist komediyi taçlandırmaktadır. Rejimin anlaşmanın detaylarının pek bilinip konuşulmasını istemediği ortadadır.
Bu yayılmacı militarist hamlenin fazla konuşulmasını istemeyen iktidar sadece Meclis sürecini oldubittiye getirecek şekilde hareket etmemekte, bununla uyumlu olarak ülke içinde kalmış olan son birkaç medya kuruluşuna da çökmekte, muhalif kişi ve kurumların sosyal medya hesaplarını kapatmakta. Son olarak Halk TV’ye kayyum atanmasının (aynı gün TİP’in X hesabına da erişim engeli getirilmiştir) muhalif medyayı tümüyle susturma operasyonunun en kritik halkasını oluşturduğuna şüphe yoktur. Gerçekleri perdelemek isteyen rejim açısından, fon krizinin yanı sıra bu yeni savaş macerasının da bunda rol oynadığını düşünmemek için bir sebep yoktur.
Böylece bu yeni savaş hamlesi daha başlamadan baskıların daha da artması, emekçilerin en temel ihtiyaçlarından olan haber alma hakkına yeni darbeler indirmiş oldu. Doğrudan çatışmalar başlayıp da bunun acı sonuçları çıkmaya başlarsa mutlak bir sansür uygulanması işten değildir. Bunları dillendirmeye kalkacak olan muhalif tüm kesimler üzerindeki baskıların da yine artacağına şüphe yoktur. Öte yandan rejim Kürt sorunu bağlamında yürüttüğü süreci topluma benimsetmeye çalışırken askeri anlamda “terörle mücadeleye” giden çok büyük kaynakların artık ülkenin refahı için kullanılır hale geleceğini söyledi hep. Bu, savaşların ve militarizmin bütçeden neleri götürdüğünün, işçi ve emekçilerin refahına gidebilecek kaynakların kan akıtmaya harcandığının bir itirafıydı. Şimdi Yemen ve muhtemelen İran seferleriyle emekçilerin sırtından devşirilen daha nice kaynağın halkların kanını akıtmaya harcanacağını öngörmek güç değildir.
Yayılmacı faşist militarizm, egemen Türkiye burjuvazisinin son yıllarına giderek damgasını vurmakta, militarist harcamalar hızla büyümekte ve buna karşılık emekçilerin sefaleti derinleşmektedir. Yeni açıklanan bütçede silah, mühimmat, silah sistemleri ve diğer “savunma” araçlarının alımına ilişkin ödenekler yüzde 229 arttırıldı. Bunlar sefalete itilen emekçi kitlelerin yaşam koşullarının daha da ağırlaştırılacağının ipuçlarını vermektedir. Gerçek buyken emekçiler din kutsallarının sözde korunması amacıyla bu savaşa gidildiğine dair yalanlara karşı uyanık olmalıdır. İktidarı gasp etmiş soyguncu vurguncu şebekenin para, iktidar ve ganimetten başka hiçbir kutsalı olmadığı apaçık ortadadır.
link: Levent Toprak, Rejimin Yemen Seferi, 5 Kasım 2026, http://en.marksist.net/node/8862
Bahar


