Tarih 7 Ekim 2023’ü gösterdiğinde Siyonist İsrail devleti dünyanın gözü önünde bir soykırıma girişti. Hamas’ın saldırısını bulunmaz bir fırsata çeviren İsrail, üç yıl içinde on binlerce çocuğu, kadını, erkeği, yaşlıyı, genci acımazsızca katletti. Geriye bombalarla yıkılmış hayalet bir şehir kaldı. 3. Dünya Savaşının alevlerinin sardığı Ortadoğu’da dünyanın gözü önünde bir soykırım yaşandı. Katil İsrail devletinin yaptığı soykırıma karşı dünyanın pek çok ülkesinde emekçiler kitlesel gösteriler düzenleyerek tepkilerini ortaya koydular. Dünya emekçilerinin gözünde İsrail Siyonizmi mahkûm edilmiş durumdadır. Ancak İsrail devletinin en büyük korkusu İsrailli emekçilerin bu soykırımı görmeleri ve neticesinde kendi iktidarına karşı başkaldırmalarıdır. O nedenle 70 binden fazla insanın hunharca katledilmesine rağmen İsrail devleti utanmadan katliamı inkâr ederek öldürülenleri “terörist” olarak lanse edebiliyor. Yapmış olduğu katliamı, elindeki her türlü yalan ve manipülasyon aracını kullanarak emekçiler nezdinde haklı çıkarmaya çalışıyor. Fakat gerçeklik üstü örtülemeyecek kadar ortadadır.
Oscar ödüllü No Other Land filminin yönetmenlerinden Yuval Abraham ve Rachel Szor’un yeni belgeseli NAZA da Siyonist devletin gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koydu. Bizzat İsrail vatandaşı olan yönetmenlerin İsrail ordusunda ve askeri istihbaratında görev yapmış 24 kişinin tanıklığına dayanarak yapmış olduğu belgesel inkâra yer bırakmayacak şekilde tüm gerçekliğiyle soykırımı gözler önüne serdi. Venedik Film Festivalinde Jüri Özel Ödülüne aday gösterilen belgesel dakikalarca ayakta alkışlandı ve büyük bir ilgi gördü. Belgeselin ismi NAZA, İsrail askeri istihbaratında bir saldırıda öldürülmesi planlanan sivillerin sayısını ifade etmek için kullanılan bir kısaltmadan geliyor. Askeri terminolojide “sivil zayiat” anlamında kullanılan İbranice kısaltma, Latin harfleriyle NAZA şeklinde yazılıyor. Belgesel de bu kavram üzerinden İsrail ordusunda sivil ölümlerinin nasıl hesaplandığını ve karar mekanizmasının nasıl işlediğini ele alıyor. Aslında yapılanların Hitler faşizminden pek bir farkı yok. Planlı bir şekilde siviller hedef alınıyor, vahşice katlediliyor ve öldürülen sivillerin sayısı “sivil zayiat” veya NAZA olarak ifade ediliyor. Üç yıl boyunca görüşülen asker ve istihbaratçıların ifadeleri ve aktarımları gerçekten de insanın kanını donduruyor.
Örneğin yapay zekâ destekli sistemlerle potansiyel Hamas mensubu olarak belirlenen kişilerin evleri, ailelerinin evde olduğu bilindiği halde bombalanıyor. Evde, yaşlı, çoluk çocuk olmasının hiçbir önemi yok. Daha doğrusu böylesi bir ayrım hiçbir şekilde yapılmıyor. Üstelik bu kişilerin Hamas’a mensup olup olmadığına dair kesin bir bilgi söz konusu değil. Esasında Gazze’de yaşayan her Filistinli, bir yaşında bebek olsa dahi potansiyel olarak Hamas mensubu olarak görüldüğü için bombalamakta da bir beis görülmüyor. İsrail neredeyse her saldırısında sivil mahalleleri, gıda ve sağlık dağıtım noktalarını herhangi bir ayrım yapmaksızın bombaladı. Her defasında “bu noktalarda Hamas militanları vardı” yalanının arkasına sığınmaya çalıştı. İşte asker ve istihbaratçıların ifadeleri, bu noktada hiçbir ayrım gözetilmediğini, mahalle, yardım ve dağıtım noktalarına gayet bilinçli ve planlı bir şekilde saldırıldığını ortaya çıkardı. Elbette ki İsrail’in bu katliamları bilinçli ve planlı bir şekilde yaptığı tüm dünya kamuoyunun malûmudur. Ancak bunun bizzat İsrailli askerler tarafından itiraf edilmesinin anlamı başkadır. O nedenle belgesel İsrail yönetimini fazlasıyla rahatsız etmiştir.
İsrail ordusu NAZA belgeselinde anlatılanların yalan olduğunu açıkladı. Oysa belgeselin en önemli özelliği güvenlik gerekçesiyle kimlikleri gizlenen asker ve istihbaratçılarla olan görüşmelerin Tel Aviv’de bina çatılarında geceleri çekilmesidir. Yani katliam birinci elden itiraflarla ortaya konmuş durumdadır. Belgeselin yönetmenleri sivillerin katledilmesine yönelik saldırıların kesinlikle bir karar mercii tarafından planlandığının, kontrolden çıkan askerlerin yapmış olduğu münferit saldırılar olmadığının altını özellikle çiziyorlar. İsrail’in yapmış olduğu soykırımı gözler önüne seren yönetmenler Siyonist yönetimin hedefi haline gelmiş durumdalar. İsrail yönetimi onları vatan hainliğiyle suçladı, vatandaşlıktan çıkarılmaları gerektiğini söyledi. Siyonist yöneticiler ne söylerlerse söylesinler gerçekler ortadadır. Böylesine büyük bir katliam ancak başından beri hazırlığı yapılan bir planın sonucu olabilir.
İsrail’in saldırıları devam ederken
En başından beri İsrail’in planı Gazze’de Filistin halkından kurtulmaktı. Nitekim 7 Ekimde Hamas’ın başlattığı saldırıyı tanrının bir lütfu olarak görüp acımazsızca saldırmaya ve kafalarındaki planı devreye sokmaya başladılar. İki yıl sonra 10 Ekim 2025’te yapılan ateşkese rağmen İsrail hükümeti durmadı, defalarca yıkılmış, bitap düşmüş, ayakta bir tek binanın kalmadığı Gazze’yi bombalamaya, uluslararası gıda ve sağlık yardımlarını engellemeye devam etti. İsrail’in faşist Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerin “gönüllü göçü”nü başlatacaklarını söyledi. Gvir, seçimlerin ardından “hükümet göç ofisi” kuracaklarını, bu ofisin başında kendi partisi Yahudi Gücünün bulunacağını da söylüyor.
Esasında İsrail devletinin kurulduğu ilk günden bugüne temel stratejisi Filistin halkını adım adım göçe zorlamak ve son raddede tamamen yurtlarından atmaktır. Bugüne kadar bu doğrultuda epey bir yol aldı. İsrail’in kuruluşunu ilan ettiği 14 Mayıs 1948’de nüfusun önemli bölümünü Filistin halkı oluşturuyordu. Bu tarihten hemen sonra yüz binlerce Filistinli topraklarından göçe zorlandı. 15 Mayıs 1948’de Filistinlileri kitlesel halde göçe zorlayan “Nakba” (Büyük Felâket) hadisesi yaşandı. Nakba ile birlikte yaklaşık 750 bin Filistinli zorla göç ettirildi, topraklarına el konuldu. İsrail Nakba’da Filistinlilere ait 675 köy ve kasabayı yok edip binlerce Filistinliyi vahşice katletti. Bunun yanı sıra Filistin yerleşim yerlerinin ismi değiştirildi, kültürel kimlik ortadan kaldırıldı, şehirler Yahudileştirildi. Nakba’dan bu yana Filistin halkı sürekli saldırıya, tacize, katliama maruz bırakıldı, işgal genişletildi. İsrail 27.000 kilometrekarelik tarihi Filistin topraklarının yüzde 85’ine el koymuş durumdadır. Gelinen noktada Filistin halkı Gazze ve Batı Şeria’da yüzölçümü olarak çok dar bir alana sıkıştırılmış durumdadır. Dışarda çeşitli ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Filistinli sayısı ise yaklaşık 6 milyonu buluyor.
Filistin halkı, yıllardır İsrail’in saldırılarına, yok etme planlarına direndi. 7 Ekim 2023, Filistin sorununda bir dönüm noktası oldu. Tarihi bir fırsat yakaladıklarını düşünen İsrailli egemenler Gazze’yi yakıp yıktılar. “Batı ülkelerinden aldıkları açık destek ve Batı medyasının kör ve sağırı oynamasının verdiği rahatlıkla bu savaşı koca bir halkın imha edilmesi ve soykırım operasyonuna çevirdiler. Katledilenlerin 70 bininin naaşları bulunmuş durumda. Yüz binlerce insan ağır yaralandı, sakat kaldı. Hayatta kalanlar açlık, susuzluk ve hastalıklarla boğuşarak ölüme terkedildi. O kadar ki, birkaç gıda ve yemek dağıtım merkezi bile İsrailli ve ABD’li askerlerin adeta canlı hedeflerle talim yaptığı katliam alanlarına dönüştürüldü. 200.000 ton bombayla Gazze yerle bir edildi, çeyrek milyondan fazla konut tamamen yıkılırken, geri kalanlar da ağır hasarlı ve kullanılamaz hale getirildi. Bölgede yıkılmadık tek bir hastane ya da kamu hizmeti binası kalmadı. Su dağıtım şebekelerinden elektrik hatlarına, yollardan kanalizasyona kadar altyapının %90’ı imha edildi. Amaçları Gazze’yi baştan aşağı yıkarak yaşanamaz hale getirmek ve mümkün olduğu kadar çok Filistinliyi katletmekti, bu amaçlarına da ulaştılar.”[1]
Bugün Gazze’de yüz binlerce Filistinli, binaların yıkıldığı, cadde ve sokakların yerle bir edildiği bir ortamda İsrail saldırıları altında yaşamaya devam ediyor. 10 Ekim 2025’te yapılan ateşkese rağmen İsrail saldırmaya, bebeklerin ve kadınların yaşadığı çadırları bombalamaya devam ediyor. Trump ise “büyük barışı sağladım” edasıyla Gazze üzerinden büyük rant projesini hayata geçirmeye çalışıyor. “Nitekim geçtiğimiz Aralık ayında Trump’ın bu «Gazzelileri özgürleştirmek» için düşündüğü «fikirlerle dolu» projesi medyaya tanıtılmaya başlandı ve projeyle ilgili ayrıntılı bir broşür yayınlandı. Kendi gibi emlakçı olan ve Arap ülkelerinde çeşitli yatırımları bulunan damadı Jared Kushner, 32 sayfalık sunumla tanıttığı «Project Sunrise» (Gündoğumu Projesi) planını, güneşi karartılan Gazze’yi bir gayrimenkul projesi olarak yatırımcı aradığı ülkelere sunuyor. Bu planın sunulduğu ülkelerin başında Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Katar yer alıyor. Plana göre 10 yıllık süreçte 112,1 milyar dolarlık bir harcama öngörülüyor. ABD bu rakamın yaklaşık 60 milyar dolarlık kısmına hibe ve borç garantisi veriyor. Onuncu yılından itibaren Gazze sahil şeridinin yüzde 70’inin ticarileşmesi hedefleniyor. 55 milyar doların üzerinde uzun vadeli yatırım getirisi bekleniyor.”[2]
ABD emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi ele ele vererek Gazze’yi dümdüz ederken, “ey İsrail” diye bağırıp sözüm ona Filistin halkının davasını savunanlar Trump’ın rant projesine koşarak dâhil oldular. Trump’ın Gazze’de yağmayı meşrulaştırmak için kurduğu “Barış Kurulu”na Türkiye de derhal dâhil olmuş ve şart koşulan 1 milyar dolarlık haracı da ödemiştir. “Kaz gelen yerden, tavuk esirgenmez” mantığıyla hareket eden Türkiye burjuvazisi Gazze’de yükselecek büyük inşaat projelerinden payını almak için hemen sıraya girmiştir. Elbette ki akbabalar sürüsü sadece Türkiyeli sermaye gruplarından oluşmuyor. Yıllardır Filistin davasını istismar eden Mısır, Suudi Arabistan ve Katar da bu kirli ittifakın bir parçasını oluşturuyor.
Soykırım pahasına Gazze’yi yerle bir eden İsrail şimdi gözünü Batı Şeria’ya dikmiş durumdadır. Gazze halkı soykırıma uğrarken Mahmut Abbas liderliğindeki Batı Şeria yönetimi pek sesini çıkarmadı. Ancak bu sessizlik Batı Şeria’yı İsrail saldırılarından kurtaramadı. İsrail ordusu ve fanatik Yahudi grupların saldırılarında 1206’dan fazla Filistinli hayatını kaybederken, 13 bin 300’den fazla kişi yaralandı ve 26 bin kişi gözaltına alındı. Binlerce Yahudinin yerleştirildiği yeni işgal bölgeleri açılırken, binlerce bina yıkıldı, on binlerce ağaç kesildi, tarım arazileri mahvedildi. İsrail’in bitmek bilmeyen saldırıları Batı Şeria’da artık hayatın bir parçası haline gelmiş durumda.
On yıllardır çözülemeyen Filistin sorunu 3. Emperyalist Paylaşım Savaşının parçası haline gelerek daha da karmaşık hale bürünmüştür. Bu süreç boyunca başından beri savaşı, yayılmacılığı, işgal ve ilhakı, bölge halklarını hiçe sayan bir anlayışı benimseyen Siyonist İsrail devletinin durmayacağı ve saldırmaya devam edeceği açıktır. Emperyalist savaşın sonucu Ortadoğu emekçilerinin yükseltecekleri devrimci mücadeleyle belirlenmedikçe, Filistin sorunu kanayan bir yara olmaya devam edecektir.
Dünya işçi sınıfı savaşın başladığı Ekim 2023’ten bu yana sayısız gösteri, eylem ve protestolarla Filistinli emekçilere sahip çıktı. İtalya, Yunanistan, Norveç gibi ülkelerde liman işçileri İsrail’e silah ve malzeme sevkiyatına engel oldular, bunun için grevler örgütlediler. ABD tarihinin en yaygın eylem ve protestoları gerçekleşirken, işçi sınıfının oluşturduğu basınç sayesinde Fransa, İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi bazı ülkeler Filistin’i devlet olarak tanıdıklarını açıklamak zorunda kaldılar. Emperyalist savaş yayılarak devam ederken, “bölgedeki emekçilerin kaderi hem komşu ülkelerdekiyle hem de tüm dünyadaki emekçilerle çok daha doğrudan birbirine bağlı hale gelmiştir. Emekçilerin kurtuluşu ve kalıcı barışın yolu kapitalizmi dünya ölçeğinde ortadan kaldırmayı hedefleyen proleter devrimci mücadeleden geçiyor”.[3]
[1] Oktay Baran, Gazze’de Sözde Ateşkes ve Trump’a Biat, 19 Ekim 2025, https://marksist.net/node/8624
[2] Aylin Dinç, Gazze: Filistinliler İçin Mezarlıktan Sermaye İçin Riviera’ya, 3 Şubat 2026, marksist.net
[3] Oktay Baran, age
link: Hakan Sönmez, Bir Soykırımın Hikâyesi “Naza” ve Göçe Zorlanan Filistin Halkı, 7 Ekim 2026, http://en.marksist.net/node/8846


