Published on Marksist Tutum (https://en.marksist.net)

Home > Bir Savaş Anatomisi: 1902 Doğumlular

Bir Savaş Anatomisi: 1902 Doğumlular

Elçin Karaca, 17 Ağustos 2025

1902-dogumlular-kapak.jpg

Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının alevleri nicedir dünya halklarına, işçi ve emekçilere büyük acılar yaşatıyor. Yaşam alanları yok ediliyor, insanlar katlediliyor, göç yollarına sürükleniyor. Bir yanda kayıplar ve acılar diğer yanda ise manipülasyonlar, çarpıtmalar, düşmanlaştırma politikaları yani egemenlerin zehirli dili var. Yüzyıllardır yoksul emekçilerin zihinlerini felçleştirmek için kullanılan bu zehirli dil, tarih boyunca bu zehre teslim olan emekçilere büyük bedeller ödetti. Ama yaşamın gerçekleri eninde sonunda emekçilerin gözündeki kara bağı yırtıp attı. Burjuva yalanların ve milliyetçi demagojinin kara büyüsü etkisini yitirdi, yalnızca saf gerçeklik çıktı ortaya.

Örgütsüz kitlelerin tarihsel laneti olan “unutmak” mefhumu olmasaydı, tekrar tekrar aynı acılara teslim olmazdı insanlık elbette. Tekrar tekrar aynı yalanların esiri olmaz, başına örülmek istenen çorapları en başından görüp engel olurdu. Bu yüzden tarih bir biçimde tekerrür ederken geçmişin kapılarını aralamak, yaşananlar unutulmasın diye tarihe düşülen notlara bakmak hayati önem taşır. Ernst Glaeser tarafından kaleme alınan 1902 Doğumlular romanı da emperyalist savaş yıllarında yaratılan yanılsamalara ve nihayetinde açığa çıkan gerçeklere dair tarihe düşülmüş önemli bir not niteliğindedir.

Ernst Glaeser de 1902 doğumludur. Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı başladığında o da henüz kendini tanımaya, etrafında olan biteni anlamaya çalışan bir çocuktur. Belki de romanın taşıdığı otobiyografik ögeler nedeniyle bu denli gerçekçi ve çarpıcı bir eser ortaya çıkarabildi Glaeser. Yaşının çok üstünde sorumluluklar almak zorunda kalan, büyük acılara şahit olan bir neslin ferdi olan yazar, gençlik yıllarında da Hitler faşizmine şahit oldu. Kitapları yasaklandı, toplatıldı, yakıldı. Ama gerçekler inatçıdır. Eserleri, özellikle de 1902 Doğumlular romanı birçok dile çevrildi ve dünyanın dört bir yanında okurlarına kendilerine zerk edilmek istenen zehrin nasıl sonuçları olacağını güçlü bir ifadeyle anlattı, tehlikelere işaret etti.

Romanımız Almanya’da çocukların gözünden Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşının öncesini ve savaş dönemini çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Romanın başkarakteri 1902 yılında doğmuş, 12 yaşında bir çocuk... II. Wilhelm’in emperyalist hülyalarına karşı çıktığı için Kızıl Binbaşı olarak adlandırılan eski bir askerin oğlu olan Ferd, Yahudi olduğu için sürekli ayrımcılığa uğrayan Leo ve bir işçi önderinin oğlu olan August ise başkarakterin en yakın arkadaşları… Roman başkarakter ve arkadaşlarının başından geçen olaylarla, şahit oldukları konuşmalarla Alman halkının gözünde büyük savaşın baştan sonra geçirdiği evrimi aktarıyor.

Savaşın kapıda olduğuna dair söylentilerin yayılmasıyla romanın çocukları yetişkinlerin savaşla ilgili konuşmalarına şahit olmaya başlıyorlar. Savaşın Prusya İmparatorluğu’nun sonunu getireceğine inanan Kızıl Binbaşı yaklaşan savaşa şiddetle karşı çıkıyor, binbaşının Sosyal Demokrat Parti üyesi sosyalist arkadaşı Dr. Hoffmann ise savaşın geleceğine inanmıyor, gelse bile işçi sınıfının bu savaşı engelleyebileceğini savunuyor. Ancak Kızıl Binbaşı ve Hoffmann gibileri azınlıkta kalıyor; başkarakterin hukukçu babası ve daha birçokları ahlâkın bozulmasına, geleneklerden uzaklaşılmasına karşı savaşın tanrısal bir ceza olduğunu ve dünyanın düzelmesi için savaşa ihtiyaç olduğunu savunuyor. Başkarakterin deyimiyle babası “Nuh’un tufanı beklemesi gibi” savaşı bekliyor.

Savaş boruları öterken

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesinde yaratılan milliyetçi atmosfer ve savaşın sonunda refaha erileceği yanılsaması gerçekten de çok küçük bir azınlık dışında kitleleri etkisi altına almıştı. Birçok filme ve kitaba konu olduğu üzere savaşın tarafı olan ülkelerde savaş şenlik havasında karşılanıyor, sokaklarda coşkulu kalabalıklar marşlar eşliğinde kutlamalar yapıyordu. Kadınlar eşlerini ve çocuklarını büyük bir gururla cephelere yolluyor, çocuklar savaşa giden büyüklerine hayranlıkla bakıyorlardı. Egemenler savaştan hiçbir çıkarı olmayan kitlelere savaşı kurtuluş yolu olarak belletmeyi başarmışlardı. Daha önce böylesi yıkıcı bir savaşla karşılaşmamış olan kitleler başlarına geleceklerden habersizdi.

Roman bu tabloyu, yani savaşın ilan edilmesinin ardından Almanya’da yaşanan olağanüstü coşkuyu çarpıcı bir biçimde aktarıyor. Başkarakterin etrafı liberaller, sosyalistler, muhafazakârlar, bürokratlar, işçiler, ezilenler gibi çok çeşitli tipolojilerle çevrili. Birçok konuda çevresindeki insanların tartışmalarına, farklı görüşlerine ve birbirlerine karşı öfkelerine şahit oluyor. Ancak savaşın ilan edilmesi tüm bu farklı düşüncüleri, ayrımları silip atıyor sanki. Daha önce fikirleri ve inançları nedeniyle düşman olanlar kol kola verip dans ediyorlar. Savaş başladığında işçi sınıfına ihanet eden Sosyal Demokrat Partinin üyesi olan Hoffmann, savaş korosuna katılarak artık ortak düşmanlarına karşı birlik olmaları gerektiğini savunuyor. Çoğu zaman insanların birbirine karşı düşmanca tavrına şahit olan başkarakter yaşanan birlik duygusunun karşısında şu sözleri dile getiriyor: “Ah anne, savaş ne güzel şey!”

Emekçileri birbirine düşürmek için türlü yapay ayrımlar yaratan egemenler yeri geldiğinde onları ortak bir düşman karşısında birleştirmeyi de iyi biliyorlar. Savaşın sınıflar üstü olduğu, ülkenin çıkarları söz konusu olduğunda her türlü ayrımın bir kenara bırakılıp ortak düşmana karşı birlik olunması gerektiği, buna karşı çıkanın ise vatan haini olduğu söyleniyor. Bugün üçüncüsüne şahit olduğumuz dünya savaşlarının tümünde burjuvazi bu zehirli düşünceleri örgütsüz kitlelerin zihnine nakşetmekte başarılı oldu. Kapitalistlerin hegemonya yarışlarının, çıkar kapışmalarının bedelini yoksul halklar kendilerinin ve sevdiklerinin canıyla, yaşam alanlarının yok olmasıyla, açlık ve sefaletle ödediler.

Romanda Kızıl Binbaşının oğlu Ferd’in savaşın iyilik getirdiği düşüncesine karşı söyledikleri, oluşan birlik halinin gerçek bir kardeşleşme olmadığını tüm netliğiyle ortaya koyuyor: “Kucaklaştıkları, hep birlikte türküler söyledikleri için mi böyle düşünüyorsun? Önce ben de öyle sanmıştım. Ama babam onların neden böyle iyi, el ele göründüklerini bana anlattı. Nefretlerini başka uluslara karşı kullanmak zorundalar da ondan. Bunu anlamıyor musun? Eskiden tek tek insanlar kötüydü, şimdi ise uluslar. Dün Brosius’la Silberstein, Persius’la Kremmelbein savaşıyordu. Bugün ise Ruslarla Avusturyalılar, Almanlarla Fransızlar. Aynı şey.”

Savaş türkü söylemeye benzemiyor

Birinci Dünya Savaşı insanlığın o güne kadar gördüğü en büyük kıyımdı. İnsanlığın başına gelebilecek en büyük felâketlerden biri olan emperyalist savaşın korkunç yüzü çok zaman geçmeden kendini göstermeye başladı. Zafer haberlerinin yerini kayıplar almaya başladı. Kiliselerde, meydanlarda uzun listelerle insan adları okunuyordu; cephede ölen askerlerin adları! Listeler uzadıkça gerçekler zihni felçleşmiş kitlelerin yüzüne çarpıyordu. Çok sürmez denen savaş dört yıldan fazla sürdü. İnsanlar sadece cephelerde ölmüyordu. Kıtlık ve salgın hastalıklar baş göstermeye başladı. Birinci Dünya Savaşında resmi olarak 17 milyondan fazla insan yaşamını yitirdi. Bunların yaklaşık 7 milyonunun kıtlıktan ve çeşitli salgın hastalıklardan ölen sivil insanlar olduğu tahmin ediliyor.

Savaşın gerçek yüzü gün yüzüne çıktıkça kitlelerdeki ruh hali de değişmeye başladı. Artık daha güçlü bir ülke olmak arzusu yerine “ekmek” talebi dillendiriliyordu. Romanda başkarakterin dediği gibi “ölüm günlük konuşma konusuydu. Artık ele geçirdiğimiz bir domuz budu, bizi Bükreş’in alınmasından daha çok etkiliyordu. Bir ölçek patates, bize Mezopotamya’da bir İngiliz ordusunun tutsak edilmesinden daha önemli görünüyordu.” Savaşın bir an evvel bitmesi, cephedeki askerlerin evlerine dönmesi isteniyordu. Egemenlerin çıkarları uğruna emekçilerin canının feda edildiği anlaşılmaya başlanmıştı. August’un cephedeki babası, yazdığı mektupla savaşın bir grup azınlığın çıkarına olduğunu söylüyor ve şöyle diyordu: “Bu azınlıkta şunlar vardır: 1. Generaller, çünkü savaş onların mesleğidir; 2. Bakanlar, çünkü Belçika ile Polonya’yı almak istiyorlar; 3. Büyük sanayiciler, çünkü mermi yaparak milyonlar kazanıyorlar. Bu üç tipe bütün ülkelerde rastlarsın. Savaş bu yüzden sürüp gidiyor.”

Savaşta uyanışı ilk yaşayanlardan biri de emekçi kadınlardır. Geride kalanlara bakmak zorunda kalan, eşlerini, evlatlarını kaybeden kadınlar… Çocuklarının açlıktan her geçen gün eridiğini gören, bir kuru ekmek için her şeyi yapmaya hazır olan kadınlar… Bu yüzden savaş karşıtı mücadelelerde emekçi kadınlar hep en ön safta olmuşlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında da emekçi kadınlar savaşın bitmesi talebiyle, ekmek ve süt talebiyle çeşitli ülkelerde eylemler yaptılar. Romanda da kadınların yaşadığı bu uyanışa yer veriliyor. Başkarakterin annesi oğluna yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Dün belediyenin önünde gösteri yapıldı. Gösteriye katılanların çoğu işçi aileleriydi. Kadınların kucaklarındaki çocukların incecik kollarını kaldırarak hiç durmadan «Ekmek! Ekmek!» diye bağrışmalarını işitmek ürkünçtü.”

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşında 17 milyonun, ikincisinde ise 85 milyonun üzerinde insan yaşamını yitirdi. Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı ise can almaya, yerleşim yerlerini yok etmeye devam ediyor. İnsanlık tekrar ve tekrar yeni sınavlara tâbi tutuluyor, tarifi imkânsız acılarla karşı karşıya bırakılıyor. Biliyoruz ki emperyalist savaşlara son verebilecek yegâne güç işçi sınıfıdır. Ancak işçi sınıfının enternasyonal birliği, güçlü sınıf örgütleri, devrimci önderlikleri olmadığında, işçi sınıfı örgütlü gücünü büyütmediğinde yaşananlara karşı koyması, kendini bu yanıltıcı atmosferden kurtarması mümkün değildir. Yine de son yıllarda özellikle Batı ülkelerinde giderek yaygınlaşan ve güçlenen savaş karşıtı eylemlerin çok önemli ve umut verici olduğunu unutmamak gerekiyor. August’un babasının sözleriyle bitirelim: “Şimdi dünyam aydınlık. Biliyorum ki o zaman böyle düşünseydik, bu kanlı kırım gerçekleşmezdi. Önceden bu kadar çok barut, mermi üretilmeseydi savaş olmazdı. Her şey amacına ulaşmak ister. Barut patlamalıdır. Bu mektubu koruganda yazıyorum. Günlerden pazar, ortalık sessiz. Dayanın! Bu, artık böyle sürüp gitmeyecektir!”

17 Ağustos 2025
Kitap Dünyası
Share

Source URL:https://en.marksist.net/node/8578