Çürüyen Kapitalizmde Suça Sürüklenen Çocuklar
Adalet Bakanlığının verilerine göre cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü sayısı 434 binin üzerinde. TÜİK’in verilerine göre ise yılda 200 binin üzerinde çocuk suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla adli süreçle karşı karşıya kalıyor. Suç oranları artıyor ve bunların arasında son zamanlarda en fazla tartışma konusu olanlar çocukların işlediği suçlar. 2020-2025 yıllarını kapsayan dönemde çocukların karıştığı cinayetlerin, toplam cinayetlerin yaklaşık yüzde 15’ini oluşturduğu belirtiliyor. Suç türlerine göre artış oranları da dikkat çekici. Organize suçlara karışan çocuk sayısı yüzde 236 oranında artarken uyuşturucu suçlarında yüzde 145 oranında artış olmuş. Bunları yüzde 68’lik artış ile kasten yaralama ve yüzde 64 ile cinsel suçlardaki artış takip ediyor.[1]
Özellikle 14 yaşındaki Ahmet Minguzzi ve 17 yaşındaki Atlas Çağlayan’ın çocuklar tarafından katledilmesinin ardından bu konu daha fazla gündeme girdi. Bu yılın Nisan ayında çocukların gerçekleştirdiği okul katliamları ve bu katliamların ardından 15-16 yaşındaki çocukların sosyal medya üzerinden katliam tehdidi yaptığı mesajlar yayınlaması da kaygıları büyüttü. Bunlara bir de son 5-6 yıldır daha fazla görünür olan yeni nesil çeteleri ve bu çetelere katılan çocukların sayısındaki artışı da eklemek gerek. Ne var ki çocukların suç oranındaki artışın nedenleri ve çözümlerinden çok, çocuklara verilen cezaların arttırılması gündem oldu. Tartışmalar, cinayet işleyen çocukların cani mi yoksa çocuk mu olduğu üzerinden yapıldı. Suç işleyen çocuklara daha ağır cezalar verilmesi için yapılan kampanyalar toplumda bu talebin yaygınlaşmasını beraberinde getirdi. Sorunun derinlemesine tartışılmasını, suçu arttıran koşulların, dolayısıyla kendi iktidarının sorgulanmasını istemeyen rejim, “toplumun talebini yerine getirerek” suça sürüklenen çocuklara ve “çocuklarının bakımını ihmal eden” ebeveynlere verilen cezaları ağırlaştıran yasal düzenlemeleri Ağustosta yürürlüğe koydu.[2] Diğer taraftan okullarda “sıfır açık” döneminin başlayacağını, bu kapsamda 31 bin kişilik “bahçe güvenlik personeli” görevlendirileceğini duyurdu.
Çocukların vahşice öldürülmesinin toplumda infiale yol açması, katillerinin en ağır cezalara çarptırılmasının talep edilmesi anlaşılır bir durum. Ne var ki infial hali aslında doğru akıl yürütmenin önünde büyük bir engel teşkil eder ve toplum kolaylıkla yönlendirilebilir, yanlış hedeflere odaklanabilir. Suça sürüklenen çocuklar, canice insan öldüren çocuklardan ibaret olmadığı gibi (ki bunlar suça sürüklenen çocukların çok küçük bir bölümünü oluşturuyor) bu sorun yalnızca cezaların arttırılması üzerinden ele alınabilecek bir konu da değildir. Cezaları arttırmanın suçu önleyip önlemediği tartışması bir yana bir çocuğun suç işlemesi, tek başına onun bireysel ahlâkının bozulmasıyla, kötü karakteriyle açıklanamaz. Böyle açıklamaya kalkıştığınızda çocukları suça sürükleyen koşulları ve bu koşulları üreten maddi zemini görmezden gelmiş olursunuz. Bu koşullar ortadan kalkmadığı sürece cezalar ne kadar arttırılırsa arttırılsın sistem suç ve suçlu üretmeye devam eder.
TBMM Suça Sürüklenen Çocuklara İlişkin Araştırma Komisyonunun raporunda, tutuklu veya hükümlü olan 607 çocukla yapılan görüşmelerde, çocukların yüzde 59’unda aile ihmali, yüzde 44’ünde ailede suça karışmış bir kişi olduğu belirtiliyor. Bu çocukların yüzde 51’i okulu bırakmış, yüzde 48’i okula hiç gitmemiş. Yüzde 87’si daha önce en az bir işte çalışmış. Yaklaşık yüzde 85’i okulda sorun yaşadığını, yüzde 79’u ailesinin maddi sıkıntı yaşadığını söylemiş. Yüzde 90’ı kuruma gelmeden önce psikolojik ya da duygusal sorun yaşadığını söylerken sosyal çevre ve aile ortamlarında mutlu olduğunu söyleyen çocukların oranı ise yalnızca yüzde 16 olmuş. Ancak sıralanan bu verilerden otomatik ve kestirme sonuçlar çıkarmak soruna doğru temellerde yaklaşmak anlamına gelmiyor. Nitekim raporu hazırlayanların “mevcut çocuk infaz rejiminin caydırıcılığının düşük düzeyde olması ve cezasızlık algısı oluşturması” gerekçesiyle, çocuk hükümlülerin suç ayrımı olmaksızın doğrudan cezaevine gönderilmesini ve ancak “iyi halli olduğunun tespiti” halinde çocuk eğitimevine nakledilmesini, çocuklara verilen cezaların arttırılmasını önermesi soruna daha baştan nasıl yaklaşıldığını yeterince anlatıyor.
Bu yaklaşıma göre suç işleyen çocuğa verilen cezalar arttırılacak, sorumluluğunu yerine getirmeyen anne-baba da ceza alacak, böylece toplumun vicdanı rahat edecek, çocuk suçlarının da önüne geçilecek! Rejim toplumun tam da böyle düşünmesini istiyor. Böylece bir taraftan en az suça sürüklenen çocuklar kadar önemli bir sorun olan, çocuklara karşı işlenen suçların artması ve asıl cezasızlığın burada olması konusu geri plana itiliyor. Diğer taraftan çocukları daha fazla suça iten toplumsal zemini bizzat faşist rejimin güçlendirdiği gerçeğinin üzeri örtülmüş oluyor. Faşist rejimin 10 yıl boyunca izlediği ekonomi politikaları, işçi sınıfının demokratik ve sendikal haklarına yönelik saldırıları, yoksulluk, eşitsizlik, güvencesizlik ve geleceksizlik hissiyatını hiç olmadığı kadar derinleştirdi. Narko-mafyatik bir karaktere bürünen rejim Türkiye’yi uyuşturucu ticaretinin kilit ülkelerinden biri haline getirdi. Bununla bağlantılı olarak uyuşturucunun iç pazara sürümü de genişledi. “Hem mantık gereği hem de konunun uzmanlarının bizzat açıkladığı üzere, dünya uyuşturucu ticaretinde bu ölçülerde yer almaya başlayan bir ülkenin transit ülke olarak kalması düşünülemez. Nitekim muazzam miktardaki uyuşturucunun iç pazara sürümü de katlamalı şekilde genişledi. Devletin önünü açtığı mafya ve çetelerle pazar iyice büyütüldü.”[3]
Uyuşturucu ticaretinin büyümesi “yeni nesil” olarak tanımlanan çetelerin yaygınlaşması ve büyümesini de hızlandırdı. Özellikle büyük kentlerin yoksul semtlerinde etki alanlarını genişleten bu çeteler, çocukları ve gençleri kendilerine çekiyorlar. Uyuşturucu bağımlılığına sürüklenen yoksul gençler, torbacılıktan tetikçiliğe kadar çeşitli suçlarda kullanılabiliyorlar. Son 5 yılda “organize suçlara karışan” çocuk sayısının 2,5 kat, uyuşturucu suçlarının ise 1,5 kat artması çetelerin ne kadar yaygınlaştığını ve etkili olduğunu gösteriyor. Peki nasıl oldu da yeni nesil çeteler neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan bu kadar büyüyebildiler? 13-14 yaşındaki çocukları dahi çetelere yönelten, anne babaların önüne geçmekte çaresiz kaldığı faktörler neler? Bu noktada yoksullaşmadan kapitalist çürümenin etkilerine, uyuşturucu ticaretinden sol harekete yönelik etkisizleştirme politikalarına kadar iç içe geçen, birbirini etkileyen pek çok neden olduğunu söyleyebiliriz.
Yeni nesil çeteler, uyuşturucu ve işçi çocukları
Para değil parasızlık bozar oğlum,
Bahsi geçer haberlerde faili meçhul,
Yerler seni bir sokakta sanki kaju
Dilim döner, kalem yazar, aynen hacı
Abi dedikleriniz hep oldu kuzu
Bir insan ateş hattında yasadışı
Gözlerimde yoktu hayat parıltısı
Tatlı geldi sana para hışırtısı
Bir gün biter adaletin kış uykusu
Hayat sizin şehir sizin para sizin, aynen
Görülmemiş memlekette sizin gibi, aynen
Abi de siz kral da siz paşa da siz, aynen
Bi gün döner devran sizi görürüm ben, aynen
Biz kötüyüz, aynen
Bu sözler, yeni nesil çetelerden birine yakınlığıyla bilinen bir rap grubunun şarkısına ait. 2023’te yayınlanan şarkının klibi Youtube’ta 154 milyonun üzerinde izlenmiş. Grubun Spotify’da 2,4 milyon dinleyicisi bulunuyor. Bu şarkının klibinde bir işçi mahallesinin sokaklarında ellerinde silahlarla yürüyen çocuk ve gençleri görüyorsunuz. Şarkının sözlerinde “siz” ve “biz” ayrımı dikkat çekiyor. Bir tarafta paranın, gücün, hayatın ve kentin güzelliklerine sahip olan kravatlı beyefendiler, diğer tarafta ise yoksul mahallelerin, her an tetikte gezen, kötü ilan edilmiş çocukları... Şarkı yoksulluğa ve suça itilmiş gençlerin, parasıyla her türlü suçu işlediği halde “beyefendi” görünen zenginlerin ikiyüzlülüğüne tepkisini dile getiriyor. Adaleti biz getireceğiz, parasızlık insanı bozuyorsa biz parasız kalmayacağız diyor. Sosyal medyada bunun gibi pek çok şarkı var ve çoğu on milyonlarca dinlenmeye ulaşmış durumda. Benzer içerikte çekilen dizilerin izlenmesi de on milyonları buluyor. Çetelere yönelik bir sempatinin oluşmasına yardımcı olan bu içeriklerin bu kadar çok izleyici bulmasının arka planında gençlerin yaşadıkları hayata duydukları tepki olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Kapitalizm tarihinde ilk kez yeni kuşakların ebeveynlerinden sosyo-ekonomik olarak daha kötü durumda olduğu bir zamandayız. Türkiye’de 15-24 yaş grubunda 2 milyon 684 bin genç (her dört gençten biri) ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor. Ne bir işi ne de bir amacı olan bu gençler adeta boşlukta sallanıyor. Eğitimine devam eden gençlerin çoğunun durumu da çok farklı sayılmaz. Geleceksizlik, işsizlik kaygısı, değersizlik hissi milyonlarca genci kuşatmış durumda. Eğitimin niteliksizleşmesi, eğitim kılıfına sokulan MESEM’ler aracılığıyla yüz binlerce çocuğun emeğinin sermayeye peşkeş çekilmesi çocukları temel eğitimden bile uzaklaştırıyor. Asgari ücretin üçte biri kadar bir harçlıkla (o da ödenirse!) haftada 4-5 gün, günde 10-12 saat çalıştırılan bu çocuklar iş kazası geçiriyorlar, küfür ve hakarete hatta şiddete maruz kalabiliyorlar. İş bulup çalışanlar ise kayıt dışı olarak çok düşük ücretlerle ve genellikle çok kötü koşullarda çalışıyorlar. Bu çocuklar, altlarında son model arabalarıyla gezen, kafelerde eğlenen yaşıtlarını, çalışarak asla sahip olamayacakları pahalı ürünleri, lüks yaşamları her gün, her an sosyal medyada görüyorlar. Sadece maddi yoksunluk değil manevi yoksunluk da yaşıyorlar. Kendilerini değerli hissetmek, önemsenmek, bir yere ait olmak istiyorlar.
“İşte gençlerin tam da kendilerini yalnız ve boşlukta hissettikleri bu koşullarda devreye burjuva devletin bilinçli politikaları girmektedir. İçinde yaşadıkları bu bozuk düzene isyan edebilme potansiyelini taşıyan işçi gençlerin devrimci mücadeleye kanalize olmasından korkan devlet, gençliği pasifize etmenin bir aracı olarak uyuşturucu zehrini devreye sokar. Her okulun, her kahvenin ve sokağın köşe başında kolaylıkla bulunabilecek uyuşturucu satıcıları, bizzat polis eliyle işçi gençlerin yaşadıkları semtlere sokulur ve himaye edilirler. Başlangıçta bedava mal verilerek tuzağa düşürülen gençlerin bu bataktan kurtulması oldukça zordur. Uyuşturucu kullanan kişi ne politikayla ne de çevresiyle ilgilenir. Varını yoğunu bir sonraki «krizi» atlatmak için tüketir.”[4]
Kerem Dağlı’nın makalesinin yayımlandığı 2010 yılından bu yana Türkiye’de yoksulluk ve eşitsizlik muazzam boyutlara vardı. Keza uyuşturucu kullanımı hem çok arttı hem de kullanım yaşı daha da düştü. Bunun en büyük nedeni yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, narko-mafyatik faşist rejimin Türkiye’yi uyuşturucu ticaretinin kilit ülkelerinden biri haline getirmiş olmasıdır. İç pazara sürülen uyuşturucu miktarı arttıkça uyuşturucuya ulaşmak çok daha kolay hale gelmiştir. Çeteler için en “kolay lokma” hiç şüphesiz yoksul işçi çocuklarıdır. Uyuşturucuya alıştırılan çocuklar, para bulmak için önce hırsızlık yaparlar, sonra torbacılığa başlarlar, nihayetinde de çetelere katılırlar. Çocuklarının uyuşturucu kullandığını fark eden anne-babaların kendi olanaklarıyla yapabilecekleri sınırlıdır. Yardım alabilecekleri sosyal hizmet ve sağlık kuruluşları hem niteliksizdir hem de sayıca yetersizdir.
16 yaşındaki çocuğu uyuşturucu bağımlısı olan yoksul bir anne şöyle anlatıyor yaşadıklarını: “Oğlum 11-12 yaşındaydı. Babası aldı yanına. Gündelik işlerde çalışırdı. Oğlum o zaman alışmış maddeye… Büyük insanlar çocuğumu kullandılar. 13 yaşında gasptan cezaevine girdi. Yakalanırken çocuğumu çok dövmüşler. Maltepe Çocuk Cezaevi’nde kaldı. Görüşe gittiğimde çocuğumu gördüğümde yüzü çok kötüydü.”[5] Çocuğunun cezaevinde psikolojisinin iyice bozulduğunu söyleyen bu anne, çocuğunu tedavi ettirmek istemiş ama tam da destek mekanizmaları olmadığı, zamanında tedavi edilmediği, uyuşturucuya ulaşmak çok kolay olduğu için çocuk yeniden cezaevine girmiş. Annenin bu sorunla baş edemediğini, artık çok yorulduğunu dile getirmesi pek çok işçi ailesinin içinde bulunduğu çıkışsızlığı ortaya koyuyor.
Gazeteci Sadık Güleç, yeni nesil çetelere katılan çocukların ailelerinin hemen hepsinin yoksul olduğunu ifade ediyor. Çetelerden birinin duruşmasına gözlem amacıyla gittiğinde, duruşma sırasında meslekleri sorulan gençlerin çoğunun “tekstil işçisi” cevabını verdiğini belirtiyor. Ailelerin durumuna dair ise şunları söylüyor: “Silivri’deki mahkemede ailelerini gördük. 305 sanıklı Barış Boyun davasından söz ediyorum. Giyim kuşamlarından hepsinin çok yoksul mahallerden geldiğini anlıyorsunuz. Eve gelen para bu aileler için çok önemli. O nedenle paranın kaynağını çok sorgulamıyorlar. İnsanlar açlık sınırının altında yaşarken o çocuk eve para getiriyorsa o paranın nasıl elde edildiğini aile sormak istemez.”[6]
Yeni nesil çetelerin bir zamanlar solun güçlü olduğu semtlerde ciddi bir varlık kazandığını belirtmek gerekiyor. Bu mahallelerin gençleri Ahmet Kaya, Grup Yorum, Ferhat Tunç şarkıları dinliyor, bu şarkılar eşliğinde, gerçekleştirdikleri saldırıları gösteren klipler çekip sosyal medyada paylaşıyorlar. Daha çok Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı mahallelerde nasıl oluyor da çeteler bu kadar güçlenebiliyor? Bu sorunun cevabını önce 1980 askeri faşist darbesinin ardından devletin işçi gençliğe yönelik politikalarında aramak gerekiyor: “80’ öncesinde gençliğin yaygın biçimde politik hareketler içinde örgütlü olması ve devrimci kültürün uyuşturucu madde kullanımı ve benzeri yoz alışkanlıklara geçit vermemesi uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasının önünde önemli bir engeldi. Sonrasında ise uyuşturucular gençliğin içindeki muhalif damarı bastırmak için özellikle kullanıldı. Devlet uyuşturucu satıcılarına hem göz yumuyor hem de önlerini açıyordu. Mafya zaten Ülkücü hareketle ve polis-devlet aygıtıyla iç içe geçmiş olduğundan bir taşla iki kuş vurulmuş olunuyor, hem gençliğin muhalif hareketlere kanalize olmasının önüne geçilmiş olunuyor hem de ciddi paralar kazanılıyordu.”[7]
Aleviler ve Kürtler başta olmak üzere sol eğilimli gençlere yönelik bu planlı saldırıya rağmen sol hareket, belirli bir gücünün olduğu semtlerde uyuşturucunun ve çetelerin gençler arasında yayılmasını baskılamaya devam etti. Ne var ki 2013’teki Gezi eylemlerinden sonra, dünyayı saran isyan dalgasının Türkiye’ye de yayılıp iktidarını sarsacağından korkan AKP iktidarı sol harekete karşı adeta savaş açtı. Bir yandan operasyonlarla, tutuklamalarla devrimciler içeri atılırken, diğer yandan bu mahallelerde önü açılan yeni nesil çeteler, sol yapılara yönelik saldırılar düzenledi, polis bu saldırılara sessiz kaldı. 2016’da AKP-MHP ortaklığında bir faşist rejimin iktidara yerleşmesiyle saldırıların dozu daha da arttı. Rejimin yeni nesil çetelerle ilişkisini, güçlenmelerine müsaade etmekle sınırlı görmemek gerekir. Bu çeteler yalnızca “haraç kesme, uyuşturucu satışı” gibi işler yapmıyorlar, devletle iç içe geçmiş Ülkücü mafya gruplarına taşeronluk ve tetikçilik de yapıyorlar. Nitekim eski Ülkü Ocakları başkanı Sinan Ateş cinayetinin yeni nesil çetelerden biri tarafından işlendiği biliniyor. Gülsuyu Mahallesinde 2013 yılında uyuşturucuya karşı yapılan yürüyüş sırasında ESP’li Hasan Ferit Gedik’i öldüren bu kişinin iki yıl tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılması, daha sonra 62 yıl ceza almasına rağmen “bir türlü yakalanamaması”, firari gezdiği süre zarfında suç faaliyetlerini sürdürmeye devam etmesi de tesadüf olmasa gerek. Sinan Ateş davasının sanıklarından MHP’li avukat Serdar Öktem de yine bu çetelerden birinin organizasyonuyla öldürüldü. Cinayeti işleyenlerin arasında 18 yaşından küçük iki çocuk da vardı.
Gazi Mahallesinde doğup büyüyen, 14 yaşındayken cinayete teşebbüsten cezaevine giren, yıllarını içeride geçirmiş bir çete üyesinin söyledikleri de rejimle çeteler arasındaki ilişkiye işaret ediyor: “Biz ne kadar boynunda kravatlı görsek de herkesin seçtiği Mecliste oturan isimler var. Metin Külünk, Süleyman Soylu, Fethi Yıldız bu isimler gayrimeşru dünyasının her anından haberdar olurlar. Soylu’nun yeğeni kokain yakalattı, cezaevine girdi. 2 tane adam öldürüldü, 2 müebbet aldılar. Çok değil, 10 seneye çıkarlar. Yeniden yargılama olur falan.”[8]Diğer taraftan uyuşturucuyla ve çetelerle mücadele edildiği izlenimi yaratmak için kimi çetelere yönelik yapılan operasyonlarda, tutuklananların arasında polisler de bulunuyor.
Bugün çetelerin kol gezdiği işçi mahallelerinde, 1980 öncesinde sınıf mücadelesi ve sosyalist hareket güçlüydü. Bu mahallelerde oturan işçiler büyük oranda mücadeleci işçilerdi. Devrimci örgütler, işçi çocukları ve gençler için çekim merkeziydi. Gençler sendikalarında, sınıf örgütlerinde, derneklerde bir araya geliyor, sınıf bilinci kazanabiliyor, devrimci büyüklerini kendilerine örnek alıyor, öfkelerini ve enerjilerini kapitalizme karşı mücadeleye akıtabiliyorlardı. Bugün ise sosyalist hareketin gücünü kaybettiği, işçi sınıfının örgütlülüğünün alabildiğine zayıfladığı koşullarda “gücü temsil eden” çeteler gençler için çekim merkezi, çete liderleri de rol model olabiliyor. Kendilerini çıkışsız ve yalnız hisseden, yoksulluğa, dışlanmışlığa tepki duyan gençler, kendilerine “aidiyet, kardeşlik, statü, güç, para” sunan çetelere yöneliyor.
Ailelerin canını yakan, gencecik insanların hayatını mahveden, toplumda derin tahribat yaratan sorunun gerçek müsebbibi olan rejim ise büyük bir ikiyüzlülükle faturayı çocuklara ve ailelerine kesiyor. En önemlisi de bu sorunu toplum üzerinde daha fazla baskı kurmanın, muhalefeti ezmenin aracı haline getirmeye çalışıyor. Yeni nesil çetelerin sosyal medya üzerinden örgütlenmesini gerekçe göstererek, anonim sosyal medya kullanımını tümüyle ortadan kaldıracağı, e-devlet üzerinden giriş yapılmasını zorunlu tutacağı bir yasa geçirmeye hazırlanıyor.
Kuşkusuz Türkiye bu konuda tek örnek değil. Kapitalizm tarihi boyunca işçi sınıfının mücadelesinin gerilediği, örgütlü gücünün zayıfladığı koşullarda siyasal, ekonomik, sosyal hakları saldırıya uğramıştır. Demokratik hak ve özgürlükler kısıtlanmıştır. Burjuvazi yeri geldiğinde faşist rejimlerin önünü açarak, yeri geldiğinde burjuva demokrasisinin sınırlarını daraltıp baskıları arttırarak ekonomik krizlerin faturasını işçi sınıfına ödetmiştir. Böylesi dönemlerde toplumda ve özellikle gençlerde öfke büyür, aynı zamanda suç oranları da kaçınılmaz olarak artar. Toplumda biriken öfkeyi kendisinden uzaklaştırmak isteyen burjuvazi ise hayatını kararttığı işçi çocuklarını ve gençleri günah keçisi ilan etme fırsatını kaçırmaz. Mesela ABD’de Reagan yönetimi, 1980’lerde neoliberal saldırı politikalarını hayata geçirirken toplumun tepkisini bastırmak için “uyuşturucuya karşı savaş” açmıştı. Uyuşturucu kullanımını “Amerikan toplumunun değerlerine ve güvenliğine yönelmiş bir iç savaş tehdidi” olarak sunan Reagan, “uyuşturucu ve suçla mücadele” adı altında özellikle yoksul siyahlara ve gençlere yönelik baskıları arttırmış, ceza politikalarını sertleştirmişti. Görünüşte uyuşturucuyla mücadele edilirken, gerçekte Orta ve Güney Amerika kaynaklı uyuşturucu ticareti bizzat ABD yetkililerinin denetiminde yürüyordu. Elde edilen kazancın bir kısmı CIA aracılığıyla başta Nikaragua olmak üzere Latin Amerika’nın kontr-gerilla çetelerini finanse etmek için kullanılıyordu. Yakın zamana kadar Kürtlere karşı yürütülen kirli savaşta da aynı yöntemler Türk egemenleri tarafından kullanıldı.
ABD egemenlerinin yalanlarının sınırı yoktu. 1990’ların ortasında krimonolog John Dilulio Jr. “superpredator”[9] kavramını kullanarak gençlerin “yeni ve son derece şiddet yanlısı bir suçlu kuşağı oluşturduğu” iddiasını ortaya attı. Dilulio, “pişmanlık duymayan, son derece şiddet yanlısı genç suçluların” sayısının giderek artacağını söylüyordu. Bu yalan, düzen medyası aracılığıyla sistematik olarak kitlelere taşındı, ülke genelinde çocuk ve genç suçlarında artış olduğu haberleri döne döne yapılarak toplum korkutuldu, çocuk suçlarına yönelik cezaların arttırılmasının da zemini oluşturuldu. Sonuç olarak “özgürlükler ülkesi” ABD’de birçok eyalette suç işleyen çocukların yetişkin mahkemelerinde yargılanmasını, müebbet hapis cezası verilmesini sağlayacak cezalar çıkarıldı. Aynı zamanda “sıfır tolerans” adı verilen politikalarla okullarda polis varlığı arttırıldı. Okul polislerinin (School Resource Officers) gerekçesi güya “öğrencileri korumak ve okulları güvenli tutmak” olarak sunuldu. Ne var ki zamanla disiplin suçlarında bile polis devreye girmeye başladı. Daha önce idari cezalarla çözülen sorunlarda bile çocuklar adli sisteme teslim edilerek kriminalize edildi.
Kapitalizm bir suç bataklığıdır
Bugün ABD’den Türkiye’ye, Yunanistan’dan Güney Kore’ye dünya genelinde benzer yalanlar ortaya atılıyor, haber programlarından dizilere kadar her türlü propaganda aracı kullanılarak çocuklar ve gençler suçlu ilan ediliyor. Böylece hem sistemin sorgulanmasının önüne geçilmek isteniyor hem de artan baskılar ve otoriterleşme meşrulaştırılmaya çalışılıyor. En önemlisi de çocukları suça sürükleyen toplumsal koşullarla kapitalist sistem arasındaki yapısal ilişki görünmez kılınmak isteniyor. Oysa Marksizm, insanların bilincini ve toplumsal davranışını belirleyen şeyin onların toplumsal varlık koşulları olduğunu çok önceden ortaya koymuş, bu bağlamda kapitalist sistemin nasıl bir suç bataklığı olduğunu da teşhir etmiştir.
“Suçların oluşum nedenleri maddi koşullara o denli bağlıdır ki, fazla ve yaygın karşılaşılan suçlar, sayıları ve nitelikleri yönünden belirli bir düzenlilik gösterirler. Marx, ölüm cezası üzerine New York Daily Tribune’e yazdığı gazete yazısında bunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Yıllık doğum ve ölüm sayılarını yaklaşık olarak önceden söyleyebileceğimiz gibi, kaç kişinin ellerini hemcinslerinin kanıyla boyayacağını, kaçının kalpazan olacağını, kaçının uyuşturucu madde ticareti yapacağını bile, hemen hemen aynı şekilde önceden kestirebiliriz diyen bir yazarın yaptığı suç ihtimalleri hesabında, 1830 yılında Fransa’da yalnız işlenen suçların tutarını değil, bütün değişik türlerini de şaşırtıcı bir kesinlikle önceden kestirdiğini aktarır. Sonra da sorar: «Suçlar fiziksel olgularda rastlanan bir düzenlilik gösteriyorsa, o zaman yenilerinin gelebilmesi için yer açmak üzere bir sürü suçluyu asan celladı göklere çıkaracak yerde, bu suçları üreten sistemin değiştirilmesi üzerine derin derin düşünmek gerekmez mi?» Elbette suçun kaynağı onu yeniden ve yeniden üreten sistemin kendisi olduğuna göre değişmesi gereken de odur.”[10]
19. yüzyılda yoksulluk ve sefalet içindeki işçi çocukları, çok küçük yaşlardan itibaren ağır şartlarda çalıştırılmışlardır. Çocuk emeğini vahşice sömüren burjuvazi, posasını çıkarıp sefalete ve suça sürüklediği çocuklara, sürgün/ceza kolonilerine gönderilme, kırbaçlanma ve hatta ölüm cezası vermekten çekinmemiştir. Dönemin İngiltere’sinde, matbaalarda günde 14-16 saat çalıştırılan 11-17 yaşlarındaki çocukların tek işi makineye kâğıt yaymak veya basılı kâğıtları ortadan çekmektir. “Kapitalist sömürünün toplumun gençliğini nasıl heba ettiğini Marx’ın satırları gözler önüne serer: «Büyük bir kısmı okuma ve yazma bilmeyen bu gençler, genellikle, son derecede vahşileşmiş anormal yaratıklardır.» Ve bunların büyük çoğunluğunun, ileride daha iyi ücret alan ve daha fazla sorumluluk üstlenen bir makine operatörü olma ümidi yoktur. «Çocuk işi için fazla sayılacak yaşa gelir gelmez, yani en geç 17’sinde, çocuk işçiye yol verilir. İşten atılan gençler, suçlular takımına yazılır. Bazıları bir başka yerde iş bulmaya çalışır; fakat cehaletleri, kabalıkları, maddi ve manevi düşkünlükleri buna olanak vermez.»
“İngiltere’de dönemin çocuk haklarıyla ilgili raporunda şöyle denilmektedir: «Çocuklar ve gençler, ana baba haklarının, fiziksel kuvvetlerini zamanından önce tahrip edecek, manevi ve zihinsel kişiliklerini soysuzlaştıracak biçimde kötü kullanılmasına karşı yasama organı tarafından korunma hakkına sahiptir.» Marx ise, eski düzeni tarumar eden kapitalizmin tahripkâr sonuçlarını gözler önüne sererken, bu değişimin aynı zamanda nasıl gelecek için yolu temizlediğini açıklığa kavuşturur. «Ancak, ergin olmayan emek güçlerinin sermaye tarafından dolaylı veya dolaysız olarak sömürülmelerini sağlayan şey, ana baba haklarının kötüye kullanılması değildir; tersine, ana baba haklarını, bunlara uygun düşen iktisadi temeli ortadan kaldırarak kötüye kullanılır hale getirmiş olan, kapitalist sömürü tarzıdır.»”[11]
Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında emekçilerin sefalet koşullarını anlatırken şöyle demişti: “Yoksulluk, emekçiyi, yavaş yavaş açlıktan ölmek, kendini bir anda öldürmek ya da gereksindiği şeyi nerede bulursa almak, açık bir deyişle çalmak arasında bir seçim yapmakla karşı karşıya bırakır. Ve çoğunun çalmayı açlığa ve intihara yeğlemesinde şaşılacak bir şey yoktur.”[12] İşçi sınıfının önderlerinin amacı suçu mazur göstermek ya da suçluyu aklamak değildi. Suçu ve suçluyu doğuran maddi zemini ortaya koymaktı. Burjuvazinin erdem ve ahlâk sahibi pozları keserken en büyük hırsızlığı yaptığını, işçi sınıfının emeğini çaldığını, bu sayede kendisi tüm iyi ve güzel şeylerin sahibi olurken işçi sınıfını sefilce bir yaşama, ahlâksızlığa, yozlaşmaya mahkûm ettiğini göstermekti.
Bu satırların yazıldığı dönemden bugüne işçi sınıfının yaşam koşullarında çok şey değişmiş gibi görünebilir ama öz değişmemiştir. Bugün tarihsel sistem kriziyle sarsılan, çürüme çağındaki kapitalizmin yarattığı toplumsal eşitsizlik ve bu eşitsizlikten kaynaklanan sorunlar daha da derinleşmiştir. Üretici güçlerdeki gelişmişlik düzeyinin artmasıyla toplumsal zenginlik muazzam düzeyde artmış, toplumsal ihtiyaçlar çeşitlenmiş, buna karşılık bu ihtiyaçlara ulaşamayan işçilerin yoksullaşması da artmıştır. 19. yüzyılda işçilerin ihtiyaçları gıda, barınma, giysi vb. iken bugün bunlara internet, bilgisayar, telefon gibi teknolojik ürünler, eğitim, sağlık gibi kamusal hizmetler, sosyal ve kültürel ihtiyaçlar eklenmiştir. Üstelik kapitalizmin tüketimi kışkırtmak için yarattığı sahte ihtiyaçlar da özellikle bunlara ulaşamayan gençlerde çürütücü bir etki yaratmaktadır.
Kapitalizm dün bataklıktı, bugünse çürüyen kapitalizm artık etrafa dayanılmaz kokular saçan bir bataklıktır. İşçi sınıfının devrimci önderleri bu bataklıktan çıkmak için, insanlaşmak için işçilerin kapitalizme karşı mücadele etmesinin zorunlu olduğunu ortaya koymuşlardır: “Yineleyelim, işçi seçimini yapmalıdır; ya kaderine razı olmalıdır, «iyi» bir işçi haline gelmeli, burjuvazinin çıkarlarını «sadakatle» gözetmelidir –böyle bir durumda kesinlikle bir hayvan haline gelir; ya da isyan etmeli, insanlığı için sonuna kadar savaşmalıdır, bunu da ancak burjuvaziye karşı savaşarak yapabilir.”[13]
[2] Yapılan düzenlemelerden bazıları şöyle: 12-15 yaş grubu için en üst hapis cezası sınırı 6 yıldan 8 yıla; 15-18 yaş grubu için 12 yıldan 15 yıla çıkarıldı. Ağırlaştırılmış müebbet gerektiren suçlarda 12-15 yaş grubuna 12-15 yıl, 15-18 yaş grubuna 20-24 yıl arasında hapis cezası getirildi. 15-18 yaş grubundaki çocuklar cinayet ve ağır yaralama suçlarında, hâkim takdiriyle yaş indirimi almadan doğrudan yetişkin gibi cezalandırılabilecek. “Bakım, eğitim veya destek olma yükümlülüğünü yerine getirmeyen” ebeveynlere yönelik cezalar arttırıldı, çocuğun ağır suç işlemesi halinde cezanın yarısından iki katına kadar arttırılması söz konusu olabilecek ve şikâyet şartı aranmayacak.
[3] Bkz. Levent Toprak, Çürüyen Rejimin Narko-Mafyatik Yanını Örtme Operasyonları, https://marksist.net/node/8703
[4] Kerem Dağlı, Kapitalizm Gençliği Uyuşturuyor /2, https://marksist.net/node/2476
[5]https://t24.com.tr/yazarlar/candan-yildiz/16-yasinda-madde-bagimlisi-olan-oglu-icin-ciglik-atan-bir-anne-cok-tasidim-sirtimda-artik-gucum-yok-oglumu-tedavi-edin,56297?_t=1788690541197
[6]https://t24.com.tr/yazarlar/candan-yildiz/bir-daltonlar-uyesinin-iddiasi-avukat-serdar-oktem-bize-sinan-ates-i-ayaklarindan-vurmamazi-istedi-ama-kabul-etmedik,52005?_t=1788749123962
[7] Kerem Dağlı, age
[8] Sadık Güleç, Osman Çaklı, Yeni Nesil Çeteler, Tekin Yay., s.94
[9]Predator kelimesi “yırtıcı hayvan” anlamına gelir. Yan anlamı ise “sömürücü”dür.
[10] Selim Fuat, Kapitalizm Bir Suç Bataklığıdır, https://marksist.net/node/3480
[11] Elif Çağlı, Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /17, https://marksist.net/node/6916
[12] Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yay., s.166
[13] Engels, age, s.170