Macaristan’da Orban Defedildi, Ya Şimdi?
Macaristan’da 12 Nisanda yapılan seçimleri tüm dünya “Orban yine allem edip kallem edip iktidarda kalmayı başaracak mı” merakıyla izledi. Neyse ki onun defedilmesini sabırsızlıkla bekleyenler açısından bu kez dört yıl önceki hayal kırıklığı yaşanmadı ve Orban ağır bir yenilgiye uğratılarak iktidardan alaşağı edildi. Bu yenilgi uluslararası faşist ağın pirlerini fena halde üzdü elbette. Trump ve Putin bunların başında geliyor; kendileri cansiperane Orban’ın arkasında durmuş, hatta Trump yardımcısı Vance’ı seçimlerden beş gün önce Macaristan’a göndererek desteğini en üst düzeyden göstermişti. Ama Orban rejiminden sıdkı sıyrılan Macar halkı Orban’ın yanı sıra destekçilerine de tepkisini sert gösterdi ve 16 yıllık Orban iktidarını beklenenden çok daha yüksek bir oyla yıktı.
Özellikle gençlerin yüksek katılım gösterdiği bu seçimlerde, muhalefet partilerinin büyük bir bölümü, Orban karşısındaki en güçlü adayı destekleme politikasıyla aday çıkarmadılar. Nüfusu 9,6 milyon olan ve 7,5 milyon seçmenin bulunduğu ülkede, katılım oranı 2022 seçimlerinin 10 puan üzerine çıkarak yüzde 80’e ulaştı. Ve neticede Viktor Orban’ın faşist partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) yüzde 37 oyla 52 koltuk kazanırken, barajı geçerek parlamentoya girme hakkı kazanan “en faşist” Mi Hazank (Vatanımız) Hareketi yüzde 6’ya yakın oyla 6 milletvekilliği elde etti. Peter Magyar’ın sağ partisi Tisza (Saygı ve Özgürlük) ise yüzde 53 oyla 141 koltuk kazandı. Tisza’nın oy oranının parlamento koltuklarına yansımasındaki bu büyük fark, aslında Orban’ın kendi çıkarları doğrultusunda her defasında daha da anti-demokratik hale getirdiği seçim sisteminden kaynaklanıyor. Bu kez Orban’ı vuran seçim kanununa göre, 199 koltuklu parlamentoda 106 milletvekilliği dar bölge çoğunluk sistemine göre belirleniyor, yani 106 seçim bölgesinin her birinde en yüksek oyu alan parti o bölgenin milletvekilini kazanıyor; geri kalan 93 koltuk ise ulusal ölçekte alınan oy oranlarına göre paylaşılıyor. Seçimlerden önce Tisza’nın birinci parti çıkması yüksek olasılık olarak görülürken, anayasayı değiştirecek üçte ikilik çoğunluğu elde edip edemeyeceğine şüpheyle yaklaşılıyordu. Fakat Tisza aldığı oyla bu çoğunluğu da elde etti.
Magyar’ın, Orban’a duyulan halk tepkisinin fazlasıyla artması karşısında, yolsuzluklara, adaletsizliğe, baskılara vb. karşı çıkıyor görünerek bu tepkiden faydalanma yoluna gittiği çok açık. Aslında Orban’ın iktidara gelirken, eski yönetimlere duyulan halk tepkisini kendi iktidar yürüyüşünde manivela olarak kullanırken başvurduğu popülist söylemi Magyar da şimdi aynen kullanıyor. Yolsuzluklara karşı tavizsiz mücadele edeceğini, ekonomiyi düzelteceğini, iş olanaklarını arttıracağını, özgürlükleri geri getireceğini vb. söylüyor. Başta gençler olmak üzere ülkeyi terk eden yüz binlerce insana geri dönme çağrısı yapıyor. Fakat faşist hareketin alametifarikalarından olan göçmen düşmanlığı konusunda Magyar’ın Orban’dan hiçbir farkı bulunmuyor. Hatta onu göçmenlere karşı yumuşak bir politika izlemekle suçluyor.
Orban’ın tuğla tuğla ördüğü otoriter rejim
Orban ve partisi Fidesz, 2010 yılında, halk kitlelerinin eski yönetimlere karşı büyük bir tepki duyduğu, onları sandığa gömmeye hazır olduğu bir süreçte, yoksullukla ve yolsuzlukla mücadele söylemiyle iktidara geldi. Avrupa fonlarının ve uluslararası konjonktüre bağlı olarak yabancı yatırımların arttığı ilk iktidar döneminde, buna bağlı bir ekonomik canlanmaya yaslanarak halk desteğini korumayı başardı. Ucuz Rus petrolü ve doğalgazının yanı sıra Rusya’dan önemli ölçüde yatırım da gelmesi bu canlanmayı destekledi. Yine bu konjonktürden faydalanarak, tıpkı AKP iktidarının ilk dönemlerinde yaptığı gibi, sosyal yardımları arttırarak, emeklilerin durumunu iyileştirerek, gençlere vergi indirimi getirerek vb. tabanını güçlendirdi. Fakat bu arada otoriter bir rejimin temelini de atmaya girişti. İktidara gelir gelmez seçim yasasını değiştirdi. Parlamentoda milletvekili sayısını 386’dan 199’a düşürdü. Tek bölgeli seçim sistemine geçilirken bölgeler Fidesz’in en yüksek oyu alacağı şekilde düzenlendi. Öyle ki, Fidesz 2014 seçimlerinde yüzde 44 oyla parlamentoda yüzde 86’lık bir çoğunluğa ulaşacaktı.
Anayasada yapılan değişikliklerle anayasa mahkemesinin yetkileri tırpanlandı, özel savcıların yetkileri arttırıldı. Temel hak ve özgürlükler kısıtlanırken, Erdoğan iktidarının izlediği yöntemlere benzer yöntemlerle medya tümüyle Orban rejiminin kontrolü altına alındı ve rejimin propaganda aparatına dönüştürüldü. Devlet kaynakları Orban’ın çevresindeki sermaye gruplarına akıtıldı. Sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, sendikalar baskı altına alındı. Akademik özgürlükler tümüyle baskılandı. Kültür ve sanat alanı da rejimin ağır baskılarına ve yeniden şekillendirme operasyonlarına maruz bırakıldı. Rejim yine Türkiye’dekine benzer şekilde eğitim sitemini kendi faşist ideolojisi temelinde biçimlendirdi. Kürtaj yasaklandı, evsizler sokaklardan toplandı. LGBT’ler üzerinde terör estirilmeye başlandı. Milli ve geleneksel değerlerin kutsanması paravanı altında her türlü gericilik ve zorbalık örgütlendi.[1]
Bu arada işçi sınıfına yönelik saldırılar da tırmandırıldı. Uluslararası sermayenin talepleri doğrultusunda Macaristan ucuz ve güvencesiz emek cenneti haline getirildi. Bu saldırılara karşı yükselen tepkiyi bastırmak için, Covid-19 salgınını bahane ederek OHAL ilan eden Orban, bunu otoriter rejimi güçlendirmek için fırsat olarak kullandı.
Orban uluslararası faşist ağın içinde olan biriydi ve hem Putin hem de Trump’la yakın ilişki içindeydi. Enerjide bağımlı olması onu Rusya’yla bağları daha da sıkılaştırmaya itmişti. Bu nedenle AB’ye kafa tutarak Ukrayna savaşında Rusya’ya karşı pozisyon almayı reddetti. Bununla da kalmayıp, büyük tepki çekme pahasına AB’nin Ukrayna için hazırladığı büyük bir finansman paketini bloke etti. AB ise yolsuzluklarını ve hukuksuzluklarını gerekçe gösterip, Orban yönetimini AB fonlarını askıya alarak cezalandırdı.
Orban seçmen kitlesini dış düşman ve göçmen karşıtlığı üzerinden yarattığı korkuyla paralize ederek kendine bağımlı kılmaya çalıştı. Göçmen işgücüne muhtaç olmamak adına nüfusu arttırmak için en az üç çocuk yapılması gerektiğini salık verdi ve bunu vergi indirimiyle, faizsiz krediyle vb. teşvik etti. Erdoğanvari bir politikayla gençlere evlenme yardımları da verildi. Fakat bu politikalar bütçeye ağır bir yük bindirmenin dışında hiçbir işe yaramadı. Öyle ki, Orban işbaşına geldiğinde Macaristan’da doğurganlık oranı 1,6 iken şu anda 1,3’e gerilemiş, ülke nüfusu ise aynı dönemde 500 bin kişi azalmış durumda. Orban’ın izlediği politikalar ve ağır siyasi baskı büyük bir göçe de yol açtı. Düşük ücretler ve kötü çalışma koşulları nedeniyle binlerce doktorun ve öğretmenin ülkeyi terk etmesi eğitim ve sağlık sistemini daha da kötüleştirdi. Orban’ın kendi çevresinde bir ağ yaratarak inşa ettiği rejimin emekçi kitlelere hiçbir şey veremediği noktada, onun açısından iniş süreci de başladı. Ekonominin dibe vurduğu, enflasyonun Avrupa’nın en yüksek oranına ulaştığı, yoksulluğun derinleştiği, yolsuzlukların çığ gibi büyüdüğü, eğitim, sağlık ve ulaşım başta olmak üzere kamusal hizmetlerin çöktüğü bir ortamda halkın tepkisi giderek arttı.
Aslında halk tepkisinin patlama noktasına geldiği, bir yıl önce gerçekleştirilen çok kitlesel bir eylemden de belliydi. Orban rejimi, LGBT’leri kriminalize edip homofobik düşmanlığı körüklerken, 2025’te Budapeşte’de her türlü yasaklamaya ve tehdide rağmen yapılan Onur Yürüyüşüne yüz binler katılmıştı. Bu durum iktidar üzerinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Sol muhalif Budapeşte Belediye Başkanının desteğiyle örgütlenen bu eylemde, Macaristan tarihinin en yüksek katılımlarından birine tanık olunmuştu. Bu eylemin ardından Belediye Başkanına dava açan rejim, meselenin LGBT’lerin haklarının savunulmasının çok ötesine geçen bir tepki patlaması olduğunun farkındaydı. Nitekim bir yıl sonra o tepki sandığa yansıdı ve seçim hilelerinin, tehditlerin, korku salmaların kâr etmediği bu seçimlerde Orban yönetimi iktidardan devrildi.
Magyar’ın vaatleri ve gerçeklik
Magyar, iki yıl öncesine kadar doğrudan rejimin üst kademelerinde görevler almış olan unsurlardan biriydi. Dahası 2023’te ayrıldığı eşi Judit Varga, Orban’ın Adalet Bakanıydı. 2024’te yaşanan bir politik skandal[2] Varga’yı bakanlıktan istifa etmek zorunda bırakırken, bu skandala ve yolsuzluklara tepki gösteren Magyar’ı da rejime bayrak açarak Fidesz’den ayrılma noktasına getirdi. Bu adım Magyar’ın siyasi kariyeri için önemli bir dönüm noktası oldu. Gayet hesaplı adımlarla ilerlediği anlaşılan Magyar, o dönemde yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimlerine yeni bir parti kurarak girmesi mümkün olmadığı için, pasif durumda olan sağcı Tisza partisine katılıp onun başına geçti ve bu şekilde seçimlere katılan Tisza, beklenmedik bir şekilde yüzde 30 oy aldı. Bu sonuç, toplumsal tepkinin çoktan kaynama noktasına geldiğini fakat muhalefetin akacak kanal bulamadığını gösteriyordu.
İçten içe büyüyen tepki dalgasının üzerine binerek yükselen Magyar, “Orban’a karşı tüm kesimlerin ittifakı” politikasının bir sonucu olarak bu kadar yüksek bir oyla iktidara geldi. Seçim propagandası boyunca, demokratik ve hukuksal standartlara dayalı bir işleyişi yerleştirme, devleti “mafya devleti” olmaktan çıkarma, yolsuzlukların üzerine gitme, Orban döneminde yandaş burjuvaziye ve vakıflara verilen varlıkları kamulaştırma, oligarkların yasadışı servetlerine el koyma, 20 yıl geriye dönük mal varlığı incelemeleri yapma, en zengin binde 2’lik kesime servet vergisi getirme, bloke edilen AB fonlarını geri getirme gibi sözler verdi. Yaratılan bu kaynaklarla ekonomiyi iyileştirme, kamusal hizmetleri güçlendirme, gelir vergisini ve temel ihtiyaçlar üzerindeki dolaylı vergileri düşürme, emeklilere ek olarak yıllık harcama kartları verme gibi vaatleriyle ilgi topladı. Fakat seçim sürecinde verilen bu sözlerin ne kadarının yerine getirileceği ya da ne kadarının onun gerçek politik hattına karşılık geldiği ancak ilerleyen süreçte görülecek. Şu kadarı kesin olarak söylenebilir ki, Orban’ın faşistleşen hareketinin içinden gelen Magyar’ın sözde merkez sağ bir partinin başına geçerek liberal pozlar kesmesi, onun değiştiğini göstermeye yetmemektedir.
Magyar esas olarak Avrupa’ya daha yakın bir dış politika izleme vaadiyle Orban’dan ayrılıyor. Bunun en önemli nedeni ise Avrupa Birliği’nin askıya aldığı yüklü fonlardan yararlanmanın başka bir yolunun olmaması gibi görünüyor. Zira milyarlarca euroluk bu fonlar Macar ekonomisi için büyük bir önem taşıyor. Bununla birlikte Ukrayna’nın AB’ye katılmasına karşı çıkmayı sürdürmesi, Magyar’ın da AB ile bu konuda gerginlikler yaşayacağını gösteriyor.
Macaristan’daki seçimlerin tüm dünyanın dikkatini üzerine çekmesinin en temel nedeni kuşkusuz, yıllardır inşa ettiği faşizan rejimle ve sandık oyunlarıyla iktidarda kalmayı başaran Orban’ın bu kez yenilgiye uğratılıp uğratılamayacağının merak edilmesiydi. Macar halkının bu seçimlerde Orban’dan kurtulacak olması, bu tür diktatörlerden kurtuluş için umut ışığı olarak görülmekteydi. Sonuçların netleşmesinin ardından, Türkiye’de Erdoğan liderliğindeki faşist rejimden kurtuluşu sandığa havale edenler, Orban’ın seçim yoluyla iktidardan indirilmesini, sandığa endeksli muhalefet politikasının doğruluk testi olarak göstermeye başladılar. Türkiye’de olduğu gibi tüm dünyada da Orban’ın yenilgisini “rejim değişikliği” olarak nitelendiren liberal yorumlar yaygın biçimde dillendirilmekte. Orban’ın “illiberal demokrasi” (liberal olmayan demokrasi!) olarak nitelendirdiği otoriter modelin çöktüğü söyleniyor. Ancak “aşırı sağın üç tonu” diyebileceğimiz bir parlamento tablosuyla yüz yüze kalan Macaristan için bu fazlasıyla aceleci bir yorumdur. Türkiye’de AKP-MHP faşist iktidarının yerini İYİP-Zafer Partisi ittifakıyla kurulacak bir faşist iktidarın alması nasıl rejim değişikliği anlamına gelmeyecekse, Macaristan’da yaşanan şeyin bundan farklı olduğunu söylemek de en azından şimdilik mümkün değildir. Orban’ın gitmesi otomatik olarak daha fazla demokrasi anlamına gelmiyor, çünkü otoriterleşmenin, faşizm eğiliminin artması doğrudan kapitalizmin içine girdiği dönemle ilgilidir. Bu nesnel temeli dikkate almayan yorumların ciddiye alınabilir bir tarafı bulunmuyor.
Kapitalizmin içinden çıkamadığı bir krizle boğuştuğu, burjuvazinin bu krizin tüm yükünü emekçi kitlelerin sırtına yıkan politikaları norm haline getirdiği bir tarihsel dönemdeyiz. Bunu siyasal alanda tamamlayan olgu ise emekçilerin yükselen tepkisini bastırmak için otoriter rejimlere doğru yaygın kayıştır. Avrupa da dahil olmak üzere faşist hareketler belirgin biçimde güç kazanıyor ve solun ezildiği ülkelerde bu güçler çok daha dizginsizce hareket etme olanağı buluyorlar. Magyar da bu koşullarda iktidara gelmiştir. Onun eski yönetimi tasfiye etmesi, bunların yolsuzluklarının üstüne gitmesi tek başına bir şey ifade etmeyecektir. Revizyondan geçirilmiş ve lideri değişmiş faşizan bir rejimin, yani “Orbansız Orban rejimi”nin emekçilerin sevincini kursağında bırakacağı açıktır. Üstelik dünya ekonomisinin ve yayılan emperyalist savaşın Macar ekonomisini de çok daha büyük sorunlarla yüz yüze bıraktığı bir ortamda, Magyar’ın elindeki tek reçete kemer sıkma programlarını devam ettirmektir. Kuşkusuz bu durum Magyar iktidarını daha baştan kırılgan bir zemine oturtuyor. Farklı politik kesimlerden gelen oyları kaybetmemek için ekonomik beklentilerin uzun olmayan bir süre içinde karşılanması gerekirken, Magyar da dahil hiçbir burjuva iktidarın elinde böyle bir sihirli değnek yoktur. Bu yüzden Magyar, hiç de uzak olmayan bir gelecekte çok daha güçlü bir toplumsal tepkiyle karşılaşabilir. Fakat halk kitlelerinin mevcut iktidarlara yönelik tepkileri emekçilerin çıkarları etrafında örülü programatik hedeflerle bütünleşmediğinde dünyanın her yerinde faşist partilere ve liderlere gün doğuyor. Orban’ı, Erdoğan’ı, Trump’ı, Milei’si, Putin’i, Modi’si ve diğerleri buradan beslenerek sermayenin en azgın saldırı programlarını hayata geçiriyorlar. Yükselen tepkinin faşizmi iktidara taşımaması için işçi sınıfının devrimci hareketinin güç kazanması dışında bir alternatif bulunmuyor. Dolayısıyla faşizmden kurtulmak için boş umutların peşinde koşmak yerine işçi sınıfının bilinç ve örgütlülük düzeyini arttırmaya odaklanmak gerekiyor.
[1] Meral İnci, Orban’ın Seçim Zaferinin Gösterdikleri, 20 Nisan 2022, https://marksist.net/node/7625
[2] Devlete ait çocuk yuvalarındaki çocuk istismarı vakalarını örtbas etmekten hüküm giyen bir yöneticinin Cumhurbaşkanı tarafından affedilmesi ve bu kararın Adalet Bakanı tarafından onaylanması, halkta büyük bir tepki yarattı. 2024 yılında yaşanan bu olayın ardından Cumhurbaşkanının yanı sıra Adalet Bakanı Varga da istifa etmek zorunda kaldı. Bu skandalın patlak vermesiyle birlikte Magyar da, savunduğu Hıristiyan değerlerine aykırı davranan bir rejimi desteklemeye devam etmeyeceğini belirterek Fidesz’ten ayrıldı.