Faşizmin Karanlığında Bir Direniş Kalesi: Haydari Kampı
“Dünyanın sonu gelmeden güneşin ötesinde, gökyüzünün ortasında masum bir çocuk gibi oynamak benim de hakkım!”[1]
Geçtiğimiz haftalarda bir açık arttırma sitesinde Belçikalı bir koleksiyoner tarafından satışa koyulan fotoğraflar, Yunanistan’ın işgal yıllarına ve sınıf mücadelesinin keskin anlarından birine dair hafızayı yeniden canlandırdı. Haydari Kampında katledilen 200 Yunan komünistin ölüme giderkenki fotoğraflarıydı mevzubahis olan. Bu fotoğraflar yayınlandıktan sonra Yunanistan’da epey bir yankı uyandırdı. 1 Mayıs 1944 Haydari Kampı katliamı yıllardır sadece yazılı tanıklıklar ve anma metinleriyle biliniyordu. Başta Yunanistan Komünist Partisi (KKE) olmak üzere, sendikalar, öğrenci dernekleri ve demokratik kitle örgütleri bu paha biçilemez tarihi belgelerin birer “savaş hatırası” olarak meta haline getirilmesine sert tepki gösterdi. Kurşuna dizilen 200 direnişçinin parti üyesi olduğunu belirten KKE ise bu fotoğrafların parti arşivine kazandırılması için gereken her türlü adımı atmaya hazır olduklarını ifade etti.[2] Yükselen toplumsal baskı neticesinde Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis, Kültür Bakanlığına bu albümün ne pahasına olursa olsun devlet envanterine katılması talimatını verdi.
Görüntüler yayınlanır yayınlanmaz, Giritli bir ailenin torunu olan Thrasivoulos Marakis fotoğraftaki beyaz gömlekli, başı dik yürüyen devrimcinin, 1936’da hapse atılan dedeleri süt çiftçisi Thrasivoulos Kalafatakis olduğunu teşhis etmiş. Hiç tanışamadığı dedesini o karelerde bulmuş: Uzun boylu, beyaz gömlekli, kolları sıvalı, başı dik bir şekilde idam mangasına yürüyen Thrasivoulos Kalafatakis! Marakis, dedesinin infaz mangasına doğru dimdik yürüyüşünü gördüğünde, bunun “aile için derinden duygusal bir an” olduğunu belirtiyor. “Onlar başları dik bir şekilde ölüme gittiler ki biz bugün özgür olabilelim” diyor.[3]


Belçikalı koleksiyoner Tim De Krane’in Nazi subayı Hermann Heuer’in ailesinden satın alıp satışa sunduğu 262 fotoğraflık bu albüm, uzman heyetlerin incelemesi ve yaklaşık 100 bin euro ödenmesiyle Yunan devletine devredildi. Aynı zamanda fotoğrafların yayınlanmasından yalnızca saatler sonra, katledilenlerin anısına dikilen Kaisariani Anıtı vandalların saldırısına uğradı ve üzerindeki isim levhaları parçalandı.[4] Bu saldırı direnişin görsel kanıtlarına bile faşizmin duyduğu tahammülsüzlüğün, egemen sınıfın, işçi sınıfının tarihsel hafızasını silme çabasının bugünkü somut bir tezahürü oldu.
Haydari Kampında ne olmuştu?
Haydari Kampının hikâyesi, sadece taştan ve dikenden örülü bir hapishane duvarı değil; bir sınıfın onurunun, yiğitçe direnişinin faşizmin en karanlık dehlizlerinde nasıl parladığının hikâyesidir.
İkinci Dünya Savaşı başladığında Yunanistan, Ioannis Metaksas’ın faşist yönetimi altındaydı ve ideolojik olarak Adolf Hitler ile Benito Mussolini’ye yakın bir duruş sergiliyordu. Buna rağmen Benito Mussolini’nin başlattığı işgal girişimi, komünistlerin öncülüğünde gelişip ülke çapında yayılan direniş sayesinde başarısız oldu. Direnişin güçlenmesinde, daha önce tutuklanmış veya sürgün edilmiş komünistlerin işgalin başlamasıyla birlikte kaçıp yeniden örgütlenmesi belirleyici oldu. KKE öncülüğünde kurulan Ulusal Özgürlük Cephesi (EAM) ve onun silahlı kanadı Yunan Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS), işgale karşı mücadelenin ana gücü haline geldi. Ardından Adolf Hitler liderliğindeki Alman faşizminin de müdahale etmesiyle kısa sürede ülke işgal edildi. İşgal sonrasında Atina’da işbirlikçi bir yönetim oluşturuldu ve komünistler, sendika üyeleri ve direnişçiler sistematik biçimde hedef haline getirildi. Toplama kampları kuruldu, geniş çaplı katliamlar yaşandı ve özellikle Yahudi nüfusun büyük bölümü yok edildi. Aynı dönemde açlık ve salgın hastalıklar da kitlesel ölümlere neden oldu.
Haydari Kampı da bu toplama kamplarından biriydi. Eylül 1943’te Atina yakınlarında bitmemiş bir kışlanın paslı demirleri arasında kurulan bu kamp, Naziler için sadece bir geçiş kampı değil, Yunan halkının direniş ruhunu kırmak için tasarlanmış bir psikolojik terör laboratuvarıydı. Atina’nın kalbindeki Merlin Sokağında bulunan ve Schutzstaffel’i (nam-ı diğer SS birlikleri) barındıran Gestapo merkezi (Merlin olarak anılmaktadır), direnişçiler için sıradan bir yer değil, “sondan bir önceki durak” olarak anılan karanlık bir cehennemdi. Eski bir konağın bodrum katında yer alan, sekiz metre yüksekliğinde dar bacaları andıran hücreler, tutsakların iradesini kırmak için tasarlanmıştı. Burada uygulanan sistematik işkenceler sadece bilgi almayı değil, kişiliği yok ederek “teslimiyeti” hem içerideki hem de dışarıdaki halka da yaymayı hedefliyordu. Merlin’in dar koridorlarından sağ çıkabilenler, bir un çuvalı gibi kamyonlara bindirilerek şehrin dışındaki Haydari Kampına sevk edilirdi. Bu yolculuk, mahkûm için bireysel işkencenin sona erip, “Yunanistan’ın Bastille’i” olarak bilinen kolektif bir terör rejimine geçişi temsil ediyordu. Haydari’nin paslı demir kapıları, Merlin’de psikolojik ve fiziksel olarak hırpalanan direnişçiler için ya Auschwitz’e ya da Kaisariani’deki idam mangasına uzanan yolun en keskin dönemeçlerinden biriydi. Mahkûmlar burada kategorilere ayrılır; bir kısmı Almanya’daki zorunlu çalışma kamplarına, bir kısmı (özellikle Yahudiler) Auschwitz gibi imha kamplarına gönderilir, bir kısmı ise misilleme infazları için rehin tutulurdu. Yeni ortaya çıkan tarihi fotoğraflarda, tutukluların Haydari’den Kaisariani infaz poligonuna kamyonlarla taşındığı toprak yollar ve kamyon sahneleri, bu sürecin fiziksel boyutunu doğrulamaktadır.

Şafak vakti
Yunanistan’ı işgal eden Nazilere yönelik saldırılarda pek çok asker hayatını kaybetmeye başlayınca, Naziler direnişi korkutarak kırmak için bir uygulama başlatırlar. Direnişçilerin öldürdüğü her bir Alman askeri ve subayı için 50 sivil, yaralanan her bir Alman askeri ve subayı içinse 25 sivil kurşuna dizilmeye başlanır. 200 komünist yoldaş hakkında da, bir Alman generalin ve üç subayın partizanlarca öldürülmesine misilleme olarak ölüm kararı verilir!
Takvimlerden 1 Mayıs 1944 şafağı. Atina o sabah farklı bir güne uyanır. Menekşelerle sarınmış İmittos dağı, eteklerini şehrin üzerine serdiği sırada körfezden gelen tatlı sabah rüzgârıyla uyanmaktadır. Şehrin bir yakasında hâkim olan yaz havasının yanı sıra Haydari Kampının paslı demir parmaklıklarının ardında farklı bir sabah yaşanmaktadır. Fakat ölüm kokan bir sabaha inat infaza gidecek olan komünistlerde de başka bir irade ve hava hâkimdir. 1936 Metaksas diktatörlüğünden beri zindanlarda çürütülen 200 komünist tutsak, o sabah ölümün eşiğinde değil de bir düğüne hazırlanır gibidirler. Koğuşlarda alışılmadık bir neşe, bir bayram havası hâkimdir; mahkûmlar en temiz giysilerini giymiş, özenle tıraş olmuş, saçlarını taramışlardır. Kemençe sesleri, kampın rutubetli duvarlarını delip geçen marşlarla birleşir; ölüme giderken çekilen o son Zalongo halayıyla direnişçiler, bir sınıfın tarihsel onurunu omuzlarında taşımaktadır.
Aralarından biri olan kamptaki tercüman Napoleon Soukatzidis’e Nazi generali son bir teklifte bulunur. “Yerine başka bir mahkûmun öldürülmesi karşılığında onun infazının durdurulması kararını aldığını söyler. «Yerine ölecek mahkûmu ister sen seç ister ben seçeyim» der ve ona hayatını teklif ettiğini belirtir. Bu teklif karşısında Soukatzidis ise «Bana küçük düşürücü bir kurtuluş teklif ediyorsun. Eğer kabul edersem bir hiç olurum» der ve cevabının «İki saat içinde, yoldaşlarımın yanında ölü olarak uzanacağım!» olduğunu söyler.”[5] Bir başka yoldaş ise son nefesini vermeden önce “Oğlum sizden intikamımızı alacak!” haykırışıyla sınıfsal mirasını faşistlere haykırır. Subaylar, mermilerin daha kolay nüfuz etmesi için paltolarını çıkarmalarını emreder. Onlar, “Yaşasın Hürriyet” nidasıyla mangaların önüne dizilir. Gruplar halinde halaydan ayrılıp kurşuna dizilmeye giderken “Yaşasın Hürriyet” diye haykırmaları, fiziksel olarak yok edilseler bile savundukları fikirlerin ve özgürlük inancının yok edilemeyeceğini göstermektedir.

***
1 Mayıs 1944’te kurşuna dizilmek üzere götürülen komünistlerin en güzel elbiselerini giyerek, tıraş olarak, hep birlikte Zalongo Halayı çekerek, horon teperek ve türküler söyleyerek ölüme gitmeleri faşizme karşı direnişin ve devrimci iradenin en güçlü sembollerinden biridir.
Sınıf mücadelesi açısından hafıza, sadece geçmişi anmak değil, bugünkü mücadele için bir dersler ve gelenekler bütünüdür. Haydari Kampı katliamındaki bu yiğitçe duruş, mücadeleye inançlarını yitirmeden düşmana inat dimdik durmanın bir ifadesidir. Bu tutum, bir devrimcinin sadece yaşarken değil, ölüm anı geldiğinde de takınması gereken asil tavrın nasıl bir somutlukta olduğunun da göstergesidir. Bu fotoğrafların ve hikâyelerin, sadece birer “acı hatıra” değil, sömürüsüz bir dünya kurma hedefindeki işçi sınıfı için birer yol gösterici olması çok önemlidir. Gelecekteki baharlar bu direngen tohumlar sayesinde yeşerecektir.
[1] https://www.scribd.com/document/589038252/Themos-Kornaros-Haydari-Kamp%C4%B1-Atac-Kitapevi, s.10
[3] https://www.washingtonpost.com/world/2026/03/05/greece-nazi-photos-executions/6ccad8a6-18bb-11f1-aef0-0aac8e8e94db_story.html