Küba’da Abluka, Kıtada ABD Haydutluğu!
Donald Trump, Küba’ya petrol sağlayan ülkelere ek gümrük vergisi uygulanmasını içeren bir kararname imzaladı. 29 Ocakta imzalanan söz konusu kararname “Küba’nın zararlı eylem ve politikalarına karşı, ulusal acil durum” kılıfıyla sunuldu ve Küba üzerindeki ablukayı sertleştirdi. ABD Yüksek Mahkemesinin bu kararnameyi hukuki usullere aykırı bulması üzerine de 20 Şubatta Trump ek gümrük vergilerini rafa kaldırdı. Ancak şimdilik geri çekilmiş olsa da kararnamenin Küba üzerindeki yıkıcı sonuçlarının devam ettiğini baştan belirtmek gerekiyor. Bu gelişmelerin devamında ise Küba ile ABD arasında müzakereler başladığı ifade edildi. Müzakerelerin nasıl ve nereye doğru ilerleyeceği, ne zaman kesintiye uğrayacağı yahut ne şekilde bağıtlanacağı şimdilik bilinmez. ABD’nin Küba’ya dönük rejim değişikliği hedeflediği ve bu emelinin değişmeyeceği ise açıktır. Öte yandan Küba meselesi, Küba’dan ibaret değildir. Ciddi nedenleri ve sonuçları olan Trump’ın bu hamlesini, esas olarak ABD’nin Latin Amerika’daki hegemonik konumunu güçlendirme adımı olarak, yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşı zemininde okumak gerekiyor.
Küba ambargosu yeni bir olgu değil! Florida kıyılarından sadece 90 deniz mili açıkta bulunan, yaklaşık 10 milyon nüfuslu bu ada ülkesine 1960’lardan beri ABD ambargosu uygulanıyordu. Kübalılar arasında “bloke” (abluka) olarak adlandırılan bu ambargo ekonomik ve siyasi kısıtlamalardan oluşuyor. Sürecin arka planını kısaca hatırlayacak olursak; kıyılarına bu kadar yakın yeni bir Sovyet müttefiki tehdidinden endişe duyan ABD egemenleri, 1962’de, dönemin başkanı J.F. Kennedy öncülüğünde iki ülke arasındaki ticarete ambargo getirmişti. Aynı yılın ilerleyen aylarında Küba’daki Sovyet füzelerinin varlığı nedeniyle patlak veren ve tarihe “Küba Füze Krizi” olarak geçen olay, ABD ile SSCB’yi nükleer savaşın eşiğine dahi getirmişti. Yani bölge bugün olduğu gibi yakın tarih açısından da küresel fay hatlarından birisi idi.
Küba uzun yıllar SSCB’nin askeri ve ekonomik desteğiyle ayakta kaldı. SSCB’nin yıkılmasının ardından da üretimde, ticarette ve yaşam standartlarında ciddi kayıplar yaşamaya başladı. Küba ablukası ise yıllar içinde ABD politik çıkarlarına göre kimi zaman gevşeyen, kimi zaman sıkılaşan bir seyir izledi. Trump dönemine gelecek olursak, ikinci Başkanlık döneminin daha ilk gününde İran, Suriye (Esad rejimi) ve Kuzey Kore’nin bulunduğu “Terörizmi Destekleyen Devletler” listesine Küba geri eklendi. Küba ablukası ise Trump’ın 29 Ocaktaki ek gümrük vergisi hamlesiyle birlikte bir üst evreye taşındı. Çok açık ki, ABD yeni bir haydutluk için gemi iyice azıya almış durumda! Açgözlü, saldırgan ve buyurgan tarzıylaemellerini şöyle beyan ediyor Trump: “Küba’yı ele geçirme şerefine nail olacağıma inanıyorum. İster özgürleştireyim ister alayım, dürüst olmak gerekirse orayla istediğim her şeyi yapabileceğimi düşünüyorum.”
Ocak başında Venezuela Devlet Başkanı Maduro, bir gece ansızın(!) ABD tarafından Caracas’taki sığınağından New York’a kaçırıldı. Hemen ardından Trump, Küba’ya dönük Venezuela petrol akışının tamamen kesileceğini duyurdu. Günde yaklaşık 30-35 bin varil ham petrol ithalatı yaptığı Venezuela, Küba’nın enerji damarlarından en önemlisiydi. Üstelik Venezuela bu ihtiyacı ülkedeki döviz kısıtından dolayı sübvansiyonlu şekilde karşılıyordu.[1] Trump’ın dediği oldu, önce Venezuela damarı kesildi. 29 Ocak kararnamesinin ardından da en önemli ikinci damar olan Meksika petrolü kesintiye uğradı. ABD’nin baskı ve şantajları sonrası Meksika, Küba’ya petrol sevkiyatını durdurduğunu açıkladı. Petrol damarları kesilen Küba’da o günlerden bu yana adeta insani kriz yaşanıyor. Küba Cumhurbaşkanı Miguel Díaz-Canel, 13 Martta yaptığı açıklamada, ülkeye üç aydan fazla süredir yakıt taşıyan bir tankerin bile gelmediğini söyledi. Bu süreçte Rusya, Küba’ya ablukayı delerek petrol göndereceğini açıklamıştı. Bugünlerde bir-bir buçuk aylık ihtiyacı karşılayacak petrol varilleri taşıdığı söylenen 2 Rus tankeri uluslararası sularda ABD blokajını aşmaya çalışıyor. Durum bir hayli kritik!
Enerjisi büyük ölçüde dışa bağımlı Küba’da Trump’ın 29 Ocak hamlesiyle birlikte hayat durma noktasına geldi. Hem de kelimenin gerçek anlamında! Stokların ve iç üretim koşullarının yetersizliği sonucu enerji sistemi petrole dayalı ülkede çok kısa süre içinde günde 18 saati aşan elektrik kesintileri yaşanmaya başladı. Özellikle elektrik talebinin yüksek olduğu saatlerde nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin elektriğe erişemediği, bunun ülke tarihinde kaydedilen en yüksek oran olduğu belirtiliyor. Yakıt krizine bağlı olarak ülkede dizel satışı tamamen yasaklanırken, benzin satışına da ciddi sınırlamalar getirildi.
Yakıt krizi haliyle pek çok alanı doğrudan olumsuz etkiliyor. Ülkedeki küçük ve orta ölçekli işletmelerin ezici kısmının enerji sıkıntısından “ağır ya da felâket düzeyinde” etkilendiği aktarılıyor. Ülkede dört gün çalışma modeline geçilirken üretimde ve istihdamda ciddi düşüşler yaşanmaya başlandı. Gıdasının yüzde 80’ini ithal eden Küba’da yakıt krizi bu alanı da ağır şekilde etkiledi. Gıda ürünleri tedarikinde ciddi aksamalar yaşanıyor. Sokaklarda çöp yığınları oluşuyor, halk sağlığı riskleri büyüyor. Nüfusun beşte birine yakınını oluşturan yaşlı nüfus ve kronik hastalar açısından bu risk çok daha yüksek boyutlara ulaşıyor. 11 binden fazla çocuk ameliyat bekliyor! Hastanelerin işleyişinden evlere su tedarikine, gıda dağıtımından ilaç taşımacılığına kadar pek çok hayati alan enerji krizinden dolayı durma noktasına gelmiş durumda. Geleceğin belirsiz olduğu ada ülkesinde, halk temel ihtiyaçlarına erişmekte her geçen gün daha da zorlanıyor. Bir medya kuruluşuna demeç veren ABD’li bir bürokrat şu ifadeleri kullanmıştı: “Enerji, Küba rejimini boğarak öldürmenin bir yöntemidir.” Küba’da şimdilik olan budur.
ABD’nin saldırganlığının küresel sebebi
Küba’daki rejimin niteliği ve yıllar içindeki seyri üzerine Marksist Tutum sayfalarında ayrıntılı değerlendirmeler mevcuttur. Özetle tıpkı Stalin dönemi ve sonrası SSCB ile Doğu Bloku ülkelerinin olduğu gibi, özgün koşullarda ortaya çıkmış bu rejimin de sosyalizmle bir alâkası yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Üstelik sosyalist hareket içindeki hayranlarını üzercesine, Küba’da uzunca süredir kapitalist restorasyon doğrultusunda giderek hızlanan bir süreç yaşanmakta, rejim içten içe çözülmektedir. Her ağzını açtığında “Küba-diktatörlük-komünizm” kelimelerini aynı cümle içinde kullanan ve bunları birbiriyle eşitleyen Trump, Küba’yı bu temelde şeytanlaştırmaya çalışıyor. Öte yandan Küba’nın ABD siyasetinde hâlâ “fethedilememiş” –yani kapitalist sisteme tam anlamıyla entegre edilememiş– bir örnek olarak varlığını sürdürmesi de Trump’ın iştahını kabartıyor: “67 yıldır fethedilemeyen kaleyi fethetmek!” Küba’ya dönük boğma harekâtının böyle tarihsel-sembolik bir karakteri ve moral hedefi olduğunu söylemek gerekir.
Küba’ya yönelik ablukanın ve beraberindeki tüm tehditlerin, rejim değişikliği hedefi taşıdığını Trump’ın kendisi bile açık açık dillendirmektedir. Ancak Trump’ın bu haydutluğunu anlamak ve yerli yerine oturtmak için sadece Küba’da olup bitenle ilgilenmek yetmez. Bununla birlikte bir bütün olarak Latin Amerika’da ve hatta küresel alanda cereyan eden gelişmeleri birlikte değerlendirmek gerekir. Bu boğma-boğazlama hamlesi Küba’nın da ötesinde, güncel bölgesel ve küresel hesaplarla ilişkilidir. Eskiden Latin Amerika’daki rekabet ve hegemonya mücadelesi “Soğuk Savaş” çerçevesindeydi; ABD ile SSCB arasındaydı. Bugün ise giderek genişleyen ve şiddetlenen Üçüncü Dünya Savaşı temelinde; ABD ile büyük oranda Çin arasında!
Çin’in bölgedeki ticaret hacmi son 20 yılda katlanarak artmış durumda. Birçok Latin Amerika ülkesinin birincil ticaret ortağı olan Çin, bölge üzerindeki etkisini daha da arttırmaya çalışıyor. Üstelik bu etki, ticaretin ötesine geçerek altyapı, liman ve enerji yatırımlarını da kapsıyor. Lityum, nadir toprak metalleri, tarım ürünleri ve enerji gibi küresel ekonominin kilit kaynaklarına sahip olan bölge, ekonomik, stratejik ve dolayısıyla siyaseten büyük bir öneme sahip. Ki geçerken söyleyelim, Küba özellikle telefon ve elektrikli araç bataryaları üretiminde kullanılan nikel ve kobalt rezervleri açısından önemli bir zenginliğe sahiptir. Çin’in yıllara yayılan politikaları sonucu ABD’nin “burnunun dibinde” sahip olduğu etki, sadece ekonomik değil, jeopolitik bir meydan okuma niteliği taşıyor. Bu nedenle ABD’nin Grönland’dan Kanada’ya, Nikaragua’dan Brezilya’ya, Meksika’dan Kolombiya’ya, Venezuela’dan Küba’ya uzanan tehdit, yaptırım ve saldırıları küresel rekabetin ve dahası kanlı bir emperyalist paylaşım savaşının bölgesel uzantısıdır.
Trump yönetimi, geçen yılın sonunda Ulusal Güvenlik Stratejisi kapsamında 1823 tarihli Monroe Doktrinini hatırlatan ve bu nedenle Donroe Doktrini (Donald Trump’a atfen) olarak anılan yeni bir dış politikaya geçiş yapacağını duyurmuştu. Monroe Doktrini, Amerika kıtasını Avrupa etkisinden uzak tutmayı hedefleyen ve uzun vadede ABD’nin bölgede daha baskın bir güç olmasına zemin hazırlayan bir politikaydı. Ulusal Güvenlik Stratejisini hikâyeden arındırdığımızda karşılaştığımız sonuç benzerdir. Bu politikanın temel ayaklarından biri olarak ABD’nin Amerika kıtasının tamamında hegemonik üstünlüğünün pekiştirilmesi, bölge dışındaki aktörlerin ekonomik ya da siyasi etkisinin kırılması hedefleniyor. Trump defalarca ABD’nin Batı yarıküredeki Çin ve Rus etkisinden rahatsızlığını dile getirmiş, son olarak ABD Dışişleri Bakanlığı “Bu bizim yarıküremiz ve Başkan Trump güvenliğimizin tehdit edilmesine izin vermeyecek” açıklaması yapmıştı.
Trump ABD’sinin bu politik hat doğrultusunda yakın coğrafyasını tahkim etmeye çalışmasının son örneğini yeni kurulan ve 13 kıta ülkesinin dâhil olduğu “Shield of the Americas” (Amerikalar Kalkanı) oluşturdu.[2] 7 Martta toplanan zirvede Trump’a Arjantin’den Javier Milei, Ekvador’dan Daniel Noboa, El Salvador’dan Nayib Bukele, Şili’nin yeni seçilen başkanı José Antonio Kast gibi faşist liderler eşlik etti. Zirvede konuşan Trump, “Şu an odak noktamız İran ama Küba da bu haliyle son günlerini yaşıyor”dedi. Öte yandan Brezilya ve Kolombiya ile birlikte zirveye çağrılmayan Meksika’ya yönelik de, “Meksika’yı karteller yönetiyor, buna izin veremeyiz” diyerek tehdit savurup, kirli emellerine dair bir başka planı açık etti. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise kıta faşistlerini bir araya getiren zirvede yaptığı konuşmada “Tanrı’nın buyruğu altındaki Hıristiyan ulusları, radikal narko-komünizm ve narko-tiranlığa karşı bir araya getirdiğini” söyledi! Bu söylem “tehdidi büyüt, kutsal görev ilan et, cepheyi hizala” paketinin neredeyse ders kitabı örneği! Tarih, savaş süreçlerinde egemenler tarafından bu retoriklerin ne denli sıkça kullanıldığının örnekleriyle doludur.
Başta Elif Çağlı olmak üzere, Marksist Tutum’da nicedir Üçüncü Dünya Savaşının sürdüğüne, bu emperyalist paylaşım savaşının parçalı, birbirine eklemlenen halkalar şeklinde yürüdüğüne ısrarla dikkat çekiliyor. Bugüne kadar yoğunlaştığı Ortadoğu’da artık belli bir noktaya getirilmek istenen Üçüncü Dünya Savaşının odağının Asya-Pasifik hattına kaydırılmak istendiğini de defaatle vurguluyoruz. Küba’nın coğrafi olarak olmasa da küresel güç dengeleri bakımından bu hatla doğrudan ilişkisi vardır. Dolayısıyla ABD’nin Küba ablukasını bu hattan, bölgesel ve küresel zemininden bağımsız düşünemeyiz. Elif Çağlı’nın uzun süre önce dikkat çektiği gibi ABD, yükselen Çin karşısında hegemonyasını güçlendirmek üzere bugün tüm dünyada atağa geçiyor. Bir taraftan İran savaşı ile birlikte Ortadoğu’daki süreci belli anlamda tamamlamaya çalışırken, öte yandan arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’da zemin hazırlığı yapıyor.
Trump ABD’sinin yakın dönem kıta faaliyetlerine bakmak, kıtaya ilişkin büyük resmi ortaya koymak açısından fazlasıyla yeterlidir. Ne yapıyor burada Trump? Doğu Pasifik, Atlantik ve Karayipler’e savaş gemilerinden denizaltılara, uçak gemilerinden binlerce askere ulaşan düzeyde askeri yığınaklar yapıyor. Çeşitli askeri tatbikatlar düzenliyor. Brezilya’dan Kolombiya’ya ticaret savaşı yürütüyor. Seçim öncesi Şili’ye diplomatik sopa sallıyor, bunun da etkisiyle hükümet değişikliği yaşanıyor. Grönland’ın kendilerine verilmesi, Kanada’nın ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiğini söylüyor. Venezuela devlet başkanını kaçırıyor. Bölgesel güçlerden Brezilya’ya ayar veriyor. Meksika’ya parmak sallıyor. Küba’nın boğazına çöküyor. Kıta genelinde faşist liderlerden askeri bir ittifak kuruyor…
Kıta emekçilerini birbirine düşürme ve savaşın içine sürükleme çabaları artarken Amerikan işçi sınıfının örgütlülüğü ve emperyalist savaş karşıtı hareketi her zamankinden daha hayati bir öneme sahip bulunmaktadır. Emperyalist savaş cehenneminin giderek yayıldığı ve daha da büyük felâketlerin kapıda beklediği bir süreçte, birleşmiş bir kıta işçisinin sesine duyulan ihtiyaç günden güne artmıştır, daha da artacaktır. Haksız savaşları durdurabilecek, kıta halklarının kaderini kendi ellerine almasını sağlayacak tek güç işçi sınıfıdır. Ve işçi sınıfı tarih sahnesine çıkacağı o güne kadar, egemenler gerek kıtayı gerekse de tüm dünyayı kendi çıkarları uğruna yakıp yıkmaya devam edecektir.
[1] Fidel Castro ile Hugo Chávez arasında 2000’de imzalanan anlaşma, Venezuela petrolüne karşı Küba’dan nitelikli işgücü (hekim, öğretmen, danışman) takasına dayanıyordu. Bu anlaşma Küba’nın SSCB’nin çöküşünden sonra yaşadığı “Periodo Especial” (Özel Dönem) olarak adlandırılan krizden belli oranda çıkmasını sağlamıştı.
[2] Kâğıt üzerinde bu oluşumun kıtadaki kitlesel göçü durdurmak ve uyuşturucu kartellerini engellemek amacıyla kurulduğu söyleniyor. Elbette esas başkadır. Zira “suç örgütlerine karşı askeri harekât başlatmak da dâhil ortak hareket etmeyi” vaat eden bu koalisyonun bizzat kendisi organize suç örgütü niteliğindedir. ABD’nin kıta temelinde askeri bir ittifak kurduğu açıktır. Bu ittifaka dahil olan 13 ülke şunlardır: ABD, Arjantin, Bolivya, Şili, Paraguay, El Salvador, Costa Rica, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Guyana, Honduras, Panama, Trinidad ve Tobago.