Emperyalist Savaşın Ateşi Yayılıyor, Yıkım Artıyor
Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, ABD ve İsrail, emperyalist hedefleri doğrultusunda İran’a kapsamlı bir saldırı düzenlemişlerdi. İran da bu saldırılara karşı misillemelerde bulunmuş, fakat savaş çok uzun sürmemiş ve 12 günün ardından taraflar arasında yapılan bir mutabakatla ateşkes ilan edilmişti. Bu mutabakatı, ABD’nin savaşı tırmandırmayı istemediğinin, bölgeye yayılmasını göze alamadığının belgesi olarak değerlendirenler oldu. Ancak bu yorumları yapanların yanılgılarının ortaya çıkması çok uzun sürmedi. Savaşın ateşi, ABD ve İsrail’in tüm dünyaya izlettikleri askeri hazırlıkların ardından 28 Şubat günü İran’a yönelik hava saldırılarıyla yeniden harlandı.
Savaş emekçiler için ölüm, yıkım, yerinden yurdundan olma, ekonomik zorlukların daha da büyümesi ve bunlarla birlikte pek çok acı ve sıkıntının yaşanması demektir. Nitekim, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaşta, İran’da ölenlerin sayısı 1400’ü, yaralıların sayısı ise 18.000’i aştı. Saldırılarda ölen sivillerin yaş aralığı birkaç aylık bebeklerden 88 yaşındaki ihtiyarlara uzanıyor. Bunlar arasında İran’ın güneyinde yer alan Minap’ta bir kız ilkokulunu Amerikan füzelerinin 45 dakika arayla iki kez vurması sonucu hayatını kaybeden 168 kız öğrenci de yer alıyor.
ABD-İsrail ittifakı, hava saldırılarıyla, İran’ın nükleer araştırma merkezleri, askeri üsleri, petrol rafinerileri, doğalgaz işleme tesisleri ve enerji iletim altyapısı başta olmak üzere pek çok hedefi vurdu. Sadece askeri hedeflere değil ekonomik önemi yüksek merkezlere de saldırdı. Örneğin, İran ekonomisinin “Aşil topuğu” olarak tanımlanan, petrol ihracatının yaklaşık %90’ının buradan yapılan yüklemelerle sağlandığı Hark Adası vuruldu. Molla rejiminin üst düzey yöneticilerine suikast saldırıları düzenleyerek rejimi zayıflatmaya, kendi içinde çatlatmaya çalıştı.
Tüm bunlara bir de İsrail’in fırsattan istifade Lübnan’a saldırıp işgal harekâtına girişmesinin yol açtığı sonuçlar eklendi. Güney Lübnan’daki Hizbullah mevzilerinin vurulması ile başlayan, İsrail ordusunun özel birlikler ve zırhlı unsurlarla sınır hattında ilerlemesi ile devam eden saldırıların ardından, 1 milyona yakın kişi yaşadığı yeri terk ederek daha güvenli görünen Beyrut’a kaçtı. Ne var ki İsrail Beyrut’u da bombalamaya başladı. Üstelik Beyrut zaten göçlerle kaldıramayacağı kadar yoğun bir nüfusa ulaşmıştı. İsrail’in açtığı Lübnan cephesinde de şu ana kadar ölenlerin sayısı 1000’i, aştı, yaralı sayısı ise 2500’e yaklaştı.
Savaş sadece İran’da ve Lübnan’da yüzlerce insanın hayatını kaybetmesi, binlercesinin yaralanması, 3 milyondan fazla insanın yaşadığı yeri terk etmesiyle büyük bir insani drama yol açmakla kalmadı. Bu savaş tüm bölgeyi ateşe vermiş durumda. İran da, İsrail’e ve ABD güçlerinin faaliyet gösterdiği, Ortadoğu’daki en az 27 askeri üsse füze ve insansız hava aracı taarruzları düzenleyerek saldırılara karşılık verdi. İran şu ana kadar, Bahreyn, Irak, Ürdün, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki çeşitli hedefleri vurdu. Yağan bombalar nedeniyle binlerce insan Körfez ülkelerini terk etti. Bu ülkelerde toplamda 50’den fazla ölüm, yüzlerce yaralanma yaşandı. Faşist Netanyahu hükümetinin azgın savaş politikaları, İsrailli emekçileri de ateş ortasında bıraktı. İran’ın misillemeleri sonucu ise en az 15 İsrailli öldü, 3700’den fazlası yaralandı. ABD ordusu ise, bölgedeki çatışmalarda 13 askerinin öldüğünü, 200’e yakın askerin yaralandığını açıkladı.
Bu verilerin sadece resmi kurumların açıkladığı rakamlar olduğu unutulmamalıdır. Sert sansür uygulamaları, dezenformasyon, manipülasyon bombardımanları nedeniyle “savaşta ilk önce gerçekler öldürüldüğü” için, gerçek tabloyu görebilmemizin önünde büyük engeller bulunuyor. ABD’nin ve İsrail’in, saldırılarını çok katmanlı bir sansür ve bilgi kontrolü sistemi eşliğinde sürdürdüğünü özellikle vurgulamak gerekiyor. Bu sistem yalnızca klasik devlet sansüründen ibaret değil. Teknoloji şirketlerinin katkısıyla medya erişimi kısıtlarının, manipülasyonun ve dezenformasyonun birleştiği bir şekilde uygulanıyor. Bunların etki alanı dışındaki gazetecilerin, kurumların hem haber almasının hem haber yaymasının önüne geçiliyor.
İsrail’de zaten var olan “askeri sansür” mekanizması, savaşla birlikte ciddi biçimde sertleştirilmiş durumda. Gazetecilerin yayımlayacağı içerikler askeri sansür onayına tabi. “Güvenlik riski” sayılan haberler tamamen yasaklandığı gibi bu haberleri yapanlar ve yayanlar “düşmana yardım” suçlamasıyla yargılanıyor ve ağır hapis cezaları tehdidi ile karşı karşıya kalıyor. Savaşın başlamasıyla birlikte sansür, doğrudan savaş alanı bilgilerinin önünün alınmasına yoğunlaşmış durumda. İsrail’deki hasarın görünürlüğünü engellemek için gazetecilerin saldırı bölgelerine erişimlerinin önüne geçiliyor. Elde ettikleri görüntülerin içerikleri yayın öncesi katı biçimde denetleniyor. Füze saldırıları sırasında, canlı yayınlarda gökyüzü görüntüsü vermek, füze düşüş noktalarında çekim yapmak tamamen yasaklanmış durumda. Özellikle, askeri tesislerin, hava savunma sistemlerinin görüntülenmesine kesinlikle izin verilmiyor. Bu yüzden İran saldırılarının etkileri aslında tam olarak bilinmiyor.
Bu savaşta dikkat çeken yeni bir unsur da uydu görüntülerine erişimin kısıtlanması. ABD merkezli şirketler bölgeden gelen görüntülere gecikme uyguluyor, bazı bölgeleri de erişime tamamen kapatmış durumdalar. Bu da gerçek hasar tespitinin yapılmasını zorlaştırıyor. Sansürle birlikte bir de haber manipülasyonu söz konusu. Algıları belirleyecek biçimde, belirli olaylar sürekli öne çıkarılıp, bazı olaylar tamamen görünmez kılınarak yönlendirmeler yapılıyor. Pentagon, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı ve İsrail ordusu tam isabet kaydettikleri imha görüntülerini yayımlıyor. Bu görüntüler tıpkı video oyunlarındaki gibi kurgulanıp hem resmi hesaplardan hem de başka kanallardan dolaşıma sokuluyor. Yapay zekâ üretimli sahte videolar, sahte saldırı görüntüleri, propaganda içerikleri bu işle görevli birimler tarafından üretilerek özellikle sosyal medya kanalları üzerinden sistemli biçimde yayılıyor.
Yani aslında şu anda medya üzerinden aktarılanlar, gerçek durumu gizleyecek biçimde, çarpıtmalarla ve yönlendirici kurgularla servis ediliyor. Doğru bilgiye ulaşım ise dört bir koldan engelleniyor.
Savaş sadece füzelerin düştüğü ülkeleri etkilemiyor
Savaş dünya ekonomisini hızlı ve keskin biçimde etkilemiş durumda. Üretimin düşürülmesi ve Hürmüz Boğazının kapanmasıyla nakliyenin durması, petrol ve doğalgaz fiyatlarında büyük bir artışa yol açtı. Brent petrolün varil fiyatı 100 doları aştı ve hızlı biçimde daha da yüksek fiyatlara ulaşabilir. Enerji taşımacılığı ve deniz ticareti ciddi biçimde aksadı. Hürmüz Boğazı dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bir hat olduğu için bu durum küresel enerji ihtiyacının karşılanması bakımından çok ciddi bir tıkanmaya yol açtı. Ayrıca hem İran’da hem de İran’ın hedef aldığı rafineri ve enerji altyapılarında oluşan tahribat, kısa vadeli bir arz şokunun ötesinde, uzun vadeli kapasite kaybına işaret ediyor. Bu da fiyatların geçici değil kalıcı biçimde yüksek seyretmesine neden olabilir.
Sigorta maliyetlerinin yükselmesi, tankerlerin alternatif ve daha uzun rotalara yönelmesi, limanlardaki yoğunluk ve güvenlik riskleri gibi faktörler, yalnızca enerji değil tüm maliyetleri arttırıyor. Bu durum aynı zamanda küresel tedarik zincirlerini de kırılgan hale getiriyor. Enerji ve nakliye fiyatlarındaki artış tüm ürünlerin maliyetlerinin artmasına yol açtığı için bu durum dizginlenemeyen bir enflasyonun da kaynağı haline gelebilir. 1973’teki Petrol Krizi sırasında petrol fiyatlarının birkaç kat artması, pek çok kapitalist ülkenin ekonomilerinde stagflasyona, yani durgunluk ve enflasyonun birlikte yaşanmasına neden olmuştu. Bugün yaşanan gelişmeler, bu tarihsel örnekteki duruma benzer etkiler yaratmaya doğru ilerliyor. Hatta kapitalist pazar o günlere göre olağanüstü ölçüde geliştiği için etkileri çok daha sarsıcı olacak gibi görünüyor.
Yaşananların önemli ama çoğu zaman gözden kaçan bir boyutu da tarım sektörüne yönelik etkileridir. Çünkü modern tarımda petrolün ve doğalgazın önemi çok büyüktür. Sadece taşımacılık maliyetleri bakımından değil, suni gübre üretiminde de doğalgazdan ve petrolden elde edilen bazı maddeler kullanıldığı için bu hammaddelere ihtiyaç vardır. Doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki artış ve üretim aksaklıkları nedeniyle gübre üretiminde de ciddi düşüşler ve fiyat artışları bekleniyor. Nitekim daha önce 2021-2022 yıllarında yaşanan enerji krizinde, gübre fiyatları %100’ün üzerinde artmış, bu da tüm gıda fiyatlarında çok hızlı bir yükselişe sebep olmuştu. Benzer bir sürecin yaşanması gıda üretiminde daralma ve fiyatlarda ciddi artış anlamına gelecektir.
Savaşın dünya ekonomisi üzerindeki etkisi, yalnızca enerji fiyatlarındaki artışla sınırlı kalmayan; üretimden taşımacılığa, tarımdan enflasyona kadar uzanan zincirleme bir büyük sorunlar dinamiği yaratmış durumda. Bu gelişmeler, yalnızca bölge ülkelerinde değil, dünya ölçeğinde emekçi sınıfların yaşam koşullarını ağırlaştıracak bir yoksullaşma dalgasını beraberinde getirebilir. Reel ücretlerin enflasyon karşısında erimesi, işsizliğin artması sonucu emekçiler daha zor koşullarla karşı karşıya kalacaklardır. Dünya zaten ekonomik krizler sarmalındayken yaşanan bu etkiler yıkımı daha da derinleştirecektir. Son birkaç ayda Avrupa’da ve ABD’de yüz binlerce işçi işten atıldı. Türkiye’de de çok sayıda fabrika kapanıyor ya da işçi çıkarıyor. Şimdi çok daha büyük bir işsizlik dalgası kapıda bekliyor.
ABD’de de, Avrupa’da da, Türkiye’de de genişleyen tek sanayi kolu savaş sanayiidir. Üretilen milyarlarca dolarlık mühimmat halklara ölüm olarak yağarken, bunun maliyeti, savaş alanından yüzlerce, binlerce kilometre uzaktaki emekçilere, reel ücretlerdeki düşüş, işsizlik ve vergilerdeki artış olarak yansıyor.
Savaş bizden uzakta mı?
Savaşın alevleri henüz doğrudan Türkiye’yi yakmış değil. Ancak bu durum, Türkiye’nin çatışmanın dışında ve güvende olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, mevcut jeopolitik konumu ve özellikle rejimin izlediği dış politika çizgisi nedeniyle Türkiye, bölgesel savaş dinamiklerinin doğrudan etkisine açık ve yüksek risk altında bir ülkedir.
Türkiye’nin bu riskli konumunun en önemli nedenlerinden biri topraklarında barındırdığı stratejik askeri üslerdir. “Soğuk Savaş”tan bu yana ABD ve NATO’nun Ortadoğu’ya yönelik askeri operasyonlarında aktif olarak kullanılan İncirlik Hava Üssü, ABD’nin bölgedeki hava operasyonlarının önemli bir merkezidir. İran için İncirlik Üssü, doğrudan ABD askeri varlığının bir uzantısıdır. Nitekim İran, bölgedeki tüm ABD üslerinin kendisi için hedef olduğunu açık biçimde ifade etmiştir. Bu yüzden İncirlik Üssünün, balistik füze ya da insansız hava aracı saldırılarına uğrama ihtimali vardır. Her ne kadar rejim tarafından önemsiz, yanlışlıkla gerçekleşmiş gibi gösterilse de Türkiye hava sahasında bugüne kadar üç füze imha edildi. 4 Mart, 9 Mart ve 12 Mart tarihlerinde İran’dan ateşlenen füzelerin Adana’daki İncirlik Üssünü hedef aldığı ve NATO tarafından havada imha edildiği öne sürülüyor.
İncirlik Üssüne benzer şekilde, Malatya’da kurulu Kürecik Radar Üssü de Türkiye’nin hedef olma ihtimalini artıran bir diğer kritik unsurdur. NATO’nun füze savunma sistemi kapsamında kurulan bu radar üssü özellikle İran’dan gelebilecek balistik füze tehditlerini erken tespit etmek amacıyla kullanılmaktadır. Elde edilen veriler başta ABD ve İsrail olmak üzere NATO müttefikleriyle paylaşılmaktadır. Bu durum, İran karşısında Türkiye’nin “tarafsız” bir aktör olarak davrandığı iddiasını da aslında boşa düşürmektedir. Bu üslerin hedefte olması nedeniyle NATO hızlı biçimde, Patriot hava savunma sistemi bataryalarını her iki üsse de yerleştirme kararı almıştır. Savaşların doğası gereği, taraflardan birinin askeri unsurlarını barındıran ülkeler hızla çatışmanın parçası haline gelebilirler. Bu yüzden Türkiye mevcut pozisyonu itibariyle savaşın etkilerine son derece açık bir haldedir.
Türkiye’deki ve dünyadaki tüm emekçiler, bu savaştan doğrudan etkilenmektedir. Bu nedenle tüm dünya işçi sınıfının bu emperyalist savaşa karşı aktif tutum alması bir zorunluluktur. Emperyalist savaşa karşı tepkileri eyleme dökecek, etkili hale getirebilecek olan başta sendikalar olmak üzere işçi sınıfının örgütleridir. İşçiler bu tutumu eyleme dönüştürmek için sendikalarını zorlamalı, her zeminde haksız savaşların karşısında olan tutumlarını ortaya koymalı ve bu tutumu güçlendirmek için çalışmalıdır.