Marx, İngiltere’de 1844 tarihli Bankacılık Yasasının ülkedeki bütün değerleri dolaşım araçlarına dönüştürmek istediğini belirtir. Bu yasa, dışarıya altın akışını dolaşım araçlarındaki daralma ile ve içeriye altın akışını dolaşım araçlarındaki genişleme ile dengelemek istemiştir. Fakat ortaya çıkan sonuçlar bu yaklaşımın yanlışlığını kanıtlamıştır.
Marx, değerli metal çıkış ve girişlerine ilişkin olarak önemli hususlara işaret eder. Birincisi, ticari ilişkilerin yarattığı etkidir. Örneğin 19. yüzyılda Amerika ile Avrupa’nın Asya ile ticari ilişkileriyle birlikte, Asya’ya gümüş ihracatında olağanüstü bir artış gerçekleşmiştir. İhraç edilen gümüşün yerini doldurmak üzere Avrupa’da iç piyasaya büyük ölçüde ek altın sürülmüştür. Tahminlere göre, 1857’ye kadar İngiltere’nin iç dolaşımına yaklaşık 30 milyonluk altın eklenmiştir. Böylece 1844’ten beri Avrupa ve Kuzey Amerika’nın tüm merkez bankalarındaki madeni rezervlerin ortalama düzeyi yükselmiştir. Avrupa ülkelerinde yeni arz edilen altının bir kısmı iç para dolaşımı tarafından soğurulmuştur. İç para dolaşımının büyümesi ve altın sikkelerin miktarının artması, banka rezervlerinin daha hızlı büyümesini de beraberinde getirmiştir. Son olarak, yeni altın rezervi keşiflerinden sonra zenginlik artışı nedeniyle lüks mallar için değerli metal tüketimi de artmıştır.
İkincisi, aynı ülke sürekli olarak değerli metal ithal eder ve yine sürekli olarak değerli metal ihraç eder. “Nihayetinde çıkışın mı yoksa girişin mi gerçekleşeceğini, sadece, şu ya da bu yöndeki hareketin ağır basması belirler. Her zaman, değerli metal ithalatının ya da ihracatının daha fazla olmasının, sadece, meta ithalatı ile meta ihracatı arasındaki ilişkinin sonucu ve ifadesi olduğu düşünülür; oysa bu, aynı zamanda, meta ticaretinden bağımsız bir değerli metal ithalat ve ihracat ilişkisinin ifadesidir.”
Üçüncüsü, ithalatın ihracata ağır basması veya bunun tersi, tümüyle, merkez bankalarındaki madeni rezervlerin artış ya da azalmalarıyla ölçülür. “Bu ölçü aletinin ne kadar hassas sonuçlar vereceği, doğal olarak, her şeyden önce, genel olarak bankacılık sisteminin ne ölçüde merkezileşmiş olduğuna bağlıdır. “Dördüncüsü, azalma hareketinin daha uzun bir süre boyunca devam etmesi ve böylece azalmanın kendisini hareketin eğilimi olarak ortaya koyması”dır.
Beşincisi, Ulusal Bankanın madeni rezervinin belirlenmesi üç etmene bağlıdır: “1. Uluslararası ödemeler için ayrılan rezerv fonu, bir başka deyişle, dünya parası rezerv fonu. 2. Sırasıyla genişleyip daralan iç metal dolaşımı için ayrılan rezerv fonu. 3. Mevduat ödemeleri ve banknotların konvertibilitesi için ayrılan rezerv fonu.” Altıncısı, gerçek bunalım her zaman ancak kambiyo kurlarının değişmesinden sonra, yani değerli metal ithalatı değerli metal ihracatına üstünlük kurar kurmaz patlak vermiştir. “Yedincisi, genel bunalımlar son bulur bulmaz, altın ve gümüş, yine, geçmişteki denge durumunda farklı ülkelerin her birinin rezervleri arasında var olan oranlara göre dağılır. Diğer koşullar aynı kalırken, rezervin her bir ülkedeki göreli büyüklüğü, o ülkenin dünya pazarındaki rolüyle belirlenir.” “Sekizincisi, metal çıkışları çoğunlukla dış ticaretin durumundaki bir değişikliğin belirtisidir ve bu değişiklik de, koşulların yine bir bunalım doğrultusunda olgunlaşmakta olduklarının bir işaretidir. Dokuzuncusu. Asya, Avrupa’yla ve Amerika’yla ticaretinde ödemeler bilançosu fazlası veriyor olabilir.”
Ödünç sermayenin görece bol olduğu evrelerde, altın ya da gümüş biçimindeki fazla sermaye girişi faiz oranı üzerinde ve dolayısıyla da işlerin bütününün rengi üzerinde ciddi etkilerde bulunmak zorundadır. Diğer yandan: “Geri dönüşler sürekliliğini yitirdiğinde, pazarlar dolup taştığında ve görünürdeki gönenç artık yalnızca kredi sayesinde korunabilir hale geldiğinde; yani, çok güçlenmiş bir ödünç sermaye talebi var olduğunda ve bu nedenle faiz oranı en azından ortalama düzeyine ulaşmış olduğunda, bunların hemen ardından, çıkış, yani süreklileşen ve güçlü bir değerli metal ihracatı ortaya çıkar.” Bu koşullar faiz oranını doğrudan doğruya etkiler. “Ama faiz oranının yükselmesi, kredi işlemlerini sınırlandırmak yerine, bunları genişletir ve bunların tüm kaynaklarının aşırı derecede zorlanmasına yol açar. Bu nedenle, bu dönem çöküşten önceki dönemdir.” Ayrıca, belirli ölçülerde tehdit edici koşullar altında, iskonto oranının zirveye yükseleceği yönünde genel bir endişe doğar. “Dolayısıyla, başta kredi şövalyesi olmak üzere herkes, geleceği iskonto etmeye ve verili anda mümkün olduğunca çok kredi aracını elinin altında bulundurmaya çalışır.” “Kredi ve bankacılık sisteminin gelişimi, bir yandan tüm para-sermayenin zorla üretimin hizmetine sokulmasına yol açar ve diğer yandan, çevrimin belirli bir evresinde madeni rezervi, kendisine düşen işlevleri artık yerine getiremeyeceği bir en alt düzeye indirir; tüm organizmanın bu aşırı duyarlılığını üreten şey, bu gelişmiş kredi ve bankacılık sistemidir.”
Marx, sözde her şeyi bilen ekonomi politiğin özel olarak “sermayeyi” ele aldığı sürece, altını ve gümüşü en ağır şekilde aşağıladığını ve onları sermayenin en önemsiz ve yararsız biçimi saydığını belirtir. Bankacılık sistemi üzerinde durmaya başlar başlamaz ise her şey tersine döner ve altın ve gümüş, türünün en iyi örneği olan sermaye olur; bunların korunması için de tüm diğer sermaye ve emek biçimlerinin feda edilmesi gerekir. “Peki ama, altını ve gümüşü, servetin diğer şekillerinden ayıran şey nedir? Değer büyüklükleri değil (çünkü bunlar, onlarda nesnelleşmiş olan emeğin miktarıyla belirlenir), bunların, servetin toplumsal karakterinin bağımsız cisimleşmeleri ve ifadeleri olmalarıdır.” Buraya Engels’in eklediği not önemlidir. “Toplumun serveti, yalnızca, onun bireysel sahipleri olan tek tek bireylerin serveti şeklinde var olur. Toplumsallığını, yalnızca, bu bireylerin, gereksinimlerini karşılamak için, nitel açıdan farklı olan kullanım değerlerini birbirleriyle mübadele etmeleri sayesinde korur. Kapitalist üretimde bunu yalnızca para aracılığıyla yapabilirler. Böylece, tek bir bireyin serveti, yalnızca paranın aracılığıyla, toplumsal servet olarak gerçekleştirilir; söz konusu servetin toplumsal doğası, parada, yani bu şeyde cisimleşmiştir.”
Marx’ın belirttiği üzere, servetin bu toplumsal varlığı, öbür dünya şeklinde, toplumsal servetin gerçek öğelerinin yanındaki ve dışındaki bir şey, nesne, meta olarak görünür. “Üretim akıcılığını koruduğu sürece bu toplumsal varlık unutulur. Kendisi de servetin toplumsal biçimi olan kredi, parayı uzaklaştırır ve onun yerini gasp eder. Üretimin toplumsal karakterine duyulan güven, ürünlerin para biçiminin, sadece gözden kaybolan ve düşünsel bir şey olarak, sadece bir hayal olarak görünmesine yol açar. Ama kredi sarsıntıya uğrar uğramaz (ve bu evre, modern sanayinin evrimi içinde her zaman kaçınılmaz olarak ortaya çıkar), tüm gerçek servetin gerçekten ve birdenbire paraya, yani altına ve gümüşe çevrilmesi gerekir; bu, çılgınca bir taleptir, ama sistemin kendisinden ister istemez türer. Ve bu muazzam talepleri karşılaması beklenen tüm altın ve gümüş, Bankanın mahzenlerindeki birkaç milyondan ibarettir.”
“Altın çıkışının etkileri, üretimin, gerçekte, toplumsal üretim olarak toplumsal denetime tabi olmadığını, servetin toplumsal biçiminin onun dışındaki bir şey olarak var olmasıyla, çarpıcı bir şekilde gösterir. Aslında, meta ticaretine ve bireysel mübadelelere dayanmaları ölçüsünde, bu, kapitalist sistem ile daha önceki üretim sistemlerinin ortak bir özelliğidir. Ama bu, ilk olarak kapitalist sistemde en çarpıcı şekilde ve en tuhaf saçma karşıtlık ve anlamsızlık biçiminde ortaya çıkar, çünkü, 1. kapitalist sistemde dolaysız kullanım değeri için üretim, üreticinin kendi kullanımı için üretim en eksiksiz şekilde ortadan kaldırılmıştır, yani servet, sadece, kendisini üretim ile dolaşımın birbirine geçmesi şeklinde ifade eden bir toplumsal süreç olarak var olur; 2. çünkü, kredi sisteminin gelişmesiyle birlikte, kapitalist üretim, aynı zamanda servetin ve onun hareketinin hem maddi hem de hayali engeli olan bu madeni engeli kaldırmak için hiç durmadan çabalar, ama ikide bir kafasını bu engele çarpar.” Ayrıca, “bunalım sırasında, tüm poliçelerin, değerli kâğıtların ve metaların hemen ve aynı anda banka paralarına ve tüm banka paralarının da altına çevrilebilir olması talebi ortaya çıkar”.
Bu bölümde Engels’in eklediği notta, kambiyo kurunun, para metallerinin uluslararası hareketinin barometresi olarak bilindiği vurgulanır. Örneğin İngiltere’nin altın ihracatının hacmi büyür ve süresi uzarsa, İngiliz banka rezervi bundan etkilenir ve başta İngiltere Bankası olmak üzere İngiliz para piyasası koruyucu önlemler almak zorunda kalır. Engels’in notunda belirtildiği üzere, bunların en önemlisi faiz oranının yükseltilmesidir. “Kayda değer miktarlarda altın çıkışı gerçekleşirken para piyasası hep sıkışık olur, yani para biçimindeki ödünç sermaye talebi, arzı ciddi ölçülerde aşar ve daha yüksek faiz oranı bunun kendiliğinden bir sonucudur; İngiltere Bankası’nın belirlediği iskonto oranı mevcut duruma karşılık gelir ve kendisini piyasaya kabul ettirir.”
Asya’yla İngiltere Arasındaki Kambiyo Kuru:
Marx, çok geniş sınırlar içinde bile olsa, bir üretim genişlemesinin faiz oranını yükseltmeden gerçekleşemeyeceğini iddia etmenin budalalık olduğunu belirtir. “Borçlanılan para miktarı, yani kredi işlemlerinin dahil olduğu işlerin tutarı büyüyebilir; ama bu işlemler, verili faiz oranı aynı kalırken de artabilir.” Ayrıca, yurtdışından ithal edilen şeylerin İngiltere’nin gelirine eklenmesi ölçüsünde, İngiltere bunları tüketebilir ya da sermaye olarak yeniden yatırabilir. Bunların ikisi de kambiyo kurunu etkilemez. Gelirin bir kısmını yerli ürünlerin ya da yabancı ürünlerin oluşturması, bu gelirin üretken ya da üretken olmayan şekilde tüketilmesi, üretimin ölçeğini değiştirebilecek olsa bile, kambiyo kurlarında hiçbir değişikliğe yol açmaz.
İngiltere’nin Ticaret Bilançosu
Marx, dış kambiyo kurunu değiştiren nedenleri sıralar. Birincisi, hangi nedenlerle belirleniyor olursa olsun, anlık ödemeler bilançosu nedeniyle. İkincisi, ister madeni para olsun isterse kâğıt para, bir ülkede paranın değer yitirmesi nedeniyle. Üçüncüsü, “para” olarak biri gümüş ve diğeri altın kullanan iki ülke arasındaki kambiyo kuru söz konusu olduğunda, bu kur söz konusu iki metalin değerlerindeki göreli dalgalanmalara bağlıdır. “İngiltere’de para aşırı derecede bol, faiz oranı düşük ve değerli kâğıtların fiyatları yüksekken, kambiyo kuru elverişsiz olabilir ve hatta bir altın çıkışı gerçekleşebilir.”
Marxbölümü bitirirken, kapitalizmin gelişim süreci içinde para sistemi ile kredi sistemi arasındaki ilişki ve farklılığa işaret eder. “Para sistemi özünde Katolik, kredi sistemi özünde Protestandır.” “Metaların parasal varlığı, kâğıt biçiminde, yalnızca toplumsal bir varlığa sahiptir. Huzur getiren şey, inançtır. Metalara içkin ruh olarak para-değere inanç; üretim tarzına ve onun alnında yazılı olan düzene inanç; sadece, kendi kendisini değerlendiren sermayenin kişileşmeleri olarak, üretimin bireysel yürütücülerine inanç. Ama Protestanlık kendisini Katolikliğin temellerinden ne kadar az kurtarıyorsa, kredi sistemi de kendisini para sisteminin temelinden o kadar az kurtarır.”
(devam edecek)