Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /30

Marx’ın Kapital’ini Okumak, I. Cilt /30 Elif Çağlı

Bölüm 25: Modern Sömürgeleştirme Teorisi

Marx bu bölümün başlığı hakkında (Modern Sömürgecilik Teorisi de denebilir) bir dipnot düşmüş ve konuya açıklık getirmiştir. “Burada, gerçek sömürgeler, özgür göçmenlerin gidip yerleştikleri bakir topraklar söz konusudur. Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik anlamda, hâlâ bir Avrupa sömürgesidir.” Ayrıca bu kategoriye, köleliğin kaldırılmasıyla daha önceki koşulların tamamıyla değişmiş olduğu eski plantasyonlar da dahildir.

Kapitalist düzenin savunucusu olan ekonomi politik, pek çok konuda olduğu gibi önemli bir ayrım noktasında da, işine öylesi geldiği için tam bir kafa karışıklığı yaratmıştır. Marx işte bu önemli ayrım noktasına değinir. Şöyle ki, ekonomi politik, biri üreticinin kendi emeğine ve diğeri başkalarının emeğinin sömürülmesine dayanan çok farklı türdeki iki özel mülkiyeti birbirine karıştırır. Böylece, bunlardan ikincisinin yalnızca birincisinin doğrudan karşıtı olmakla kalmayıp, aynı zamanda onun mezarı üzerinde boy attığını da gözlerden gizler.

Marx’ın Kapital’i yazdığı tarihlerde, onun deyişiyle ekonomi politiğin yurdu olan Batı Avrupa’da ilk birikim süreci az çok tamamlanmış bulunmaktadır. “Kapitalist rejim, burada bütün ulusal üretimi ya doğrudan doğruya egemenliği altına almış ya da ilişkilerin henüz daha az gelişmiş olduğu yerlerde, onun yanında varlığını sürdürmekle birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmakta olan günü geçmiş üretim tarzına ait toplumsal katmanları en azından dolaylı olarak kontrol edebilecek duruma gelmiştir. Politik iktisatçı, olguların daha yüksek sesle kendi ideolojisini yüzüne vurması ölçüsünde şiddetlenen bir gayret ve kabaran bir heyecanla, kapitalizm öncesi dünyanın hukuk ve mülkiyet kavramlarını, sermayenin bu tamamlanmış dünyasına uygular.”

O dönemin ABD’si, Avustralya’sı gibi sömürgelerdeki nesnel durum ise Batı Avrupa’dan farklıdır. Bu sömürgelerde, kapitalizmin gelişimine engel olan kapitalizm öncesi üretim ilişkileri henüz güçlüdür. O nedenle, sömürgelerde kapitalist rejim, kendi emek koşullarının sahibi olan ve emeğiyle kapitalistleri değil kendisini zenginleştiren üreticilerin engeliyle karşılaşır. “Bu birbirlerinin tam karşıtı iki ekonomik sistem arasındaki çelişki burada kendisini ikisi arasındaki fiili çatışmayla ortaya koyar.” Anavatanın gücüne sırtını dayayan kapitalist, üreticinin kendi bağımsız emeğine dayanan üretim ve mülk edinme tarzını zora başvurarak ortadan kaldırmaya çalışır.

Sermayenin dalkavuğu politik iktisatçı, anavatanında kapitalist üretim tarzını överken, yine anavatanındaki kapitalist düzenin çıkarına olarak, sömürgelerde iki üretim tarzının karşıtlığını yüksek sesle ilan eder. Bu amaçla, emekçiler mülksüzleştirilmeden ve buna uygun olarak üretim araçları sermayeye dönüştürülmeden, emeğin toplumsal üretici gücünün gelişmesinin, elbirliğinin, işbölümünün, geniş ölçüde makine kullanımının vb. mümkün olamayacağını kanıtlamaya girişir. İşbaşındaki politik iktisatçı sömürgelerde “ulusal zenginlik” adına vaaz verirken, aslında halkı yoksullaştıracak yapay yolların araştırılması peşindedir. İşte işin burasında, kendini mazur gösterme çabalarını arkasına gizlediği zırh, çürümüş ağaç kabuğu gibi kıyım kıyım ufalanıp parçalanır.

Marx’ın aktardığı üzere, E. G. Wakefield (1796-1862) adlı ünlü İngiliz sömürgecilik teorisyeni, modern sömürgeciliğin yürütümüyle ilgili olarak anavatanına hayırlı bazı görüşler sunmuştur. Onun teorisine göre, korumacılık sistemi nasıl başlangıcında anavatanda kapitalist imal etme girişimi idiyse, sömürgelerde de ücretli işçi imal etme girişimi olarak hizmet görecektir. Wakefield’ın “sistematik sömürgeleştirme” adını verdiği sömürgeleştirme teorisi, İngiltere tarafından bir süre yasalar eşliğinde sömürgelerde yürürlüğe konmaya çalışılmıştır. Wakefield’ın sömürgelerde keşfettiği ilk hakikat, ücretli işçi olmadıkça para veya üretim araçları sahipliğinin bir insanı henüz kapitalist yapmayacağıdır. O, sermayenin bir şey olmayıp, kişiler arasında “şeyler” aracılığıyla kurulan bir toplumsal ilişki olduğunu keşfetmiştir.

Marx, daha önce üzerinde durduğu gibi, sermayenin bir toplumsal üretim ilişkisi, bir burjuva üretim ilişkisi, burjuva toplumun üretim ilişkisi olduğunu hatırlatır. Ayrıca, üretim ve geçim araçları doğrudan üreticilerin mülkleri ise sermaye değildir. “Bunlar, ancak, aynı zamanda, işçinin sömürülmesine ve boyunduruk altına alınmasına hizmet eden araçlar haline geldikleri zaman, sermaye olur. Ama onların bu kapitalist ruhu ile maddi bedenleri, politik iktisatçının kafasında öylesine birbirine yapışık bulunur ki, o bunları her tür durumda, hatta sermayenin tam karşıtı şeyler oldukları zaman bile, sermaye diye isimlendirir.” Marx, burjuva iktisatçısının, salt para ilişkilerine feodal hukukun yaftasını yapıştıran feodal hukukçuya benzediğini vurgular.

Bir an için düşünelim. Emekçi kullandığı üretim araçlarının sahibi olduğunda ve kendisi için birikimde bulunduğunda kapitalist birikim ve kapitalist üretim tarzı olanaksızdır. Kapitalist birikim ve kapitalist üretim tarzından söz edebilmemiz için ücretli işçi sınıfının varlığı şarttır. Marx sorar: “Pekâlâ, eski Avrupa’da üretim araçlarının emekçinin elinden alınması ve dolayısıyla sermaye ile ücretli emeğin ortaya çıkması, nasıl mümkün oldu?” Wakefield’ın bu soruya yanıtı şudur: “Pek orijinal türden bir contrat social (toplum sözleşmesi) aracılığıyla.” Wakefield’a göre, insanlık sermaye sahipleri ve emek sahipleri olarak bölündü ve de bu bölünme gönüllü bir anlaşma ve birleşmenin sonucuydu! Marx’ın belirttiği gibi, bu, büyük insan kitlesinin “sermaye birikimi” onuruna kendini gönüllüce mülksüzleştirdiği anlamına gelen bir saçmalamadır.

Ama o zaman, neden, doğal sömürgeleştirmenin karşıtı olan “sistematik sömürgeleştirme”ye başvuruluyor? Çünkü “Amerikan Birliği’nin kuzey eyaletlerinde nüfusun onda biri bile ücretli işçiler kategorisi içinde yer almaz. ... Oysa, İngiltere’de ... halkın büyük kısmı ücretli işçilerden oluşur.” Marx, Wakefield’ın savunduğu “sistematik sömürgeleştirme”nin nedeninin, sömürgelerde yeterli ücretli işçinin bulunmaması olduğunu belirtir. Wakefield’a göre, eski sömürgeci zenginliğin biricik temeli köleciliktir. Fakat kapitalizm kölelerle değil özgür insanlarla iş görme zorunluluğuna dayandığına göre, Wakefield’ın modern sömürgeleştirme teorisi bir “geçiş önlemi”dir.

Kapitalist üretim tarzının temelini, toprağı elinden alınmış halk kitlesi oluşturmuştur. Wakefield’ın üzerinde durduğu gibi, ABD benzeri özgür bir sömürgede ise durum farklıdır. Özgür bir sömürgede toprağın büyük kısmı henüz halkın mülküdür. Buraya gelen her göçmen, bundan dolayı, bunun bir kısmını, daha sonra geleceklerin aynı şeyi yapmalarına fırsat vermeden kendi özel mülkü ve kendi kişisel üretim aracı haline getirebilir. Sömürgelerde sermayenin yerleşmesine karşı gösterilen direncin sırrı da işte bu durumdur. Yine Wakefield’ın sömürgelerdeki gerçekliği belirtirken aktardığı üzere, bir sömürgeleşme unsuru olabilmesi için, toprağın ekilmemiş halde bulunması yetmez, özel mülkiyet konusu haline getirilmek üzere kamusal mülkiyet altında olması gerekir. Toprağın çok ucuz ve bütün insanların özgür olduğu, herkesin istediği takdirde bir parça toprağı kolayca edinebildiği bir yerde emek yalnızca çok pahalı olmakla kalmaz, ne fiyata olursa olsun toplu emek bulmak güçleşir.

Marx sömürgelerdeki durumdan hareketle önemli bir soru sorar: “Sömürgelerde işçinin üretim araçlarından ve bunların kökü olan topraktan ayrı düşmesi diye bir durum henüz bulunmadığına ya da ancak tek tük veya sınırlı ölçekte görüldüğüne ve tarımın sanayiden ayrılması, tarımsal ev sanayisinin yok olması gibi şeyler de söz konusu olmadığına göre, sermaye için iç pazar nereden ve nasıl doğacaktır?” Bu soruyu yanıtlayabilmek için, önce kapitalizmin henüz gelişmediği zamanlarda özgür Amerikalıların gerçekliğini bilmek gerekir. Wakefield buna dikkat çeker: “Köleler ve bunların büyük işler için emek ve sermayeyi bir araya getiren patronları dışında, Amerikan halkının hiçbir kesimi tek başına tarımla uğraşmaz. Topraklarını kendileri işleyen özgür Amerikalılar, aynı zamanda bir sürü başka iş de yapar. Kullandıkları mobilya ve aletlerin bir kısmını çoğu zaman kendileri yaparlar. Oturdukları evleri çoğu zaman kendileri inşa eder, imal ettikleri öteberiyi, ne uzaklıkta olursa olsun, kendileri pazara getirir ve satar. İplik eğirir, kumaş dokurlar; sabun ve mum imal eder, giydikleri ayakkabı ve elbiseyi kendileri yaparlar. Amerika’da toprakla uğraşmak çoğu zaman bir demircinin, bir değirmencinin ya da bir bakkalın ikincil bir işidir.”

Kapitalist üretimin sırrı, ücretli işçiyi durmadan ücretli işçi olarak yeniden üretmekle kalmaması, aynı zamanda sürekli olarak sermaye birikimine oranla bir göreli ücretli işçi nüfusu fazlası üretmesidir. Böylece, emek arz ve talebi dengelenir ve ücret oynamaları kapitalist sömürüye uygun sınırlar içine alınır. Neticede işçinin kapitaliste vazgeçilmez biçimde gerekli görülen toplumsal bağımlılığı sağlanmış olur. Marx bu bağımlılık ilişkisini şöyle niteler: “Laf ebesi politik iktisatçının anavatanda bir büyücü ustalığıyla alıcı ve satıcı, aynı derecede bağımsız meta sahipleri, sermaye metasının sahibi ile emek metasının sahibi arasında serbestçe akdedilen bir sözleşme ilişkisi kılığına sokabildiği bir mutlak bağımlılık ilişkisidir bu.”

Ne var ki Wakefield’ın üzerinde durduğu üzere, sömürgelerde bu parlak hayali yıkacak koşullar egemendir o zamanlar. Buralarda mutlak nüfus anavatandan daha hızlı artar, emek arz ve talebi yasası paramparça olur. Sömürgelerde o anın ücretli işçisi ertesi gün pekâlâ kendi başına çalışan bağımsız bir köylü ya da bir zanaatçı olabilir. Böylece emek pazarından çekilir. Marx’ın belirttiği gibi, sürekli bir dönüşüm sürecidir bu: “Ücretli işçileri, sermaye için değil kendileri için çalışan, kapitalist beyleri değil kendilerini zenginleştiren bağımsız üreticiler haline getiren bu sürekli dönüşüm süreci, öte yandan, emek piyasası üzerinde son derece zararlı etkiler yapar. Sadece ücretli işçinin sömürülme derecesi aşırı ölçüde düşük olmakla kalmaz. Ücretli işçi, bağımlılık ilişkisi ile birlikte, kaçınmacı kapitaliste olan bağımlılık duygusunu da yitirir.” Marx, Wakefield’dan aktardıklarıyla sömürgelerdeki gerçekliğe değindikten sonra sonucu özetler: “İşte size, bizim E. G. Wakefield’ın bu kadar yiğitçe, böylesine dokunaklı ve veciz biçimde çizdiği uygunsuzluklar tablosu.”

Wakefield, sömürgelerde ücretli emek arzı sürekli, düzenli ve yeterli değildir diye yakınmaktadır. Keza sömürgelerde emekçiler icabında kendi hesaplarına çalışma olanaklarına sahip olduklarından, emeklerinin büyük kısmına kapitalistlerin ucuza el koymasına kesinlikle izin vermemektedirler. Kapitalistin kendi sermayesi ile Avrupa’dan işçi ithal etme kurnazlığı da para etmemektedir. Zira anavatandan getirilenler de çok geçmeden işçi olmaktan çıkmakta, kısa bir süre içinde bağımsız toprak sahibi haline gelmekte ya da ücretli emek piyasasında eski patronlarının karşısında rakip olarak yer almaktadırlar. Marx, “Ne facia! Erdemli kapitalistimiz ta Avrupalardan kendi parasıyla kendi rakiplerini getirmiş oluyor! Dünyanın sonu geldi zaten!” diye dalgasını geçer. Wakefield, sömürgelerde “ücretli işçilerden yana ne bağımlılık kaldı, ne de bağımlılık duygusu” diye boşuna yakınmamaktadır tevekkeli! Onun çömezi Herman Merivale ise, sömürgelerde daha ucuz ve daha yumuşak başlı emekçilere (kapitalistin onlardan emir almak yerine kendi koşullarını onlara zorla kabul ettireceği sınıfa) büyük bir gereksinme olduğunu söylemektedir. Merivale, eski uygar ülkelerde emekçinin özgür olmakla birlikte bir doğa yasasıyla kapitaliste bağımlı olduğunu belirtmekte ve sömürgelerde bu bağımlılığın yapay yollardan yaratılması gerektiğini savunmaktadır.

Sömürgelerdeki nesnelliğin sermaye birikiminin önüne çeşitli engeller dikmesi nedeniyle, o dönemlerde çeşitli iktisatçılardan yükselen yakınmalar az değildir. Hatta Marx’ın “ılımlı, serbest ticaret taraftarı, bayağı iktisatçı” diye nitelediği Gustave De Molinari bile şöyle demiştir: “Köleliğin, köle emeğinin yerini alacak uygun miktarda özgür emek sağlanmaksızın kaldırıldığı sömürgelerde görülen, her gün görmeye alıştığımızın aksi oldu. Basit işçilerin, kendilerine üründen düşecek haklı paylarla hiçbir ilgisi bulunmayan ücretler talep ederek, sanayici girişimcileri sömürdükleri görüldü.”

Marx önemli bir gerçekliğe işaret eder: “Üretim araçlarının ufalıp, kendi başına faaliyet gösteren sayısız sahipler arasında dağılması sermayenin merkezileşmesi ile birlikte birleşik emeğin bütün dayanaklarını yok eder. Uzunca bir süre alacak ve sabit sermaye yatırımlarını gerektirecek uzun soluklu her girişim, uygulama engelleriyle karşılaşır. Avrupa’da sermaye, bir an bile tereddüt etmeden, yatırımda bulunur; çünkü orada her an kullanılmaya hazır, her zaman istenilenden bol bir canlı emek deposu oluşturan işçi sınıfı vardır. Ama sömürge ülkelerde öyle mi ya!”

“Sistematik sömürgeleştirme” mucidi Wakefield, kapitalist İngiliz tarımını ve burada kullanılan “birleşik” emeği Amerika’daki dağınık toprak işletmeciliği ile parlak bir biçimde karşılaştırmış ve bunu yaparken farkında olmadan madalyonun öteki yüzünü de göstermiştir. Wakefield, Amerikan halk kitlesini müreffeh, bağımsız, girişimci ve görece eğitimli olarak tasvir eder. Oysa yine onun belirttiğine göre, İngiliz tarım işçisi sefil bir yaratıktır, bir dilencidir. Wakefield devam eder: “Tarımda çalıştırılan özgür işçinin ücreti, Kuzey Amerika ve bazı yeni sömürgeler dışında, hangi ülkede işçinin canını teninde tutmaya ancak yeten bir miktarın ötesinde kayda değer bir yükseklik gösterir? ... Hiç şüphesiz, İngiltere’de tarımda kullanılan beygirler, değerli bir mülk oldukları için, İngiliz köylüsünden çok daha iyi beslenir.” Ama “aldırma” der Marx, zira ulusal zenginlik zaten niteliği gereği halkın sefaleti ile özdeştir.

Marx, Wakefield gibilerin derdini ifade eden bir soru sorar: “Pekâlâ, sömürgelerdeki bu anti-kapitalist kansere nasıl çare bulunacaktır?” Eğer bir darbede, bütün toprak kamu mülkiyetinden çıkartılıp özel mülkiyete dönüştürülseydi, elbette Wakefield gibilerin rahatsız olduğu kötülüğün kökleri kurutulurdu! Ama bununla birlikte sömürgelerin de kökü kazınmış olurdu. Oysa “marifet, bir taşla iki kuş vurmaktır”. Ve işte bu noktada Marx, Wakefield’ın bulduğu çarelerden aktararak sistematik sömürgeciliğin “büyük sırrını” açıklığa kavuşturur: “Bakir topraklara, hükümet tarafından, arz ve talep yasasından bağımsız, toprak satın alıp bağımsız bir köylü haline gelebilmek için gerekli parayı kazanabilinceye kadar uzunca bir süre göçmeni ücretli işçi olarak çalışmak zorunda bırakacak, yapay bir fiyat biçilebilirdi. Öte yandan, hükümet, toprağın ücretli işçinin toprak sahibi olmasını görece önleyecek derecede yüksek bir fiyatla satılmasından elde edilecek fonu, diğer bir deyimle, kutsal arz ve talep yasası ihlal edilerek işçinin ücretinden sızdırılan paralarla meydana gelecek fonu, bu fon büyüdüğü ölçüde, Avrupa’dan sömürgelere parasız pulsuz insanlar ithal etmek ve böylece kapitalist beyler için dopdolu bir emek piyasası sağlamak amacıyla kullanabilirdi.” Wakefield’ın teorisine göre, devlet tarafından biçilecek toprak fiyatı “yeterli bir fiyat” olmalı, yani işçiyi, bir başkası emek piyasasında yerini dolduruncaya kadar bağımsız bir toprak sahibi haline gelmekten alıkoyacak derecede yüksek bir fiyat olmalıydı.

Marx, bu “yeterli toprak fiyatı”nın, işçinin emek piyasasından kurtulup toprağa çekilmesine izin vermesi için kapitaliste ödediği fidyenin kibarca ifadesinden başka bir şey olmadığını vurgular. Bunun gerçek anlamı şudur: “İşçi, ilk önce, daha fazla işçiyi sömürebilsin diye, kapitalist beye «sermaye» sağlamak ve sonra, emek piyasasında kendisinden boşalan yeri doldurmak üzere hükümetin eski patronu için okyanuslar aşırarak getireceği «yedek adam»ın yol masrafını cebinden ödemek zorundadır.”

Marx, İngiliz hükümetinin Wakefield tarafından özellikle sömürgelerde kullanılmak üzere düşünmüş olduğu bu “ilk birikim” yöntemini yıllar boyu uygulamış olmasının son derece karakteristik olduğunu belirtir. Böylece göç akımı sadece İngiliz sömürgelerinden Amerika Birleşik Devletleri’ne yönlendirilmiştir. Fakat bu arada bazı gelişmeler Wakefield’ın reçetesini gereksiz duruma getirir. Çünkü bir yandan, uzun yıllar boyunca kesintisiz olarak Amerika’ya ulaşan muazzam insan seli Amerika Birleşik Devletleri’nin doğu kısmında kalıcı bir tortu bırakmıştır; Avrupa’dan gelen göç dalgası buradaki emek pazarına batıya doğru olan göç akınının alıp götürebileceğinden fazla insan getirmiştir. Öte yandan, Amerikan İç Savaşı sonunda muazzam bir iç borç meydana gelmiş ve bununla birlikte de vergi baskısı artmış, en aşağılık türden bir mali aristokrasi ortaya çıkmıştır. Ayrıca, kamuya ait toprakların muazzam bir kısmı demiryolları kurup işletsinler, madenler açıp çalıştırsınlar vb. diye spekülatör şirketlere peşkeş çekilmiştir. O dönemde ABD’de ücretler Avrupa’da normal sayılan düzeye indirilmiş olmasa da, kapitalist üretim ABD’de de dev adımlarıyla ilerlemiştir. Yaşanan tüm bu gelişmeler neticesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde çok hızlı bir sermaye merkezileşmesi gerçekleşmiştir. “Böylece, bu büyük cumhuriyet, göçmen işçiler için vaat edilen toprak olmaktan çıkmıştır.”

Bir başka örnek olarak Avustralya’daki duruma değinir Marx. İşlenmemiş sömürge topraklarının İngiliz hükümeti tarafından yüzsüzce bir hovardalıkla aristokratlara ve kapitalistlere peşkeş çekilmesi, altın yataklarının çektiği insan akımı ve en küçük zanaatçıyla bile rekabet eden İngiliz mamul eşya ithalatı özellikle Avustralya’da bol miktarda bir “göreli artı-işçi nüfusu” üretmiştir. Öyle ki, Avustralya’dan İngiltere’ye gelen hemen hemen her posta, “Avustralya emek pazarının dolup taştığı” ve fuhuşun yer yer Londra’daki Haymarket kadar şehvetle geliştiği konusunda can sıkıcı haberlerle doludur. Avustralya, kendi kendisinin yasa koyucusu haline gelir gelmez göçmenleri kollayan yasalar çıkarmış, fakat İngilizlerin yapmış oldukları toprak yağması bir oldubitti olarak kalmıştır.

Marx önemli bir vurguyla bu bölümü ve Kapital birinci cilt yazımını sona erdirir: “Ne var ki bizim burada üzerinde durduğumuz, sömürgelerin durumu değil. Bizi ilgilendiren tek şey, eski dünyanın ekonomi politiği tarafından yeni dünyada keşfedilmiş ve gürültüyle ilan edilmiş olan sırdır: Kapitalist üretim ve birikim tarzı, dolayısıyla aynı zamanda kapitalist özel mülkiyet, kişinin kendi emeğine dayanan özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasını, yani işçinin mülksüzleştirilmesini gerektirir.”

***

Kısa bir Not (Elif Çağlı): Böylece Kapital I. Cilt okumasının sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yordam Yayınlarının çevirisinde Kapital’in birinci cildine eklenmiş olan “Dolaysız Üretim Sürecinin Sonuçları”, Marx’ın bu cilde bir bölüm olarak koymayı düşündüğü ancak daha sonra bu cilde eklemekten vazgeçtiği bir elyazmasıdır. Yordam Yayınlarının çevirisinde belirtildiği üzere, bu elyazmasının Marx’ın ekonomi politik eleştirisinin mantığı ve mimarisi açısından özel bir önem taşıdığı, bugün hemen bütün Marx uzmanları tarafından kabul edilmektedir. Ne var ki, bu önemli çalışma Kapital birinci cildin orijinal basımında yer almadığı gibi, kapsamı nedeniyle de daha sonra ele alınmayı gerektiriyor. O nedenle, birinci cilde ilişkin okuma çalışması burada sona eriyor. Okuyucuya yararı olması umuduyla Kapital II. Cilt okumasında buluşmak üzere…

29 Mayıs 2021