İsrail-ABD emperyalizminin İran’a saldırması ve hemen ardından İsrail’in Lübnan’a girmesiyle birlikte emperyalist dünya savaşının Ortadoğu cephesinde yeni bir düzeye sıçrandı. ABD ve İsrail’in pervasızca gerçekleştirdiği saldırılar tüm dünyada emekçilerin büyük tepkisini çekiyor. Ne var ki tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi bu savaşta da emekçi kitlelerin kafası bir yandan burjuvazinin yalan ve manipülasyon taarruzuyla, bir yandan da anti-emperyalizm adına ileri sürülen yanlış görüşlerle alabildiğine karıştırılıyor. “Üçüncü Dünyacı” küçük-burjuva sosyalizmi olarak nitelendirebileceğimiz geniş bir yelpazeye hâkim olan tutum, Irak, Suriye ve Libya örneklerinde de gördüğümüz üzere, anti-emperyalizm adına büyüğe karşı küçüğü ya da güçlüye karşı zayıfı destekleme politikasıdır. Bu yanlış yaklaşımın kökeninde Marksizm dışı bir anti-emperyalizm anlayışı yatmakta ve günümüzde yürüyen savaşın doğasının kavranamamasıyla bu yanlış tutum daha da vahim bir şekle bürünmektedir. Bu kesimler, anti-emperyalist mücadeleyi anti-kapitalist mücadeleden (yani proleter devrim mücadelesinden) koparmakta ve görece zayıf konumdaki devletlerin savunusuna indirgemektedirler. Özünde milliyetçilikle karakterize olan bu anlayış, savaş, işgal, ilhak gibi durumlarda takınılan tutumlarda kendini çırılçıplak açığa vurmaktadır. Öyle ki, birkaç hafta önce İran’da on binlerce muhalif emekçiyi gözünü kırpmadan katleden, gencecik protestocuları halen asmaya devam eden Molla rejimi anti-emperyalist ilan edilip, bir biçimde destekleniyor.
Yürüyen savaşın bir emperyalist savaş olduğu ve her iki tarafın da haksız konumda olduğu gerçeğinin üstünün örtülmesi, en başta İranlı emekçilerin mücadelesinin altını oyduğu halde, emekçilerin bu savaşta iki taraftan birini seçmek dışında bir seçeneğinin olamayacağı söylenmektedir. Oysa bu küçük-burjuva perspektif, Marksizmin savaşlara baktığı sınıf penceresinin tümüyle dışındadır. Emperyalist ve haksız savaşlar karşısında komünistlerin görevi, “vatan savunusu” için ayağa kalkan tüm ezilen toplum kesimlerini işçi sınıfının hegemonyası altında birleştiren ve her iki burjuva cepheye karşı proletaryanın devrimci iktidarını hedefleyen bir üçüncü cepheyi, yani bağımsız sınıf cephesini yaratmak olmalıdır. Bu cephede proletarya, hem işgalci güçlere hem de yerli burjuvaziye karşı, iktidarı ele geçirme perspektifiyle savaşmalıdır. Bu gibi hallerde yerli burjuvazinin kendi çıkarları doğrultusunda “anti-emperyalist” bir söylem tutturması, mağdur ve mazlumu oynaması, emekçileri yanıltmak ve peşine takmak için her türlü sahtekârlığa başvurması sıkça görülen olaylardır. İş, burjuvazinin bu tuzağına düşmeksizin bağımsız bir proleter sınıf hattı yaratabilmeyi ve bu hat doğrultusunda mücadeleyi örebilmeyi başarabilmektir.
Marksist Tutum sitemizde, pek çok somut örnek karşısında bu bakış açısını ortaya koyan çok sayıda makale yer alıyor. Sorun karşısında ileri sürülen yanlış argümanları irdeleyerek doğru tutuma odaklanan bu yazılarımızdan bazılarını yeniden okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.