Navigation

September 2016 tarihli yazılar

Tek Sese, OHAL’e, Sansüre Hayır!

AKP hükümeti, başta sol/sosyalist hareket ve Kürt hareketi olmak üzere genel olarak demokratik muhalefete karşı giriştiği saldırıyı kapsamını ve derinliğini arttırarak sürdürüyor. “Terörle mücadele”, “milli güvenliği tehdit” söylemleri, otoriter bir tek adam-tek parti rejimine doğru atılan adımların örtüsü haline getirilerek, emekçilerin, ezilenlerin sesi bastırılmaya çalışılıyor. Sınıf hareketinin sesini duyurmaya çalışan, ezilen Kürt halkının yanında yer alan ve gerçekleri dile getiren Hayatın Sesi gibi yayın organlarının hedefe alınmasının nedeni de budur. Bu aynı zamanda, bu otoriter gidişata karşı yapılması gerekeni de gösteriyor: İşçi sınıfı hareketini güçlendirmek ve onu kardeş Kürt halkına karşı yürütülen haksız savaşa karşı konumlandırabilmek!

OHAL Gölgesinde Cerattepe Davası

Cerattepe davasının OHAL süreci fırsat bilinerek sonuçlandırılma ihtimali çok yüksek. Böylece hem gelecek olan tepkiler OHAL yasaları ve yasaklarıyla, polis gücüyle bertaraf edilebilecek, hem de “Yenikapı ruhu” medya ve paramiliter faşist çeteler aracılığıyla canlı tutularak kitleler bu doğa talanını destekler konuma getirilecek. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, sadece Cerattepe’ye değil, bütün demokratik hak ve özgürlüklere, sendikal haklara, hatta her türlü burjuva muhalefete karşı faşizan ve baskıcı tutumlar alan, parlamentoyu ve mevcut yasaları dahi hiçe sayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Cerattepe’nin de, yağma ve talana açılan tüm alanların da kaderi bu faşist tırmanışa karşı verilecek mücadeleye bağlıdır.

Kapitalist Kriz ve Emperyalist Savaş Kıskacında Kitle Psikolojisi

Kaosun ve istikrarsızlığın hüküm sürdüğü bu çalkantılı dönemde, kitlelerin psikolojisi burjuva ideolojisi tarafından adeta dumura uğratılmış durumda. Örneğin, 15 Temmuz gecesi yaşanan darbe girişimini kendilerinin engellediğine inandırılan kitleler, “demokrasi” adına tek adam yönetimine dayalı baskıcı ve otoriter başkanlık sisteminin kitle tabanı olarak kullanılmaktadır. OHAL ilanının sevinçle karşılanması, Cerablus’a düzenlenen “Fırat Kalkanı” harekâtının desteklenmesi ve çıkarılan KHK’ler eliyle devletin yeniden yapılandırılması karşısında kitleler, hükümet politikalarının payandası haline getiriliyor, emperyalist savaşların destekçisi konumuna düşüyor. Elbette ki bu durumun yaratılmasında, burjuvazinin çıkarlarını kitlelere propaganda eden burjuva ideologları büyük bir rol oynamaktadır.

Kaybedenler Kaybedecek!

Türkiye’de ve Arjantin’de olduğu gibi dünyanın her yerinde, egemenler kendilerine karşı mücadele edenleri yıldırmak için hep aynı yöntemleri kullandılar. Binlerce mücadeleci insan faili meçhule kurban gitti. İşkenceler, katliamlar, faili meçhuller burjuva devletlerin birer geleneği. Tüm bunlar, işçi sınıfının örgütlü mücadelesi sonucunda kapitalist sistemin ve burjuva devletlerin ortadan kalkmasıyla son bulabilir. İşçi sınıfı burjuvaziden tüm bunların hesabını da ancak öyle sorabilir. İşte o günler geldiğinde Emine Ananın oğlu Hasan Ocak’ın mezar taşında yazdığı gibi “Kaybedenler, kaybedecek!”

Kapitalistlerin Vatanı, İşçi Sınıfının “Vatanı”

İşçi ve emekçi kitleler için “vatan”, doğup büyüdüğü, aşina olduğu, kültürel olarak yabancı hissetmediği topraklardır. Ama egemen sınıf ve iktidar sahipleri için “vatan” bambaşka bir şeydir. Onlar için çıkarlarının ta kendisidir vatan. Sermayelerini büyütmek için onlara sunulan ortamdır. Yatırım ve pazar alanıdır. Dışa açılmak için kullanılan bir manivelâdır. Diğer uluslardan kapitalistlerle rekabet edebilmek için sırtlarını dayadıkları devlettir. Bu devlet onlar adına düzeni sağlar, hizmetlerine sunmak için vergi toplar, fonlar oluşturur.

Cumartesi Anneleri 600 Haftadır Aynı Yerde!

Gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için tam 21 yıldır, her Cumartesi günü Galatasaray Meydanında bir araya gelerek devletin sağır kulaklarına seslenen Cumartesi Anneleri, 24 Eylül Cumartesi günü, 600. buluşmalarını gerçekleştirdiler. Yüzlerce insanın Galatasaray Meydanında biraraya geldiği oturma eyleminde, aileler yine devlet tarafından katledilen yakınlarının fotoğraflarını taşıyarak akıbetlerini sordular ve faillerin yargılanmasını istediler.

Kutup Yıldızı

Umuda ışıldıyor kutup yıldızı / Ve bekliyor / Çocukların halaylarla karşılayacağı günü / Çocuklar / Yasak dille ağıt yakan anaların çocukları

"Haksızlığa, Hukuksuzluğa, OHAL’e Karşı Direnmek Haktır!"

Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği, on binlerce kamu çalışanının işten atılmasına, binlercesinin açığa alınmasına ve beleyelere kayyum atanarak halkın iradesinin gasp edilmesine ilişkin olarak 23 Eylülde bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Mülkiyeliler Birliği’nde yapılan toplantıda DİSK Genel Başkanı Kani Beko tarafından okunan basın açıklamasında “Haksızlığa, Hukuksuzluğa, OHAL’e Karşı Direnmek Haktır!” denildi.

Amele Taburunda Bir Asker: Manoli Aksiyotis’in Öyküsü

Benden Selam Söyle Anadolu’ya adlı romanında Dido Sotiriyu, bir Anadolu Rum köylüsü olan Manoli’nin öyküsünü aktarır bizlere. Manoli’nin öyküsü Kırkıca’da (şimdiki adıyla Şirince) başlar. Ona göre Kırkıca yeryüzü cennetinin bir parçasıdır. Nitekim 1914’e gelinceye kadar köyde adam öldürüldüğü işitilmiş şey değildir. Savaş başlamadan önce insanlar dostça ve halklar kardeşçe yaşıyorlardı. Manoli’nin çoban Şevket’le olan arkadaşlığı da bu kardeşliğin bir parçasıydı. Ne var ki halkların kardeşliğini baltalayacak ilk kıvılcım da çakılmıştı ve tarih 1912’yi gösterdiğinde Balkan Harbi patlak vermişti.

Gözlerimde Tütüyorsun

Ben seni / uğruna ölüp ölüp dirildiğim / Ben seni / her ağacın dalında / Ben seni / her arının balında / Ben seni / dünde, bugünde ve yarında bildiğim için / Bu yerin, / hayalinle aydınlattığım / bu yerin altında / Kollarından bağlıyım sana / KAVGAM…

Türkiye NATO’dan Çıkar mı?

Son zamanlarda ABD ile Türkiye’nin arası Ortadoğu sorunları üzerinden açılmış olsa da, ABD ve AB’den Erdoğan’a yönelik eleştiriler giderek artsa da, buna karşılık Erdoğan ve AKP Batı’ya sesini yükseltse de, bu gelişmeler henüz köprülerin atılmasına yol açacak nitelikte değildir. Alt-emperyalist bir ülke olan Türkiye’nin gücü henüz bölgede bile kendi başına oyun kurmaya yeterli değildir. Bu yüzden küresel güçlerden birisinin yanında yer alarak pozisyon tutmaktan başka bir seçeneği yoktur. Türkiye bugünkü pozisyona gelmeyi de bugüne kadar ABD’nin yanında yer alarak başarabilmiştir. Türkiye güçlendikçe, ABD ile ters düşme pahasına farklı adımlar atmayı göze alabilmiş ve hatta kimi zaman maceracı girişimlerde de bulunmuştur. Dış politikada riskli adımlar atılmıştır. 15 Temmuz sonrası tasfiyelerle birlikte arka planında ABD karşıtlığı olan kadrolar önemli kademelere getirilmiştir. Ancak bu gelişmelere rağmen Türkiye’nin geleneksel olarak Batı kampının bir parçası olduğu unutulmamalıdır.

Suriye Ağıdı

Emevi camisinde / Bir öğle üzeri / Namazındaydın ölmelerin / Beyaz bir güvercin / Sessizliğindeydi yüreğin / Bütün parmaklar tetikteydi / Bütün gözler namludaydı / Bütün bedenler çürümekteydi / Bir ülke bütün bütün / Boğazlanmaktaydı

Adım Adım “Demokrasi Devrimi”

Karşımızda, “tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak” şovenizmini düstur edinen, bunların yanına “tek din, tek mezhep” ve elbette “tek şef”i de ekleyen, tüm çatlak sesleri sopayla bastırmaya kalkan, “artık savunma değil saldırı çizgisi izleyeceğiz” diye ilanlarda bulunan, anti-demokratik yasaları değiştirmek bir yana, yasaların ve anayasanın ayakbağından kurtulmak için bulunmuş ideal yönetim biçimi “OHAL”i uzatmayı planlayan bir hükümet var. Yerli ve milli “demokrasi devrimi” böyle bir şey demek ki! Bu gidişle Türkiye, faşizme “demokrasi devrimi”yle ilerleyen ilk ülke olarak tarihe geçebilir!

Darbe Girişiminin Ardından Açılan Rant Kapısı

“Vatan-millet sevdası”, “ülkem varsa ben varım”, “Türkiye ekonomisi büyüyecekse elimizi taşın altına koymaya hazırı”’, “bu ülke için ölenlere vefa borcumuzu ne yapsak ödeyemeyiz” gibi daha nice söz dökülmektedir “yerli ve milli” burjuvaların ağzından. Gerçekte ise burjuvazi ikiyüzlü, daha doğrusu yüzsüzdür. Bugün şehit dedikleri insanlar üzerinden gemisini yürütenler, yarın iş zora gelince pek sevgili yurtlarını değil, sermayelerini kucaklayacaklardır.

Türk Burjuvazisinin Demokrasiyle İmtihanı

İşçi sınıfının ve genelde emekçi kitlelerin demokratik özlemleri halen karşılanmış olmaktan uzak olduğu gibi, arada elde edilen bazı kazanımlar da bugünkü otoriterleşme sürecinin ökçesi altında unufak olmuştur. AKP hükümeti Kürt sorununun çözümü doğrultusunda adım atmak ne kelime bu taleplere savaş politikalarıyla yanıt vermektedir. Siyasi iktidarın “yeni anayasa”yla kastettiği şey tüm yetkiyi tek kişinin elinde toplayan, anti-demokratik özünü olduğu gibi koruyan bir anayasadır. Terörle mücadele yasası ağırlaştırılmış maddeleriyle olduğu yerde durmaktadır. İfade ve basın özgürlüğü katledilmiş durumdadır. İşçi sınıfının sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme özgürlüğü gasp edilmektedir. En ufak bir hak talebi gaddarca muamelelerle yanıtlanmakta, en temel demokratik haklar için yükseltilen mücadeleler ağır cezalarla karşılaşmaktadır. Tüm bunların gösterdiği gerçek şudur ki, Türkiye’de burjuva kapsama giren demokratik hak ve özgürlükler için bile çok güçlü, kitlesel bir işçi sınıfı mücadelesi gerekmektedir.

Baskılarınız Bizi Yıldıramaz

Türkiye’de rejim olağan burjuva işleyişin dışına çıkarak uzunca bir dönemdir olağanüstü bir rejime doğru ilerlemektedir. Hükümet darbe girişiminin ardından OHAL ile birlikte mevcutta zaten sınırlı olan demokrasinin sınırlarını çıkarılan KHK’lar ile günden güne iyice daraltıyor. Bir yandan dalga dalga operasyonlarla darbeci, FETÖ’cü olduklarını iddia ettikleri kişileri tutuklarken, diğer taraftan da on binlerce kamu personeli hakkında soruşturma açarak aynı gerekçeyle işten atıyor. Tabii ki AKP hükümetinin başlattığı bu işten çıkarma ve tutuklamalar sadece darbecilerle sınırlı kalmıyor. AKP hükümetinin politikalarına karşı sesini çıkaran, muhalif olan herkes bu saldırıdan nasibini alıyor. Hükümetin politikalarını eleştiren, buna karşı mücadele eden sosyalistler, aydınlar, gazeteciler ve mücadeleci işçiler işten çıkarılma ve tutuklama saldırısına maruz kalıyor.

Tiyatroda Tektipleştirmeye Hayır!

Tiyatroların tektipleştirilmesine başta tiyatro sanatçıları olmak üzere tüm işçi ve emekçiler karşı çıkmalıdır. Shakespeare de, Brecht de, Yunus Emre de, Çehov da, Nazım Hikmet de, Hacivat Karagöz de, Ortaoyunu da bizim. İnsanlığın yıllar önce farklı farklı ülkelerde ortaya çıkardığı dayanışmayı, mücadeleyi, evrensel değerleri işleyen tüm tiyatrolara ve onları yazanlara sahip çıkmalıyız. “Vatan milliyetçisi değil”, “milli ve yerli değil”, “bizden değil” diye tiyatroları ayrıştırmak ve yasaklamak bir insanlık suçudur. Sanatsal değerleri muktedirlerin elinden ancak işçi ve emekçiler mücadele ederek kurtarabilir.

Olimpiyatların Işıltılı Yüzünün Ardındakiler

Brezilya’da düzenlenen Rio 2016 Yaz Olimpiyatları emekçilerin geniş protestosuna sahne oldu. Bunlar, bu tür büyük uluslararası spor organizasyonlarının düzenlendiği diğer ülkelerde yaşanan protestoların bir benzeri ve devamıydı. İki ay öncesinde Fransa’da düzenlenen 2016 Dünya Kupası organizasyonunda da Fransa işçi sınıfı, grevlerle ve kitlesel eylemlerle tepkisini göstermişti. Burjuvazi, olimpiyatları ve dünya kupası gibi organizasyonları “spor, barış, dostluk ve kardeşlik” sloganıyla lanse ediyor.

Onurlu Yaşam Marksist Bilinçle ve Mücadeleyle Mümkündür!

Gençlik doğası gereği toplumun en dinamik ve değişime en açık kesimidir. Geleceğin yetişkinleri olan gençler hangi duygular içinde ve nasıl yaşamaktadır?  Milyonlarca genç insan bulunduğu konumu nasıl değerlendiriyor? Nasıl bir dünyada yaşadığını, onu nasıl bir geleceğin beklediğini düşünmekte midir? İçinden geçmekte olduğu dönem onu nasıl yanılsamalara götürmektedir?

Burjuvalar Darbe Yapar, İşçiler Devrim Yapar

Ah ne “şanlı” / burjuva parlamentolarınız / ne “şanlı”! / Mermer kaplı beton direkleri / ihtişamlı mı ihtişamlı. / Ceylan derisi koltuklara oturur / kıymetli burjuva kıçlarınız. / Birleşince pazarda çıkarlarınız, / Kurulunca “al gülüm ver gülüm” düzeni, / Çift kanatlı melek olur / daha önce lanetleyip şeytan diye taşladıklarınız. / Bir konsensüs oluşur, / “kutsal ticaretin” mabedinde. / Ve doluşur sıralarına; / tüccar, sanayici, finans kapitalin temsilcileri.

6-7 Eylül Olayları: Azınlıkları Tasfiye Hareketi

6-7 Eylül Olaylarının üzerinden 40 yıl geçtikten sonra, o günlerde Özel Harp Dairesinde çalışan eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu ile yaptığı bir röportajda, “6-7 Eylül olayları Özel Harp Dairesi işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” diyecekti. Emekli generalin “amacına ulaştı” ile ne kastettiği, bugün azınlık nüfusunun durumuna bakıldığında ortaya çıkıyor.

“Bizim Çocuklar” İş Başında!

Siyasi iktidar, açıkça söylemese de, özel olarak ABD’yi 15 Temmuz’dan sorumlu gösterirken, karşı taraftan bu iddiayı yalanlayan açıklamalar geldi. Kuşkusuz bunda darbenin bir girişim olmaktan öteye geçememesinin önemli bir etkisi var. Zira bu yöndeki ipuçlarını ve spekülasyonları bir kenara bırakarak dahi konuşsak, biliyoruz ki emperyalizmin en güçlü temsilcisi ABD’nin bu konudaki sicili bir hayli kabarık.

Sanatçıların Reklâmı veya Reklâmın Sanatçıları

Sanat ticarete, sermaye iktidarının çıkarına alet olunca sıradanlaşıyor. Sanatını iktidarın çanak yalayıcılığına döndüren zihniyet kapitalist düzende fazlasıyla var. Bu türden kişiler sermayenin ve iktidarın basit bir propaganda aleti durumuna dönüşmüşlerdir. Kimisi iktidardaki despot için methiyeler dolusu şarkı besteliyor, kimisi tarihi tepetaklak eden filmler kurguluyor, kimisi de reklâm spotlarında avlanan basit bir figürana dönüşüyor.

Zindan İçinde Zindan!

Atalarımız “keser döner sap döner, gün gelir hesap döner” demişler. Cezaevi operasyonunda Veli Saçılık’ın kolunu koparan askerler, Roboski katliamının, Kürtlere karşı kanlı operasyonların emrini veren generaller, biri 80 yaşında ve ölmek üzere olan 400 hasta tutsağa “cezaevinde kalabilir” raporu veren Adli Tıp doktorları, KCK operasyonları adı altında Kürtlerin siyasi temsilcilerini hapse tıkan savcı ve hâkimler, Hrant Dink’in öldürülmesinde bir örgüt izine rastlayamayan hukukçular, işkenceci polisler, İstanbul’daki eylem alanlarını gaza boğduran valiler, emniyet müdürleri, tetikçi gazeteciler, sendika ve düzenli ücret istedi diye işçiyi ekmeğinden eden patronlar ve daha niceleri bugün “FETÖ soruşturmasından” tutuklu bulunuyorlar. Onların dünkü zalimliklerini ne kadar hatırladıkları bilinmez. Ama darbe bahanesiyle gözaltı süresini 30 güne çıkaran, işkenceci polisleri, cezaevi müdürlerini ve infaz koruma memurlarını tutuklu ve hükümlülerin üzerine salan, intikam duygusuyla hukuku ve uluslararası anlaşmaları hiçe sayan, iktidarlarını ve nimetlerini korumak için akıl almaz bir zulüm düzeni kuran bugünün egemenleri de gün gelip hesap vermekten kaçamayacaklar. Yine atalarımızın dediği gibi: Zulüm ile abat olanın akıbeti berbat olur!

Suriyeli Emekçiler Kardeşimizdir

Türk milliyetçiliği üzerinden hedef tahtasına konulan Suriyeli işçiler, emekçiler, bizim düşmanımız değil sınıf kardeşimizdir. Düşük ücretlerin, artan kiraların ve sefaletin sebebi Suriyeli işçi ve emekçiler değildir. Bunların tek sebebi bu kapitalist sistem, patronlar sınıfı ve onların düzenini koruyan hükümettir.

Dünya Barış Günü: Haksız Savaşlara Karşı Barışın Çığlığı

Yeni bir dünya savaşının yaşandığı, AKP hükümetinin gerek içeride gerekse dışarıda savaş politikalarına hız verdiği, ülke içinde ise ağır bir OHAL rejiminin hüküm sürdüğü bir süreçte, 1 Eylül Dünya Barış Günü, bu yıl çok daha yakıcı hale gelen barış taleplerinin haykırıldığı bir gün olarak her zamankinden fazla öne çıkıyordu. Bu nedenle, emek ve demokrasi güçlerinin oluşturduğu “Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği”nin çağrısıyla bu yıl Türkiye’nin pek çok kentinde mitingler, basın açıklamaları vb. eylemlilikler için hazırlıklar yapıldı. Ne var ki siyasi iktidar, OHAL’i işçi ve emekçilerin barış taleplerini yüksek sesle dile getirmesini engellemenin aracı olarak kullandı.

Gericilik Döneminde Devrimci Bilincin Önemi

İşçi sınıfının mücadele tarihi gericilik dönemlerinde devrimci mücadeleyi sürdürmenin ne denli zor olduğunu elbet ortaya koyuyor. Fakat bu tarih aynı zamanda, mücadelenin ergeç yeniden yükseleceğini ve bir gün mutlaka karanlıkların yırtılacağını da kanıtlıyor. Sınıf devrimcisi, asıl gericilik dönemlerinde, Bonapartist, faşist burjuva rejimlerin olağanüstü baskı dönemlerinde yüreğini karartmayıp devrimci inanç ve bilinçle donanandır. Bunu başarmak için de insanın tarihteki devrimci örneklerden feyz alarak kendini içsel bir dönüşüme uğratması, inancını ve bilincini olgunlaştırıp pekiştirmesi gerekiyor. Çok iyi biliyoruz ki, bu soylu mücadele bayrağını bugünden yarına taşıyacak olanlar, devrimci inancı ve bilinci bıkmadan usanmadan daha çok sayıda işçiye ulaştırma yolunda emek verenler olacaktır. Yıllar önce yine karanlık bir döneme, 12 Eylül faşizmi günlerine not düşerken dediğimiz gibi: Zor günler zor sınavlara çeker insanı. Çekilen tüm acılara karşın, devrimci bayrağı yarınlara taşıyabilmek için tarihsel iyimserliği her daim yeşertmek gerekir.

Cerablus Harekâtı, Manipülasyonlar, Gerçekler

Türk ordusu, uzun bir süredir eğitip donattığı ve ÖSO adı altında biraraya getirdiği Türkmen ve Arap birlikleri eşliğinde 24 Ağustos sabahı Cerablus’a girdi. Gerekçesi “IŞİD’e karşı mücadelede koalisyon güçlerine destek vermek ve sınır güvenliğini sağlamak” olarak açıklanan bu askeri harekâta “Fırat Kalkanı” adı verildi. Bu adın, harekâtın gerçekte kime karşı yapıldığına işaret eden bir mesaj taşıdığı aşikârdır. Nitekim 14 saat içinde düştüğü açıklanan Cerablus’ta IŞİD hiçbir direniş göstermeden kenti terk ederken, TSK ve yanındaki güçler esasen YPG’yi bölgeden atmaya odaklanmışlardır. Erdoğan’dan başbakana devlet ricalinin tüm açıklamalarındaki temel vurgu da, bölgeden temizlenmek istenen ve düşman olarak görülen esas gücün PYD-YPG olduğudur.

Kalıcı Barış Ancak Kapitalizme Karşı Savaşan İşçilerle Gelir

Gün geçtikçe daha fazla sayıda insanın yaşamını altüst edecek biçimde derinleşen bir emperyalist paylaşım savaşının içindeyiz. Bu gerçek, tüm dünyada barış sorununu acil bir gündem olarak toplumların önüne koyuyor. Türkiye’de ise, devletin Kürt halkına yönelik olarak yükselttiği saldırılar emperyalist paylaşım savaşı süreci ile birleşerek barış sorununu daha yakıcı bir biçimde öne çıkarıyor. Cerablus operasyonu ile birlikte hem emperyalist paylaşım savaşı hem de Kürt halkına karşı savaş bağlamında kritik bir adım atan Türkiye egemen sınıfının, bugüne kadar yaşananları misliyle katlayacak bir yıkımı Türkiyeli emekçilere ve Kürt halkına dayatması bu yakıcılığı açık biçimde gösteriyor.

“Yolcu Yolunda Gerek” Demişler

Şimdilerde herkes, her şey bir yerlere gidiyor. Yolcular var bir yerlere gidiyor. Kuşlar var göç yollarında; hasadı yeni alınmış yemişler, meyveler var, bir yerlere gidiyor. Koca koca nehirler akın akın; yazları mecalsiz kalmış dereler damla damla bir yerlere gidiyor. Yetmişinde son nefesini veren dede, ömrünün sonunda bir ağaçkakan, zehirlenmiş bir haşere, milyonlarca pert makine, bir yerlere gidiyor. Aynı anda şu koca cihanda milyarlarca döl, yumurta, milyarlarca çiçek tozu belki düşe kalka, belki aksak, belki apar topar, belki de sadece olması gerektiği gibi bir yerlere gidiyor.